“Kadın Sandım” / Genel Ahlak Dışı Bir – İki Fotoğraf Denemesi

“Kadın Sandım” / Genel Ahlak Dışı Bir – İki Fotoğraf Denemesi

Seçkin Tercan
tercans@yahoo.com

“Kadın sanmıştım” savunması – söylemi bugün transfobik saldırıların legalize edilmesinin ahmak düsturunu sergiliyor. Esas olan acizlik ise otoriteyi temsil eden fallik merkezli yargının bu ahmak düsturu hafifletici etken olarak yorumlayabilecek kadar sığ yapıda olması. 1990’lı yılların eşcinsel cinayetlerinin bir başka savunması – söylemi olarak hatırlayabilceğimiz “sıra bende” meselesi, o dönemde de ortaya çıkan homofobik yapılanmanın farklı bir göstergesiydi. 

Geçtiğimiz yıllarda İstanbul’a yeni atanan emniyet müdürünün polis memurlarına ödül - puan sistemini getirdiğini yüksek görev bilinciyle açıklaması, trans bireylere ceza yazmanın da bu puan sistemine dahil edilmesi, yaşanan sorunlara yenisini eklemiştir. Toplumdan dışlanmaya ve ayrıştırılmaya çalışılan bu bireylerin sorunlarından bir diğeri haline gelen ve kapsamı hiçbir zaman belli olmayan bu ceza yazma işlemi “çevreyi rahatsız etme” gibi anlamsız bir gerekçeyle olmuştur. Polislerin “bilinen kadın” olarak tanımladığı trans bireyler görünür olmak bir yana saklanma ve görünmeme üzerine emek sarf etmek zorunda bırakılmış, böylece resmi hale gelmiş transfobik saldırıların da hedefi olmuşlardır.

19. yüzyılda İngiltere’de yaşanan bir davada benzeri söylemlerin ifadelere yansıdığı süreçte de karşımıza çıkan “kadın sanmıştım” savunması geçmişte yaşanan bir olaya da referans gibi durur. Kraliçe Viktorya dönemi İngiltere’nin sanayileşmede öncü olması sebebiyle dünyada da belirgin bir rol oynamış ve emperyalist yapı da bu dönemi yaygın kılmıştır. Viktoryen ahlak anlayışı şehir yaşamında çok baskın olamasa da kırsal kesimde kilisenin de etkisiyle toplumsal anlamda ciddi bir ahlaki baskı uygulamıştır. Dini ataerkil bir altyapıyla gelişen bu ahlaki baskı erkek olanın hegemonyası üzerinden yürütülmüştür.

Endüstri devriminin önemli merkezi İngiltere 19. yüzyılda sömürgeler aracılığıyla dünyanın birçok noktasına baskın kültür olarak ulaşmış ve mimari, sanat, şehircilik, sanayi, politika gibi farklı alanlarda belirgin etkisi günümüze kadar ulaşabilmiştir. Dönemin şehir yaşamında karşımıza çıkan diğer belirgin olgu ise bazı bölgelerde sanayinin gelişmesi ile şehir nüfusunun kısa sürede artmasıdır. 19. yüzyılda Londra’da günlük yaşamın vazgeçilmez parçası olan hırsızlık ve seks işçiliğini ahlaki yozlaşmanın getirisi olarak gören otorite, kurduğu sanayi ve kapitalist düzenin içindeki dengesiz gelir dağılımı, işsizlik ve insanların açlığını göz önüne almamıştır. Kıtlık ve hastalıklar sebebiyle ölüm oranlarının arttığı İngiltere’de tüm bunların Tanrı’dan geldiği varsayılmış ve sistem masum kılınmıştır. Ahlakçı toplumsal yapı insanların yaşamsal haklarını gözetmese de toplumsal yapılanmayı dini ataerkil öğeler vasıtasıyla yönetmeyi başarmıştır.

Viktorya Dönemi İngiltere ve dünya tarihinde bir hükümdarın her alanda bırakabileceği izlere iyi bir örnektir. Bu dönemde tutucu ahlak kalıplarına girmeye zorlanan bireyler erken yaşlardan itibaren toplumsal normlar çerçevesinde hareket etmeye zorlanmışlardır. Bireysel varoluşlardan öte, dönemin tutucu anlayışının öngördüğü ikili cinsiyet rolleri dayatılarak baskı unsuruna dönüştürülmüştür. Kadın intiharlarının da sıklıkla gündeme geldiği bu dönemde, tutucu yapının sanata yansıması da belirgin şekilde olmuş ve 19. yüzyılda geliştirilen fotoğraf tekniğinin uygulamalarında da bu ahlakçı yapının etkisi sık sık görülmüştür. Özelikle eleştirel ve öğretici bir dil izlenerek fotoğraf kurguları yapılmıştır.

İngiltere’de sosyal anlamda gay kültürünün süregelen varlığı 18. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Molly House olarak bilinen mekanlar eşcinsel ve travesti (cross dresser) bireylere buluşma ortamı sağlamıştır. 19. yüzyılda kapatılan bu mekanlar eşcinsel bireylere bir arada olma ve toplumsal cinsiyet tehditinden uzaklaşarak bir nebze de olsa özgürleşme imkanı tanımıştır. 19. yüzyılla beraber mekanların çoğu kapatılmış ve polis tarafından uygulanan baskılar sonucu eşcinsel bireylere karşı her an bir linç kampanyası başlatılabilmiştir. Bu ahlakçı yapı 1895 yılında da Oscar Wilde’ı yargılamış ve hapis cezasına mahkum etmiştir. Aynı dönemde benzer başka olaylar da yaşanmış ve değişen toplumsal yapının yargıya yansıması görülmüştür. Benzeri birçok durumda olduğu gibi Oscar Wilde’ın dışında başka bireyler de sodomi suçlamasına maruz kalmıştır.

19. yüzyılda Londra’da kadın kılığındaki iki erkeğin yargılanması için tüm gücüyle delil toplayan ve bunu mahkemeye şahitler eşliğinde sunan bir polis memuru sistemin küçük bir temsilcisi olarak kendince önemli bir göreve imza atmıştı. Miss Fanny Winifred olarak Frederick Park ve Lady Stella Clinton olarak Ernest Boulton Londra’da Strand Tiyatrosu çıkışında 28 Nisan 1870 akşamı kadın kıyafetleri ile kamusal alanda ahlak dışı tehdit oluşturdukları için tutuklanmışlardır. Birkaç gün sonrasında da 19. yüzyılda İngiltere tarihinin trajikomik cinsiyetçi davalarından biri başlamıştır. (1)  Suçlama toplum içinde kadın kılığında gezme, sodomi ve erkek fahişeliktir. 1000’in üzerinde insanın izlediği davada 10 yıl ile ömür boyu arası hapis cezası öngörülmüş fakat dava sonuçlanmadan 4 ay sonunda Fanny ve Stella serbest kalmıştır (Görsel 1). (2)

Halihazırda female impersonator – drag queen – zenne olarak sahne gösterileri yapan Stella, bunu kamusal alana taşıyarak görünürlük tehlikesi oluşturmuştur. Böylece tanımlanan cinsiyet normlarına uygun hareket etmemek de tutuklanmak için bir sebep haline gelmiştir. Orta sınıfa mensup iki genç erkek birey toplum içinde kadın kıyafetleri giyerek sosyalleşmiş ve bu sebeple kısa sürede linç kampanyasına dönüşen yargılanma süreci yaşamışlardır. Basında da geniş yankı bulan davada ifade veren Mr. Hugh Mundell, Fanny ve Stella’nın kadın olduğunu sandığını söylemiş ve belki de sodomi suçuna ortaklığı konusunda kendini korumuştur. (3) Bu söylemin günümüzde gördüğümüz yansıması benzer nitelikte üstelik şiddet de barındıran bir içerikle görülür.

Fotoğraflarla varlıklarını pekiştiren Fanny ve Stella görsel anlamda elde ettikleri bu devamlılığın kendileri için bir tehdit unsuruna dönüşebileceğini düşünmemiştir. Onlar bu fotoğraflar ile var olma hallerini ve özellikle bir kadın olarak sergiledikleri görsel var olma hallerini sonsuz kılmak üzere hareket etmişlerdir. Fakat mahkeme sürecinde fotoğraflar onların suçlarının sabit hale gelmesi için delil olmuştur. Fanny ve Stella’nın görsel varlıklarını belirgin ve devamlı kılabilmelerini sağlayan bu fotoğraflar 19. yüzyıl fotoğrafik geleneklerine uygun Viktoryen tarzda kurgusallıkla çekilmiştir.

Görüntüde saklı olanlar bir yana bu fotoğraflar ile kendilerini sonsuzluğa dahil eden bu bireyler için fotoğraflar bir nişandır, var oluş sürecidir ve sürekli hale gelen bir sahiplenmedir. Fotoğrafta yer alan bireyler varlıklarını kanıtlamanın ötesinde toplumun diğer birçok üyesinin de görebileceği bir deneyimin içine girmiştir. İşte Fanny ve Stella’nın yaptığı bir nebze de bu şekilde karşımıza çıkmaktır. Tiyatro, sokaklar, ev ortamı ya da parklardaki gezilerinde iki Viktoryen genç kadın olarak görüleceklerdir. Fakat neticede sosyal bağlamda yaşananlar sadece bir “an” dahilindedir. Oysa fotoğraf onları bir sürekliliğe dahil edecek ve kadın olma halleri devamlılığını sürdürecektir. Mahkemede delil olarak karşılarına çıkabilecek olan bu fotoğraflar onlar için tehdit unsuru oluşturmaktan çok aynı zamanda varlık unsuru olma etkinliğini de devam ettirmiştir.

 

Neil Mckenna’nın kitabında belirttiği iki kız kardeş tanımlaması Fanny ve Stella için içeriksel anlamda isabetli bir tespittir. Fotoğrafta izlenen omuz omuza yaslanmış iki kadın, beden dili ve ifade Viktorya döneminin hüzünlü yapısına, romantik atmosferine uygundur (Görsel 2). 19. yüzyıl fotoğrafik dilini görebileceğimiz bu stüdyo fotoğrafı Fanny ve Stella için görünür olmanın devamlılığını sağlayan önemli bir düzlemdir. Susan Sontag’ın Fotoğraf Üzerine isimli kitabında da bahsettiği gibi; “Bir şeyi fotoğraflamak ona sahip olmak demektir. Bu da insanın kendisiyle dünya arasındaki bilgi, dolayısıyla güç olarak belli bir ilişki kurması anlamına gelir.” (4) – bu teoriden yola çıkıldığında Fanny ve Stella kendi benliklerine sonsuz defa sahip olma yolu olarak fotoğrafı benimsemişlerdir. 19. yüzyılın sıradışı keşfi olan fotoğrafın yarattığı yeni duygudan faydalanmış ve bu yeni kayıt yöntemi ile hiçbir şeyin engelleyemeyeceği sonsuzluk duygusunu yakalamışlardır. Bu duygu – hal onlar için gerçek bir var oluştur. Kadın kılığında olma halleri bir gün bir şekilde sonlanacaktır. Fakat fotoğraflarda yer alan kadın olma halinin sonsuzluğu onlar için önemlidir. Güzel, zarif, genç kadınlar olarak kendi benliklerini hapsettikleri bu görsel devamlılık onlar için vazgeçilmezdir.

Koloni dönemi aracılığıyla kalıntıları günümüze kadar ulaşan Viktorya yasaları Kuzey Kıbrıs’ta da uzun yıllar etkisini sürdürmüştür. 21. yüzyılda trajikomik bir kapsamı temsil eden bu yasaların değişeceği süreçte özgürlükler konusunda mangalda kül bırakmayan birçok oluşumun sol-faşist yapılanmasına geçtiğimiz aylarda hep birlikte tanıklık ettik. Ayrıca Yıldız Tar’ın “Yoldaş Ben İbneyim” kitabında yaptığı görüşmelerde de Türkiye solunun özgürlükler konusunda LGBTT hakları sözkonusu olunca toplumun hazır olup olmadığına dair kendilerince karar veren söylemler üretebildiğini görmüş olduk. Bu bağlamda sivil toplum örgütlerinin gücü ve yarattığı potansiyel azımsanmadan mücadeleye devam edilmelidir. Karşımızda Fanny ve Stella gibi binlerce örnek olmuştur ve görünen o ki uzun yıllar mücadele devam edecektir.

 

--------------------------------------------------------------------------

Dipnotlar;
1 – Aldrich, Robert, Gay Life and Culture a World History, Universe, Sf.170
2 –http ://www.usaukonline.com/latest-news/6143-arrested-for-cross-dressing-meet-fanny-and-stella-the-victorian-gentlemen-who-shocked-britain-and-were-prosecuted-for-the-unnatural-offence-of-being-transvestites.html
3 – McKenna, Neil, Fanny & Stella, faber and faber, Sf.14
4 – Sontag, Susan, Fotoğraf Üzerine, Altıkırkbeş Yayıncılık, Sf.18


 

Dergiler Haberleri