Kentlerin Demokrasisi -2- Çoğulcu Politik Örgütlenmeye Doğru

Kentlerin Demokrasisi -2- Çoğulcu Politik Örgütlenmeye Doğru


Emre AKBİL
emreakbil@gmail.com

"Yine de tüm ihtiyacımız olan, daha önce de olduğu gibi, aktif bir azınlığın ayağa kalkmasıdır: bu yeterlidir. Biz ekmeğin kabarmasını sağlayan maya olacağız.”
Stephane Hessel, 2011, Öfkelenme Çağrısı

Sokaklara dökülen her kitle çoğulcu değildir. Meydanlar iktidarın homojenleştirilmiş kitleleri veya iktidarı kapmaya çalışan karşı-hegomonik kitleler tarafından da doldurulabilir. Bu popülist hareketlerin egemen olma kaygısı ile hegemonik mücadelelerini sokağa ve meydanlara taşınması kimi zaman aşırı sağ ve sol kutupların, aynı meydanda, karşı-hegemonik çatışmanın içinde, yan yana yer almalarını doğurur. Faşistler ile radikal solun birlikteliği böyle bir imkansızlığın ürünüdür. Yunanistan örneğinde olduğu gibi bu iki kutup ortak bir karşı-hegemonik yapı içinde yer alabilir veya Türkiye örneğinde olduğu gibi karşı-hegemonik yapılar da kendi içinde ayrışabilir. Ancak popülist dalgalanmaların altında daha kalıcı ancak daha sessiz minör dalgalanmalar vardır. Bu minör dalgalanmalar aşkın dikey okyanus hareketlerinden çok daha sakin ve sürekli dalgalanmalardır ve içinde birçok ritim, dalga boyu ve yatay hız barındırır. Minör dalgalar, hegemonik dalgaların yıkıcı gücüne karşılık kurucu bir süreklilik içerirler. Deleuze bu minör dalgaları rizomatik örgütlenme olarak tanımlarken Negri ve Virno gibi post-otonom hareketin temsilcileri ise çoğulluk olarak yorumlar.

Çoğulluk (Multitude) ve örgütlü siyasal alan arasındaki çelişki tartışma konusudur. Tartışmanın dayandırıldığı zemin çoğulcu oluşumun içinde yer alan katılımcı, yatay ve pasifist yöntemlerin siyasal alandaki hegomonik iktidar pratiklerini etkilemekteki yetersizliğidir. Bu tartışmayı dillendirmek üzere politikanın mevcut dünya düzeninde devre dışı bırakılmış olduğu saptaması kullanılır ve Post-Fordist kuramcıların post-modern kuramlarının sonucu olarak post-politik bir ortamın gelişip serpildiği iddia edilir (Laclau, Mouffe, Zizek ve Badiou). Mouffe açık bir biçimde hedef göstererek Negri ve Virno gibi geleneksel siyasi kurumların (devlet gibi) terk edilmesini salık veren postmodern kuramcıların siyasal mücadeleyi de erteleyerek post-politik neoliberal hegomonyaya alan açtığını söyler. Mouffe ve Laclau için politka antagonistik yani çatışmacı ve  hegomoniktir. Ancak Mouffe çoğulculuğun eleştirisini yaparken bütün iktidar mücadelelerini hegomonyaya hapsederek mevcut düzenden kaçışın kapılarını da sonuna kadar kapamış gibi görünmektedir. Mouffe’un antagonistik (çatışmacı) kimliklerin üzerinden kurguladığı agonisitk (rekabetçi) siyaset çoğulcu bir karşı-hegomonyayı tesis etse bile özneleşme süreçleri açısından farklılaşmaktan yoksundur. Radikal ancak özdeş bir ‘kimlik’ üretimini gerçekleştirmek çoğu zaman iktidarın kendi diyalektik temsiliyetini güçlendirmekten öteye gitmez. İtalya’daki Operai veya Autonomia hareketinin kendini içinde bulduğu çelişki de Fordist yönteme karşı geliştirdikleri karşı-hegemonik iktidar stratejilerinin Post-Fordist ortamın doğuşunu tetiklemesiydi. Kapitalist sistemin evrimi işçi sınıfının geliştirdiği karşı-devrim araçları ile gerçekleşmişti (daha fazla detay için Negri ve Hardt’ın “İmparatorluk” kitabı veya Virno’nun , “Çokluğun Grameri” olarak çevrilmiş ancak “Çoğulluğun İfadesi” olarak da okunabilecek kitaplarından yararlanılabilir). Kurucu iktidar (constituent power) olarak örgütlenmiş karşı hegemonik düzlemler, söylem ortamında politik bir çokluk üretirken harekete geçirdiği özdeş kimlikler gerçek anlamda bir iktidar pratiği dönüşümü getirmez. Özdeşleştirici kimlikler üreten hegomonik iktidar odaklarının çoğaltılarak agonistik bir mücadele alanının mümkün kılınması ile politik ortamın yeniden tesis edilmesi siyasal alanın farklılaşmasını getirmez. Mouffe örgütlü siyasal alanı çeşitlendirirken özne üretimi, iktidar ve yönetimsellik gibi kurumsallaşmış ve neolibral düzenin parçası olmuş kavramları dışarda bırakır. Özdeş ve homojen kimliklerin oluşturduğu güruhları üreten hegomonik iktidar şeması yerine karşı-ve-farklı-iktidar şemaları oluşmadığı sürece çoğulluktan ayrışmış söylemlerin antagonizmaya hapsolmuş çatışması ancak elitisit yönetim tabakalarının çoğaltılmasıyla sonuçlanacaktır.

Çoğul oluşumların karşı-ve-farklı-iktidarın kurucu gücü ile bütünleşmesi oligarşik “siyasal” alanın demokrasi sonrası (veya post-politik) pratikleri ile arasındaki farkı belirginleştirirken agonisitk bir mücadelenin de başlangıcı olacaktır. Dahası dil ve iletişim içine hapsolmuş siyasal alanın doğadan keskin hümanist kopuşu da sorunludur ve çoğulluğun içindeki insansı olmayan, orman, akarsu, habitatlar, meydan, bina gibi varlıkların politik alana dahil edilmesi olasılığı da Latour gibi düşünürlerin pratik politik stratejileri ile mümkündür (Latour, Doğanın Politikası (Politics of Nature)). Latour için uzlaşı yerine çelişkiler (controversies) vardır ve her çelişki bir kolektif çoğulluk oluşturur. Nietzsche’ci bir olumlama (affirmation) üzerinden çelişkiler etrafında örgütlenmiş aktörlerin kendilerini yeniden üretmesi ve kendi değerlerini yeniden bulması (transvaluation) Mouffe’un önerdiğinden çok farklı bir agonistic politika önermesidir. Hegomonik ve negatif diyalektik üzerinden biçimlenen agonistik ile farklılıkları olumlayan agonistik yöntem arasında önemli bir fark vardır (Herman W. Siemens, “Nietzche’nin Çatışmanın Ontolojisi Işığında Radikal Demokratik Teorinin Yeniden Değerlendirilmesi”). Nietzsche ve Deleuze ekseninde gelişen fark felsefesi, özdeşleştiren kimlik siyasetine karşı canlılığın içkin gücünü ve ona bağlı değerlerin her gün yeniden doğmasına olanak sağlayan bir türetim (diferansiyel üretim) mekanizmasıdır. Burada agonistik pratiğin hegemonik antagonizmadan farkı ortaya çıkıyor. Minör güçler, Nietzsche terminolojisi ile aktif kuvvetler, Spinoza terminolojisine göre sevinç duygulanımları, negatif diyalektiğin ikilemlerinden bağımsız özneleşme alanları açar.

Özneliğin ifadesi eyleme geçen bir güç derecesidir (eyleme gücü kavramı Deleuze’ün Spinoza seminerlerinin Ulus Baker tarafından derlemesi olan  “Spinoza Üzerine 11 Ders” kitabında yer almaktadır). Öznellik eyleme gücü aracılığı ile ötekine ve dışarıya etki eder. Böylelikle hem dışarısı ile eklemlenir hem de farklılığını bu güç ağı içinde ifade eder. Farkların galaksisinde kimi yıldız daha parlak bir ifade bulacaktır ve işte bu onun eyleme gücünün dışavurumudur. Öyle ise çoğulluğu şöyle tanımlayacağız; farklı öznelerin birbiri ile eklemlenirken oluşturduğu ilişkilerin kolektif/müşterek ifadesi; çoğulluğun ifade biçimini galaksiler gibi sonsuz büyük ve atomik parçacıklar gibi sonsuz küçük şeylerde bulmak mümkündür. Burada özne (Focault) veya aktör (Latour) müşterek ifade içinde yer alan farkların tümüdür. Farklar, insansı olmayan aktörleri, habitatları, binaları, sokakları ve daha birçok fark nesnesini de içerir. Bu içerme sayesinde çoğulluğun ifadesi doğal olan ile insansı olan şeylerin de eklemlenmesini sağlar. Hegel ve Kant’ın hümanist kopuşu ile politik alanın dışına itilen canlılığın geri dönüşü bu şekilde sağlanmış olur. Canlılığın politik alanın dışına itilmesi çağımızın en büyük krizini tetikledi… iklim krizi konuşamayan ağaçların, böceklerin, arıların, kutup ayılarının, siyasi ve düşünsel dünyadan dışlanmasının sonucudur. Onlara ses verecek düşünsel araçların geliştirilememiş olması, ifade gücünü yitirmiş çoğulluk, bugünün yıkım koşullarını hazırlamıştır.

İfade kavramı (expression) burada önem kazanıyor. İfade, temsiliyetin aynılaştıran pratiğine karşı farklılıkları içeren pratiğe geçişin vurgusudur. Temsiliyet özdeş varlıkların birlikteliğinin ürünüdür. Tekil ve bütün bir varlık olarak milletin, ırkın, etnisitenin, cinsiyetin, dinin ve/veya ekonomik sınıfın temsiliyeti diyalektik bir dışlayıcılık ile öteki üzerinde egemen olarak varlığını tesis eder. Devlet aygıtını ele geçiren Komünist projenin hatası buradaydı: komünizmi bir temsiliyet biçimine indirgemek. Komünü devletleştirmek kapitalizmin  bugünkü projeleri arasındadır: Müşterek olanları ayrıcalıklı bir azınlığın yönetimine sunmak ve müşterekleri politik alanın dışına iterek erişilmez, özelleşmiş kurum ve kuruluşlara devretmek. Bugünün Rusya’sı ve Çin’i tam da bu vahşi kapitalizmi yaşıyor. Mutlak azınlığın mutlak iktidarı kendi ‘halklarını' üreterek temsiliyeti de mutlaklaştırarak muğlak bir çoğunluk demokrasisi veya oligarşisi tesis ediyorlar.

Çoğunluk ile çoğulluk Türkçe’de ses olarak yakın olsa da neredeyse tezat sayılabilecek yapısal farklar içerirler. Çoğunluk azınlıklar üzerinde tahakküm kuran yönetim aracıdır. Tekilleşmiş ve özdeş  bir varlığın ifadesidir. Farklılıklarını terk etmiş bir kolektifin dışavurumudur. Çoğulluğun çoğunluk olma arzusu yoktur. Olduğu anda hegemonik bir iktidar aracına dönüşerek fark üretme yetisini kaybedecektir. Çoğunluk demokrasisi fark siyasetinin sistematik baskılanmasıdır. İşte bu yüzden Ocuppy, işgal hareketlerinin “biz %99, %1’e karşı” söylemi etkili bir alternatif özne yaratma kapasitesinden yoksundur. Egemen temsili demokrasi söylemini taklit eden bu propoganda kendi kitlesini yaratmakta uzmanlaşmış kapitalist için biçilmiş kaftandır. Egemen olma ve iktidarı ele geçirme kaygısı çoğul oluşumların içine düştüğü en büyük yanılgıdır. Egemenlik ve iktidar içkin olarak çoğulluğa karşı bir tekilliğin kurgusudur. Egemence davranma bir şema bir makinedir. Egemen olan tek bir düşünceyi ve aklı temsil eden hareketi gerçekleştirmek üzere kurgulanmıştır. Egemenin iktidarı da bu hareketin yayılmasını sağlayan araçtır. Her bir bireyi aynı güç şeması ile kodlayarak kendi farklı dalga boylarını, ritimlerini bırakıp sadece bir veya birkaç ritim içinde var olmalarını salık verir. Devletlerin karar alma süreçlerinde çok nadiren farklı sesler duyulur. Bu farklı sesler de işte minör ve çoğulluktan gelen hareketlerin zaman zaman totaliter sistem içinde görünür olabildiği anlardır. Mutlak iktidar gerçekleşmesi mümkün olmayan mutlak arzudan kaynaklanır. Mutlak iktidar olanaksızdır. Çünkü O her an çoğulluğa karşı olarak varlığını tesis ederken, hep bir sızıntı ve akıntı ile karşı karşıyadır. Bu sızıntıları ve akıntıları kontrol edebildiği ölçüde iktidar vardır ve tam da bu yüzden mutlak olan muktedir yoktur. Sızıntılar direniştir, karşı gelmedir. Ancak devrimci olan sızıntılar yeni bir hat yeni bir güç hattı çizen sızıntılardır. Aynı kaynağı beslemeyen farklı kaynaklar arayan akarsular devrimci olabilir. İşte temsiliyet içindeki sızıntılar da devrimci değildirler çünkü aynı temsiliyet ve güç pratiğini beslerken bir fark yaratma ve veya kendi özgün akarsuyunu ve nehir yatağını oluşturma yetisinden yoksundurlar.

Bugünün temsiliyeti ele geçirmeye dayalı karşı-hegemonik hareketler devridaim düzenekleri ile kurgulanmış yapay peyzajın akarsu simülasyonu gibidirler. Bir devridaim makinesi ile bütün sızıntılar yeniden ayni kaynağı besler ve bu sonsuza kadar akan temiz bir akarsu görüntüsü verir... ve işte tarihin sonu böyle inşa edilir.

Dergiler Haberleri