Kıbrıs’ta tarihi ve efsanevi intiharlar…

Kıbrıs’ta tarihi ve efsanevi intiharlar…

Tuncer Bağışkan


Kıbrıs genelinde gerçekleştirilen tarihi, dini ve folklorik araştırma derlemelerinin bazılarının intiharlarla ilgili olduğu dikkatimi çektiğinden bunların bazılarını 1999-2000 yıllarında incelemiştim. Ancak daha sonraki yıllarda bunlara dahaları da eklenince, bu günkü makalemi de bu konuya ayırmayı uygun gördüm.
Günümüze ulaşan efsane, menkabe, rivayet, söylence ve diğer anlatımların çoğunluğunun kaynağı genellikle antik çağlara dayanmaktadır. Halk tarafından benimsenen bu gibi anlatımlardaki kahramanlar ile olayların geçtiği mekânlar zaman sürecinde değişikliğe uğrarlar. Bir efsane kimi bölgelerde antik dönemlere mal edilirken, kimi bölgelerde ise Erken Hıristiyanlık, Bizans, Ortaçağ ve Osmanlı dönemlerine mal edilmektedir. Bu mal edişlerde orijinal efsaneye yeni motifler eklendiğinden efsaneler zenginleşerek varyantlar oluşur. Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların anlattıkları efsane ile mitolojilerde bir benzerlik dikkati çekerken, bazılarında ise konuların yerleri ile kahramanların kimliklerinde bir değişiklik karşımıza çıkar. İnsanlar genellikle iyi oluşumları kendileriyle atalarına mal ederlerken, kötü oluşumları da başkalarına mal ederler. Böylece geçmişten gelen efsanelerdeki bazı motifler benimsenmediğinde, buna karşılık olarak öz savunmayı içeren değişik motifler efsaneye eklenmekte, efsanenin antik dönemlere ait olduğuna gönderme yapılmakta ve dolayısıyla orijinal bir efsanenin bir varyantı türetilmektedir. Yine de orijinal bir efsaneye dayanan değişik varyantlarda sonuç yine aynidir; düşmandan kurtulmak için kaçanlar yine kaçarlar, zulüm yapacak olanlar yine zulüm yaparlar, ölenler yine ölürler, intihar edenler yine intihar ederler, taş kesilecek olanlar yine taş kesilirler. Evet, böylesi bir giriş yaptıktan sonra, şimdi de Kıbrıs genelinde saptayabildiğim intihar motifinin yer aldığı anlatımlara geçeyim.

İNPINAR YERLEŞİM YERİ SAKİNLERİNİN İNTİHARI
Rivayete göre bir zamanlar Girne Boğazındaki kireç fabrikasının gerisinde bulunan İnpınar (İmboary) mevkiindeki uçurumun dibi çok sulak bir yer olduğundan burada bir aile yaşarmış. Bir gün bu aileye bağlı yedi kişi, atlarıyla St. Hilarion Kalesi’ne doğru gezintiye çıkmışlar. (Kimilerine göre bu kişilerin tamamının kadın ve kız oldukları, kimilerine göre de kadınlı erkekli oldukları üzerinde durulmaktadır) Ancak bölgedeki düşmanların saldırısına uğramışlar. Onlardan kurtulmak için atlarını evlerine doğru dörtnala sürmeye başlamışlar. Onlar kaçıyor düşmanlar ise onları kovalıyormuş. Kovalama şimdiki adak yerinin üst başındaki tepenin güneyindeki uçuruma kadar devam etmiş. Gidebilecekleri başka bir yer olmadığından orada kalakalmışlar. Kimileri düşmanın eline düşmemek için atlarıyla uçurumdan aşağıya atlayarak intihar etmişler, kimileri de düşmanla savaşıp öldürüldükten sonra aşağıya atılmışlar. Ancak düşmanları onlara karşı o kadar kinle doluymuş ki, aşağıya inip ölenlerle sağ kalanlara tecavüz etmeye karar vermişler. Söylenenleri uçurumun dibinde duyan yaralı kadınlardan biri “Tanrım bizi kirletmelerine izin verme. Kirletilmektense yer yarılsın da içine girelim. Bizi yerle yeksan et” diye dua etmiş. O anda uçurumun dibindeki toprak kaynamaya başlamış. Atlarla insanların kemikleri önce parçalara ayrılmış, sonra da toprak içinde kaybolmuş. Aşağıya inen düşmanlar orada kimseyi bulamamışlar, sadece orada toprağın hareketinden oluşan hendekle karşılaşmışlar. Daha sonra ise buraya Türkler ile Rumların kutsal sayıp ziyaret ettikleri bir adak yeri yapılmış. Uçurumun dibinde gerçekleştirilen yüzey araştırmalarında burada Ortaçağa (M.S XIII-XIV. Yüzyıla) ait Skrafitto tekniğinde yapılmış bol miktarda seramik kırıkları, bir havuz, bina kalıntıları ve kayaların özünde Bodur Fil (Pigmy Elefant) ve/veya Bodur Suaygırı’na (Pgmy Hipopotamus) ait olduğuna inanılan fosil kalıntıları tespit edilmiştir. Tarihi kaynaklarda ise M.S 1232 yılında bu alanda Alman İmparatoru Frederik (Longobard ordusu) ile Lüzinyan Krallığı orduları arasında “Ağırdağ Savaşı”nın geçtiği bilinmektedir. Yine tarihi kaynaklarda, Alman İmparatoru Frederik’in ordusunda paralı asker olarak görev yapan Longobardların ırza geçme ve ölümlerle sonuçlanan bir dizi olayın sorumlusu oldukları bilgileri yer almaktadır. Dolayısıyla bu efsanenin ortaçağda ortaya çıkması ve Osmanlı veya İngiliz Sömürge döneminde buraya bir adak yeri yapılmak suretiyle efsanenin günümüze kadar taşınması olası görülmektedir.
  
AKAMA’DAKİ DÜNYA GÜZELİ PRENSES VE NEDİMELERİNİN TOPLU İNTİHARI
İntihar konusunda sn. Eren Çakır’ın Baf kazasına bağlı Poli ile Teralı olan anne ailesinden derlediği aşağıdaki rivayeti, Halkbilimi dergisinin 2000 yılına ait 48’inci sayısında yaklaşık olarak şu şekilde yayınlamıştık: “Kıbrıs’ın Türkler tarafından fethedilmesinden sonra Kıbrıs’ta yaşayan halklar arasında yayılan söylentiye göre; sözde Türkler çok barbarlarmış ve yakaladıkları kadın ve kızların zorla ırzlarına geçtikten sonra öldürüp mallarına sahip olurlarmış! Bu nedenle kasabaların fethi tamamlandıktan sonra Türk askerlerinin en ücra köylere kadar ulaşarak yerli halka padişahın emirlerini  padişahın fermanı ile iletip, kendisine itaati sağlamaya çalışan askerlerin yaklaşmakta olduğunu korku ile öğrenen bazı kadınlar ve kızlar, Türklerin eline geçmektense kendi kendilerini öldürmeyi tercih etmişler. Aslında Türk askerleri yayılan şaiyaların aksine gittikleri her nahiye ve köyde; meydanlara, ağaçlara astıkları veya çaktıkları bildirilerle halkın canına, malına, namusuna herhangi bir zarar verilmeyeceği hakkında padişahın teminatı olduğu, vergilerin adilane toplanacağı ve padişahın fermanı veya fermanları doğrultusunda hareket edilip itaat edildiği takdirde kimsenin kılına zarar verilmeyeceği, kimsenin korkmasına gerek olmadığı, adilane korunacakları bildiriliyormuş. O zamanlarda Kıbrıs’ın kuzeybatısında yer alan ve Akama (ve Arnavut) diye bilinen burundaki sarayında da Dünya Güzeli diye bilinen bir prenses ve nedimeleri yaşarmış. Bunlar Türk askerlerinin yaklaşmakta olduğunu öğrenince, sözde barbar Türklerin ellerine geçmektense hep birlikte kendi kendilerinin canlarına kıymaya karar vermişler. Akama’nın en yüksek tepesi veya dağı olan Sotira dağına çıkıp el ele tutuşarak halka oluşturmuşlar, şarkılar söyleyerek dönmeye başlamışlar ve dağın kenarına gelen, sıra ile kendini dağdan aşağı uçuruma, boşluğa ve deniz kenarındaki kayalıklara atarak hayatlarına son vermişler. Yalnız nedimelerden bir tanesi ya canına kıymağa korktuğu için, yahut da sevgilisinin kendisine geleceği anı kaçırmayıp son bir defa daha onunla buluşabilmek için diğerlerinin arasından kaçıp ağaçların, çalıların arasına saklanmış. Tam bu sırada yetişirim ümidiyle kan-ter içerisinde atının ağzından köpükler saçarak yetişen sevgilisi onu bulmuş ve “tez yetiş prensese haber ver, canına kıymasın. Duyduklarımızın aksine Türkler barbar değiller; çok medeni dürüst ve namusludurlar. Üstelik padişahın fermanı var; her kesin canı bağışlanmış, din, örf ve adetlerinde halk serbesttir. Yalnız padişah buyruklarına itaat edilecek. O zaman herkese hürriyetleri bağışlanıp adil davranılacak diye meydanlara yol kenarlarındaki ağaçlara ilanlar asılarak bildiride bulunulmuş kimse korkmasın” demiş. Ancak ulak geç kalmış; sevgilisi haricinde herkes prensesleri ile birlikte ölmüşlerdi. Bu efsane yüzyıllar boyunca bir trajedi olarak, prensesin nedimelerinden bir tanesi olan ve sevgilisini bekleyip sonra canına kıymaya karar veren ve sonunda sevgilisi ile evlenerek Türk İdaresi altında mutlu yaşayabilen şanslı nedimenin çocuklarına veya çevresine anlatımından nesilden nesile günümüze ulaştığı söylenmektedir”  

ST. HİLARİON KALESİ KRALİÇESİNİN İNTİHAR ETMESİ EFSANESİ
Araştırmacı yazarlarımızdan Ali Nesim, Şevket Öznür ve Zekai Altan’ın yayınladıkları efsanelerden biri de St. Hilarion Kalesi kraliçenin intihar edişiyle ilgilidir. Anlatılan efsaneye göre Yüzbirevler’in çok güzel bir kraliçesi varmış. Ancak yapa yalnız ve mutsuzmuş. Zamanının çoğunu ya sarayın en üst katındaki pencerede altın gibi sapsarı saçlarını tarayarak geçiriyormuş, ya da ormanda yürüyüşe çıkıyormuş. Bu dağlarda yaşayan bir de keçi çobanı varmış. Çok güzel kaval çalmasına rağmen, çok çirkin olan bu çobanı görebilen çok az insan varmış. Efsaneye göre, bir gün, duygulu kaval sesinin büyüsüne kapılan kraliçe araya araya çobanı bulmuş ve ona aşık olmuş. Ve ondan sonra da sık-sık buluşmaya başlamışlar. Kraliçe gecelerinin çoğunu, elleri, ayakları ve göğsü bir ayı kadar kıllı ve bir teke kadar pis kokan bu çobanla birlikte geçiriyormuş. Gel zaman git zaman kraliçe bir kız çocuğu doğurmuş. Onun da altın sarısı renginde saçları, gök mavisi renginde gözleri varmış. On beş on altı yaşlarına geldiğinde annesinden daha güzel bir kız olmuş. Kız sık-sık ormanda gezmeye çıkar ve lale, nergiz, dildamak toplarmış. Kraliçe ona kaleden çok uzaklaşmamasını öğütlermiş. Fakat kız bir gün uzaklardan gelen güzel bir kaval sesi duyarak merak etmiş ve geze-geze kavalı çalan çobanı bulmuş. O günden sonra da sık-sık buluşmaya başlamışlar. Kraliçe bir gün kızındaki değişikliği fark etmiş. Ve kızına sorunca o da dağların çirkin çobanı ile tanıştığını ve onu çok sevdiğini söylemiş. Bunu duyan kraliçenin önce elindeki tarak pencereden aşağı düşmüş, arkasından da kendini pencereden aşağıdaki kayalıklara atmış. Venedikliler'den sonra Zeytinlik köyüne yerleşen Türkler o günden beri prenses ile çobanın öyküsünü nesilden nesile anlatmaktadırlar. Hala, kış günlerinde dağın tepesindeki bulutların arasında sapsarı güneş ışıklarının uzandığını gören köylüler, “yine kraliçenin saçları gözüktü” diye iç çekmekten kendilerini alamazlarmış.

SALAMİS KRALI NİKOKREON İLE AİLESİNİN İNTİHARI
İntihar olaylarından biri de Salamis’te gerçekleşen tarihi bir olaya dayanmaktadır. Bu olay ilkin M.Ö I’inci yüzyılda yaşayan Yunanlı tarihçi Diodoros Siculus tarafından kaleme alınan “Bibliotheca Historica” (“Tarihsel Kütüphane”) adlı kitabında anlatılmış, sonra da Sir George Hill ile Vasos Karageorgis tarafından Kıbrıs tarihiyle arkeolojisine kazandırılmıştır. Büyük İskender’in M.Ö 3.6.323 tarihinde Babil’de halef göstermeksizin ölümünden sonra İmparatorluk toprakları 5 komutanı arasında paylaşım kavgasına neden olur.  Ptolemaios (Ptolemy I) Mısır’a, Antigonos Büyük Frigya’ya (Asya), Leonnatos Figya’ya, Lisimahos Trakya’ya ve Selevkos da Suriye’ye sahip olur. Ancak stratejik bir yerde bulunan Kıbrıs’a sahip olma kavgası Ptolemaios ile Antigonos arasında çok uzun yıllar kanlı savaşlara neden olur.  Ptolemaios ilkin M.Ö 321 yılında Salamis kralı Nicocreon, Baf kralı Nicocles, Soli kralı Pasicrates ve Amathus kralı Androcles arasında bir ittifak anlaşması yapar. Bu arada Antigonus da Kıbrıs’ın diğer krallıkları arasında bulunan Citium kralı Pumiathon, Marium kralı Stasioeus ve Lapethos ile Kerynia kralı Praxippas ile ittifak kurar. Bu süre içinde Ptolemaios’un Kıbrıs’a hakîm olması için Salamis kralı Nicocreon ile diğer müttefiklerin desteğini görür. Ve diğer krallıklar teker teker yenilince krallıkların idaresi Ptolemaios tarafından Salamis kralı Nicocreon’a verilir. Ancak kısa bir süre sonra, Nicocreon’un Antigonus ile gizli bir ittifak kurduğu Ptolemaios’a bildirilir. Bunun üzerine böylesi ittifakların cezasız kalmayacağının diğer Kıbrıs idarecilerine ders olması için Ptolemaios tarafından Nicocreon’un öldürülmesine karar verilir. Bunun üzerine Ptolemaios’un arkadaşları olan Argaeus ile Callicrates, Nicocreon’u öldürmek üzere görevlendirilir. Bu kişiler de, Kıbrıs’ın askeri komutanı olan Menelaus’tan askeri bir müfreze alarak kralın evini kuşatır, ona Ptolemy’nın kararı bildirilir ve ona intihar etmesi emredilir. Nicocreon, kendine getirilen suçlamaya karşı yaptığı savunmanın dikkate alınmadığını görünce intihar eder. Kraliçe Axiothea kocasının intihar ettiğini duyunca, düşmanlarının ellerine düşmemesi için ilkin bekar kızlarını öldürür, sonra da Nicocreon’un kardeşlerinin eşlerini de kendisiyle birlikte intihar etmeleri konusunda ikna eder. Böylece sarayda aniden bir hareketlilik başlar. Nicocreon’’un kardeşleri sarayın kapılarını kapatırlar, binayı ateşe verirler ve intihar ederler. Böylece bu olay, M.S 311 yılında Salamis kralı Nicocreon ile ailesinin intiharı ve kraliyet sarayının yanarak kül olmasıyla son bulur.
Zamanın Antikalar Dairesi müdürü Dr. Vassos Karageorgis’in Enkomi köyünün doğusundaki Salamis antik mezarlık alanında bulunan suni bir tepede gerçekleştirdiği kazılarda bulunan kalıntıların, Salamislilerin intihar eden kahraman Kralları Nikokreon’u anmak amacıyla onun adına yaptıkları bir anıt (senotaf) olabileceği görüşüne varmıştır. Karageorgis’in öne sürdüğü görüş ise, buraya önce basamak ile rampalı bir platformun yapılır. Platforma 16 adet merteğin dikilmesi için birer çukur açılır ve merteklerin üzerine konan çamurlar kraliyet ailesinin intihar eden bireylerinin heykelleri şekillendirilir. Heykel grubunun merkezine yapılan ocakta sarayın yanışını temsil eden büyük bir ateş yakılır. Yakılan ateşten heykellerin bir kısmı kısmen de olsa , bir kısmının da sertleşmeden yere düştüğünden deforme olurlar. Ve ateşin sönmesinden sonra burası toprakla kapatılarak tepe görünümlü bir anıt elde edilmiş olur.

AZİZE SOLOMONİ’NİN İNTİHARI
Dip Baf’daki Apostolos Pavlos (St. Paul) caddesinde bulunan ve önceleri Roma devrine (M.Ö 58 – M.S 395) ait kayaya oyulmuş yer altı mezar odaları, daha sonra “Catacomb” (yeraltı mezarları), “Kraliçenin evi” (“Spilion Tis Riginas”), “Yedi Uyuyanların Mezarı”, “Yedi Maccabeeler’in mezarı” ve “Azize Solomoni Kilisesi” adıyla da bilinen bir ibadet yeri durumuna getirilmiştir. Hannah adıyla da anılan Azize Solomoni’ye adanmış olan bu kilisenin eskiden Baflı Yahudiler tarafından Sinagog olarak kullanıldığı, daha sonraki yıllarda ise Azize Solomoni’nin anısının her yılın 13 Ağustos günlerinde Ortodoks kilisesi tarafından kutlandığı bilgileri edinilmektedir.
Rupert Gunnis, Kevork Keshishian ve George Jeffery’nın bizlere aktardıkları Yedi Maccabeeler’in 194 veya 250 yıl süreyle uyuduklarına ilişkin rivayete başka bir makalemde yer vereceğimden, şimdi sadece öldürülmeleriyle ilgili rivayeti aktarmakla yetineceğim. Rivayete göre kahraman bir Yahudi ailesi olarak bilinen Maccabeeler M.S II. Yüzyılda yaşamışlar.(Ancak İngiliz yazarlardan Rupert Gunnis onların M.S 252 yılında İmparator Decius/Decian döneminde yaşamış olduklarını kaydetmiştir.)  M.S 168 yılında Filistin’deki Yahudilerin katliamı sırasında, bu ailenin bir ferdi olan anne Solomoni (Hannah) ile yedi oğlu, Antiochus Epiphanes’in emrine rağmen domuz yemediklerinden önce çocuklar anneleri Solomoni’nin gözleri önünde korkunç bir şekilde işkenceye tabi tutulmuşlar, sonunda da içinde kızgın yağ bulunan bir tavaya atılmak suretiyle yakılarak katledilmişlerdir. Daha sonra putperestler çocukların anneleri azize Solomoni’ye de işkence yapmak istemişlerse de, o kendini ateşe atmak suretiyle tüm aile bireyleri gibi kendini tanrıya kurban etmiştir.
Yakın geçmişimizde Kıbrıslı Rum ile Kıbrıslı Türk kadınlar tarafından kutsal sayılan bu kilise adak amacıyla ziyaret edilir ve orada dua edilip mum yakılırdı. Burada göz hastalıklarının sağaltılması amacıyla kullanılan kutsal bir su kuyusu ile yine kutsal sayılan çok büyük bir sakız ağacı (Çitlembik – Pistacia Terebinthus) da bulunmaktadır. Adak yerini ziyaret eden hastalar kuyudan sağladıkları suyla yüzlerini yıkadıktan sonra elbiselerinden kestikleri çaput parçasını oradaki sakız ağacına bağlarlardı. Böyle yapılması halinde hastaların sağlıklarına kavuşacaklarına inanılırdı. Çocuk yaşatmayan Baflı Türk anneler, son doğan çocuklarının yaşaması için kiliseye çocuğun boyunda, şeklinde ve ağırlığında bir mum adarlardı. Bu nedenle çocukları doğar doğmaz onu tartarlar ve boyunu bir iplikle ölçerek bu ipliği saklarlardı. Çocukları yürümeye başlayınca da çocuğun ölçüldüğü ipliğin boyunda ve çocuğun şekil ile ağırlığında bir mum yaptırıp kiliseye götürürlerdi. Eşleri evden kaçan Baflı Türk kadınları ise, eşlerinin evlerine geri dönmeleri için kiliseye gidip mum yakarlardı. Ayrıca evlerini terk eden eşlerinin kendilerine ‘yanmalarını’ (yani kendilerini çılgınlar gibi sevmelerini) isteyen bazı Baflı kadınların ise eşlerinin elbiselerini kilisenin içinde yaktıklarının Baf’ın güngörmüş yaşlıları tarafından bilgimize getirildiğini de belirterek bugünkü makalemizi de sonlandırmış olalım.

Dergiler Haberleri