Kapitalizmin Kaçınılmaz Sonucu: SUDAN Sebeplerle Savaşmak 

Sudan'daki sivil savaş çok katmanlı bir ekonomik-politik çıkar savaşıdır. Gücü elinde tutan kişiler alabildikleri kadar sömürmeyi hedefliyorlar, nasıl aldıkları veya sonuçları umurlarında değil.

Ecrin Bulut
b3447710@gmail.com

“Komşunun elinde tuttuğu servet toplumdaki açgözlülük duygusunu öylesine körüklemiştir ki, dost toprakları ele geçirme fikri bu insanlar için yaşamın başlıca amaçlarından birisi haline gelmiştir. İşte insanların barbarlaştığı an budur: Artık soygun ve gasp, üretici işten daha kolay, hatta daha onur verici kazanç yöntemi olmuştur. Önceleri sadece öç almak veya var olan topraklar artık belli bir topluma yetersiz hale geldiğinde yeni alan kazanmak için yapılan savaşlar artık sadece gasp için yapılmaktadır ve hayatı kazanma için belli bir iş haline gelmiştir… Böylece bir ulus iktidar organları yavaş yavaş ulus içindeki köklerinden, soydan, hizipten yahut kabileden uzaklaşmış, ve ulus sistemi tamamen şekil değiştirmiştir: Ulus, sorunların bağımsız düzenlenmesi için kabileler arası organizasyon olmaktan çıkarak, yağma ve komşu ulusların egemenlik altına alınması için çalışan sistem haline gelmiştir” -Friedrich Engels (1884)

Bir tarihçi ve bir sosyolog bir araya gelse soykırımın gerçekte ne olduğu, neden olduğu ve her defasında nasıl tekrardan yaşandığı hakkında saatlerce tartışabilir. Tarihçi pek çok sebep sunabilirken, sosyologdan en az bir kere kapitalizmin-aç gözlülüğün ideolojisinin- neden olduğunu duyabilme olasılığınız çok yüksektir. [soykırım: siyasal, ulusal, ırksal ya da dinsel bir nedenle bir insan topluluğunu (etnik, dini, ırksal, milli) sistemli bir şekilde ve kasten, tamamen veya kısmen yok etmeyi amaçlayan en ağır insanlık suçudur.] Soykırım kendi başına nefret dolu münferit eylemlerden ziyade, sermaye birikiminin ve sömürgeci genişlemenin yapısal bir kaçış mekanizmasıdır. Ve bu soykırımlar kapitalizm ortaya çıktığından beridir daha çok toprak, işgücü ve kaynak için “üçüncü dünya ülkelerinden” veya sadece işçi sınıfından ölümüne verim alabilmek ve burjuva sınıfına daha lüks bir yaşam sunmak için var olmaya devam etmektedir. Kapitalizm doğası gereği sömürücü bir ideoloji olduğundan var olduğu her coğrafyada işçileri gece gündüz sömürür. 

Sistemin başındakilerin ellerinde olsa, soluduğumuz hava için vergi isterlerdi, fakat ayrıcalıklı burjuvalar hem bunun da vergisini ödemeyip, hem de bu vergiden kazandıkları para ile kendilerine her şeyin en son modelini alırlardı. 

Kapitalizm gitgide elimizden aldığı her insan hakkını bize gerisin geri sanki bir ayrıcalıkmış gibi satar. 

Kapitalizmin sonu her zaman soykırıma mı çıkar?

12. Yüzyılın ünlü ilahiyatçı ve şairi Fransız Alain De Lille, 1175 tarihli eseri Liber Parabolarum’da “Mille viae ducunt homines per saecula Romam” (binlerce yol insanları sonsuza dek Roma’ya götürür) sözü ile aynı amaca veya sonuca ulaşan birçok farklı yöntem olduğunu ileri sürer. Alain De Lille bu ünlü sözünü dini bir metafor ve manevi iyimserliği tasvir etmek için kullanmıştı. Eserde hayatta birçok farklı yol olmasına rağmen, hepsinin insanı Tanrı’ya (Orta çağ Hristiyan dünyasının merkezi olan ve Roma ile temsil edilen) geri götürebileceğine inanarak yazdı. Bunu optimist bir ton ile yazmıştı. Umut dolu bir mesaj olarak ünvanını koruması gerekiyordu. Bu söz; “kurtuluş”, “bağımsızlık” veya “Tanrı’ya ve sonsuz huzura kavuşma” yolculuğunda ne kadar geriden veya berbat bir yoldan başlanıldığının bir önemi olmadığını, sadece devam etmenin yeterli olacağını ima ediyordu. 

Lakin, bu sözün kirlenmesi için insanoğlunun açgözlülüğü yeterli olmuştur. Küresel kapitalizm bizi hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramaktan mahrum bırakmamıştır. Bu sistemin dezavantajlarına her gün maruz kalıyoruz ve göz yumuyoruz, çünkü “konuşmak” ve “eleştirmek” yasak. Örneğin biz Kıbrıs halkı olarak kendini açıkça ifade etmeye korkar hale geldik. Günlük hayatımızı mahveden sorunlar hakkında bile tartışamıyoruz. Bu insan haklarının ihlali değil midir? Yoksa bunu da mı söylememem lazımdı? Sanırım konuşmadan önce iki kere düşünmek artık yetmiyor, yirmi kere düşünsem de on dokuzuncusunu düşünürken, yeni söylenmemesi gereken bir düşünce daha ortaya çıkar zaten. Temelli mi konuşmasak? İki türlüde başımız belada.

İnsan hayatından daha değerli bir mal var mıdır?

“Tek bir insan hayatı, dünyanın en zengin adamının tüm mal varlığından milyonlarca kat daha değerlidir.” - Che Guevara (1960)

Sudan şu an modern dünyanın en ağır insanı krizlerinden birini yaşıyor. Devletin iki silahlı gücü arasındaki bu iktidar savaşı milyonlarca canın hayatlarını yitirmesine sebep oldu. Basit bir askeri diktatörlük kavgasının olmasının ötesinde, durum daha çok kapitalizmin yarattığı felaketin sonucudur. Hatta “Lanetlenmiş Kaynak” teorilerinin asli bir örneğidir.

 [Lanetlenmiş Kaynak Teorisi aynı zamanda “bolluk paradoksu” olarak anılır. Teori, bol miktarda doğalgaz kaynağına (fosil yakıtlar ve bazı mineraller) sahip olan ülkelerin, daha az doğalgaza sahip olan ülkelere kıyasla, daha az ekonomik büyüme, daha az demokrasi ve insan hakları, daha kötü kalkınma sonuçlarına eğilimli olduğunu savunur. Çoğu uzman, ‘kaynak lanetinin’ evrensel ve kaçınılmaz olmadığını, ancak belirli koşullar altında belirli ülke türlerini (özellikle gelişmekte olan ülkeler) ve bölgeleri etkilediğini düşünmektedir.].

Kapitalist sistemin Sudan ile kurduğu ilişki, ülkeyi bir hammadde deposu ve lojistik bir koridor olarak algılamasından kaynaklanır. Bu durum savaşı üç koldan besler:

Sudan’ın “bağımsız” bir ülke olmasından daha çok altın deposu olarak görülmesi: Afrika’nın en büyük altın üreticilerinden biri Sudan’dır. 2024 verilerine göre, savaşın ortasında bile altın üretimi 64 tona ulaşarak bir önceki yıla karşın 50%’den fazla artmıştır. Sonrasında bu altın, kayıt dışı yollarla dünya piyasalarına sürülerek savaşı finanse eden ana yakıt haline gelmiştir. (Kısacası Sudanlıların kendi özkaynakları onlara sadece “ölüm” getiriyor.)

Kızıldeniz ve Küresel Tedarik Zinciri: Sudan’ın Kızıldeniz kıyısındaki limanları, dünya ticaretinin olmazsa olmazı Süveyş Kanalı rotasının 15%’lik bir bölümünün geçtiği yerdedir. Kapitalist aktörler için bu limanların kontrolü, stratejik bir üstünlük ve lojistik kar demektir.

Sırf bu “stratejik üstünlük” uğruna bazı küresel güçler, kendi askerlerini riske atmadan (ne de olsa burjuvazinin gözünde birinci sınıf ülkelerinin vatandaşlarının hayatları, üçüncü dünya ülkelerinin vatandaşlarından daha değerlidir. Sonuçta kimse kendi askerine el sürülmediği sürece sesini çıkarmaz.) Sudanlı aktörleri (SAF ve RSF) güya vekil olarak manipüle ederek kaynaklara düşük maliyetle erişmeye çalıştılar ve hala daha buna devam ediyorlar (diğer adıyla “Vekalet Savaşları”).

RSF ve SAF görünüşte sadece birbirleriyle savaşıyorlar, lakin her ikisi de sivilleri hedef alıyor. Siviller dediğimiz bu insanları sadece “sivil” adı altına koyamayız. “Siviller” demek işçi sınıfı demek, “Siviller” demek Birleşik Arap Emirlikleri’ne boyun eğmesine RAĞMEN öldürülenler demek, “Siviller” demek burjuvanın gözünde “değersiz” olanlar demek. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programının (United Nations World Food Programme) verilerine göre, Sudan’da 24.6 milyon insan şiddetli açlık, ve 2 milyon daha da fazlası kıtlık çekiyor. Ayrıca Eylül itibariyle çatışmalar nedeniyle 11.8 milyon insan yerinden edildi; bunların 7.4 milyonu ülke içinde , 4.2 milyonu ise komşu ülkelerdendi. Hem Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) hem de Hızlı Destek Güçleri (RSF) kendi halklarının acil ihtiyaçlarına rağmen, yardımı kasten engellemeye, insani yardım çalışanlarını ve yerel gönüllüleri gözaltına alıp taciz etmeye devam ediyor. Peki neden? Mesele sadece iki doyumsuz generalin düz bir kavgası değil. Sudan'daki sivil savaş çok katmanlı bir ekonomik-politik çıkar savaşıdır. Gücü elinde tutan kişiler alabildikleri kadar sömürmeyi hedefliyorlar, nasıl aldıkları veya sonuçları umurlarında değil. Savaşın devam etmesinin ana “kalbi” de, iki aç gözlü tarafında (RSF ve SAF), ülkeyi yönetmek için birbirini tamamen yok etmesi gerektiğine inanmasıdır.  Masaya bu sorunu yatırmak demek ise ikisinin de birbirini tanımasının gerekmesi demektir, bu yüzden “askeri zafer” tek seçenek olarak görülüyor.

Sudan’ın kanı ile beslenen altın terminalinin rolü ne?

Zenginler için ayakta kalan, yüzde sıfır vergi oranına sahip olan ve enfes mimarisi ile döşenmiş bir yerin kapitalizmin korkunç iştahı sayesinde bu şana sahip olduğunu size söylesem nasıl tepki verirsiniz? İnsan ve işçi haklarını, Birleşmiş Arap Emirlikleri ile aynı cümleye koyamazsınız. Dış dünyanın gözünü boyamak ve burjuvaziye hitap etmekle o kadar meşguldüler ki, ne kadar insanı aşağılayıcı konumlarda, kendi ülkelerinde köleden beter kullandıklarını umursamadılar bile. 

Sudan’dan çıkan altının %90’ının Dubai’ye gittiğini biliyor muydunuz? RSF’in yaptığı şey artık savaştan çok altın aklayıp soykırım düzenlemektir. RSF Darfur’da insanları katlederek çıkardığı kanlı altını Dubai’deki rafinerilere sokuyor, ardından burada altına “menşei belirsiz” damgası vurarak dünya piyasasına sürüyor ve kendi yararına kullanıyor. Bunun için ödediği tek şey ise insan kanı. Birleşmiş Milletler Uzmanlar Paneli’nin raporlarına göre; Birleşmiş Arap Emirlikleri Çad’ın Amdjrass bölgesindeki havaalanını kullanarak RSF’a uçaklar dolusu silah, mühimmat ve en korkuncu drone parçaları taşıdı. En korkuncu bu çünkü RSF “insani yardım” maskesi ardına saklanarak daha çok insanın öldürülmesi için silah sevkiyatı yaptı. Resmi kayıtlarda “sahra hastanesi” ve “gıda yardımı” olarak görünen yüzlerce kargo uçuşunun aslında bunca zamandır lojistik destek olduğu uydu görüntüleriyle kanıtlandı.  Dahası, RSF’in kurduğu şirketlerin merkezlerinin hepsi Dubai’dedir, Hemedti’nin kardeşi ve RSF’in finansörü olan bireylerinin hepsinin banka hesapları da Dubai’de korunmaktadır. 

Dubai, Sudanlı çocukların kanıyla çıkarılan madeni, lüks sokaklar ve yüzde sıfır vergi oranına dönüştüren bir çamaşır makinesinden başka bir şey değildir. Orada dizilen her bir taş, insan hakları ellerinden alınmış mülteciler tarafından konulur ve ödemesini de Sudan halkı hayatları ile yapar.

İbrahim Anlaşmaları: 2020 yılında ABD arabulucuğu ile İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasında imzalanan, sonrasında Sudan ve Fas’ın da katıldığı, normalleşme ve diplomatik ilişkileri kapsayan anlaşmalar bütünüdür. Bu anlaşmalar, Arap ülkelerinin İsrail’i tanıdığı ve ticari, güvenlik ve teknoloji alanlarında iş birliğini başlattığı tarihi bir diplomatik dönüşümü ifade eder. Sudan’ın ve BAE’nin rolü burada düşündüğümüzden daha büyük çünkü İbrahim Anlaşmaları’nın dini bir boyutu da var; Arap ve Yahudi haklarının ortak İbrahim Peygamberinden geldiğini vurgulayarak, güya bölgede çatışma yerine iş birliği odaklı bir yaklaşım sergilenecekti. Lakin BAE sadece bu anlaşmada bir yandan barış meleğiymiş gibi davranırken bir yandan da Afrika’nın en büyük iç savaşını destekledi. Bu küresel diplomasi tarihinin en büyük sahtekarlığı değil de nedir? BAE Sudan’da 6 milyar dolarlık bir liman projesi için anlaşma hazırlarken, diğer yandan 15 milyondan fazla insanın akut açlık çekmesine neden oluyor. Birbirlerinden sadece yaklaşık 2000 kilometre uzakta olan bu iki ülkede bazıları şatafatlı gökdelenlerinde düğün yapıp (kanlı) altın takıyor, bazıları ise mülteci kamplarında açlıktan hayatlarını yitiriyor. Sudan halkı açlıktan ölürken, onların kendi topraklarını ve limanlarını satın almak “ticaret” değil, KAYIRMACI KAPİTALİZMdir. 

Ağızdan düşmeyen şu “müslüman” veya “din kardeşliği” nerede? Din ve işkence çektirmek birbirine zıt düşen iki unsur değil mi? Bazı söylentilere göre; BAE sadece siyasi İslam'dan korkuyor, Sudan’da “Müslüman Kardeşler” (İhvan) çizgisindeki SAF’ın kazanmasını, kendi monarşisine tehdit olarak görüyor. Bundan dolayı da, çok ama “çok” daha seküler ama vahşi olan RSF’i destekleyerek “İslamcı bir yönetim” yerine “iyi bir diktatörlük” seçiyor. Diktatörlük ve iyilik beraber olamazken, bir de “bize sadece istediğimiz kadar çalışacak” sadık bir lider arıyoruz demiyorlar. Kapitalist hırsın dini araçsallaştırmasını ilk defa görmüyoruz, 21. Yüzyılda dini bir kişisel aidiyetten çok bir pazarlama stratejisine döndürmek moda oldu. BAE’nin başındakiler için “Müslüman kardeşliği”, ekonomik ve jeopolitik çıkarların bittiği yerde biter. Bütün bunların arkasındaki tek psikolojik neden ise; RSF içindeki milislerin, Darfur’daki kabileleri “insan” olarak değil, “yok edilmesi gereken alt ırklar” olarak kodlamasıdır. İşkencenin nedeni, kurbanı “insan” olmaktan çıkarmaktır. Yıl olmuş 2026 ve biz hala daha etnik üstünlük ve dehümanizasyona göz yumuyoruz. 

“Amerika’da altın ve gümüşün keşfi, yerli halkın yok edilmesi, köleleştirilmesi ve madenlerde gömülmesi, Doğu Hint Adaları’nın fethi ve yağmalanmasının başlaması, Afrika’nın siyah tenlilerin ticari avlanması için bir av sahasına dönüştürülmesi, kapitalist üretim çağının pembe şafağını işaret ediyordu.”- Karl Marx

Bu sizin de zil sesini duymanıza neden oluyor mu? Karl Marx iyisi ve kötüsü ile zamanının ötesinde bir adamdı. Bu sözü ile de kapitalizmin kolonizasyonlara ve elbette soykırıma yol açacağını çoktan fark etmişti, lakin artık her şey için çok geç.

Dubai’nin burjuvazi borsalarında parıldayan her bir külçe, Sudan’ın sokaklarında infaz edilen bir canın veya Darfur’da yakılan bir köyün izini taşıyor. Kendini İslam dünyasının modern yüzü olarak pazarlayan BAE ise kan üzerinden inşa ettiği bir servet kulesi yükseltiyor. Bu, sadece bir savaş suçu değil ahbap kapitalizminin sınırsız iştahına kurban giden ahlaki bir iflastır.

Dergiler Haberleri