İsias Otel davasında kamu görevlilerinin serbest bırakılması hakkında açıklama yapan Kıbrıs Türk Barolar Birliği Başkanı Hasan Esendağlı, kararın adalet beklentisini karşılamadığını söyledi.
Esendağlı açıklamasında, “Neticede biz Türkiye’deki avukat arkadaşlarımızın tarifsiz fedakarlık ve emeklerine karşın ailelerimizin adalet beklentisini yerine getiremedik. Türkiye yargısı ise, insan eliyle yol açılan bu felaketlerin önüne geçebilecek emsal bir karar ile kendi nesillerinin hayatını kurtarma fırsatını harcadı. Bu aşamadan sonra bizim görevimiz bu fırsatı nihai karar çıkana kadar Türkiye yüksek yargısına hatırlatmaya devam etmek olacaktır” ifadelerini kullandı.
Açıklama şöyle:
“2. İsias (Kamu Görevlileri) Davası Hakkında.
Adıyaman 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin dün açıkladığı kararında suçlu bulunan sanıklar, binanın otele dönüştürülmesini sağlayan yapı ruhsatını ve yapı kullanma belgesini onaylayan dönemin Belediye Başkan Yardımcısı, İmar İşleri Müdürü ve Ruhsat Şefi olarak yetki kullanan kişilerdi.
Buna karşın, tadilat ruhsatında imzası bulunan ama yetki bağlamında daha alt seviyedeki iki sanık ile henüz binanın inşaatına başlanmadığı dönemde ilk inşaat ruhsatını onaylayan ilgili dönemin İmar Müdürü’nün ise beraatine karar verilmiştir.
Davayı yürüten aileler ve hukuk ekibi olarak bizlerin hiçbir zaman suçlu olmayan bir kimsenin mahkeme tarafından mahkum edilip cezalandırılması gibi bir beklentisi veya talebi olmamıştır. Otelin mal sahipleri ile mimar ve mühendislerin yargılandığı 1. İsias davasında da bazı sanıklar beraat etmişti.
Dün akşam açıklanan karar gerekçe içermediğinden mahkumiyet ve beraat kararlarına ilişkin mahkemenin değerlendirmesine henüz vakıf değiliz. Buna karşın bu kararın en hafif ifadeyle çocuklarını, eşlerini, sevdiklerini bu faciada kaybeden ailelerimizin adalet beklentisini karşılamadığı açıkça ortadadır.
Deprem davalarında ilk kez izin ve denetim makamını işgal eden kamu görevlilerinin soruşturulmasına izin verilmesine; bu soruşturma neticesinde tüm sanıkların otel sahipleriyle aynı seviyede suçlanmalarına; hiyerarşik olarak üst pozisyonda bulunan sanıkların suçlu bulunarak 10 yıl süre ile hapsedilmelerine karar verilmesine rağmen; ailelerimizde karar sonrası adaletsizlik duygusunun tetiklediği ağır bir üzüntü ve öfke yaşandı.
İfade ettiğim gibi hiçbir zaman bir kişinin suçsuz yere mahkum edilmesi veya suçuyla orantısız bir cezaya çarptırılması talebinde bulunmadık. Ama yasal ve içtihadi dayanaklar ve somut delillerle desteklenen bir savunma hattıyla ileri sürdüğümüz çok güçlü argümanları da başsavcılık ve mahkeme heyetlerine kabul ettirmeyi bir türlü başaramadık.
Türk Ceza Kanunu’ndaki yasal düzenleme, bu konuda verilmiş emsal mahkeme kararları, bilimsel ve hukuki görüşler işlenen suçun nitelendirmesini olası kast olarak gösterirken; ilk duruşmanın neticesinde mahkeme bu konuyu neredeyse incelemeden sanıkları bilinçli taksirden mahkum etmişti.
Kamu görevlilerini yargılayan bu mahkeme ise, bazı bilirkişi raporlarında tali kusurlu olarak gösterilen kamu görevlilerinin otel sahiplerinden daha ağır bir suç işlemiş olamayacağı ön kabulü ile tüm duruşma sürecini yürütmüştür. Sahte bir ruhsat düzenledikleri, bu sahte ruhsata bile aykırı olarak yapılan binaya kullanım izni verdikleri ve otel olarak kullanılmasına yol açtıkları somut delillerle ispatlanmış olan bu sanıkların suçunun otel sahiplerinden daha ağır olabileceğine dair bir değerlendirme yapmalarını dahi sağlayamadık.
Her iki davanın birlikte dinlenilmesi halinde, sanıkların suçlarının ve aralarındaki bağlantının daha somut olarak ortaya çıkacağı, daha sağlıklı bir hukuki niteleme yapılabileceği apaçık iken; türlü usuli bahanelerle iki davanın birleştirilmesi taleplerimizi dikkate aldıramadık.
Bu noktalarda duygusal yaklaşımlarla değil; çok güçlü hukuki argümanlarla desteklediğimiz sesimizi tam iki yıl boyunca yargı süreçlerini yürüten savcılık ve mahkeme heyetlerine duyuramadık.
Tüm bunların üzerine bir de 72 canın kaybından birinci derecede sorumlu bulunan ve 10 yıl hapis cezası alan 3 sanığın tutuklanarak cezaevine gönderilmesi yerine, bizlerle aynı kapıdan yürüyerek adliyeden çıkıp gitmeleri, çoktan dolan sabır bardağını bir anda taşırdı.
Türkiye ceza prosedüründe olağan olarak kabul edilen bu uygulamayı yargısal pratiğimiz bakımından biz avukatların dahi anlamlandırması çok güç iken; çocuğunun ölümünden sorumlu olduğu mahkemece karara bağlanmış kişilerin adliyeden elini kolunu sallayarak çıkışını izleyen bir annenin hazmetmesi elbette mümkün değildir.
Neticede biz Türkiye’deki avukat arkadaşlarımızın tarifsiz fedakarlık ve emeklerine karşın ailelerimizin adalet beklentisini yerine getiremedik. Türkiye yargısı ise, insan eliyle yol açılan bu felaketlerin önüne geçebilecek emsal bir karar ile kendi nesillerinin hayatını kurtarma fırsatını harcadı. Bu aşamadan sonra bizim görevimiz bu fırsatı nihai karar çıkana kadar Türkiye yüksek yargısına hatırlatmaya devam etmek olacaktır.”