Irkçılık Üzerine

Irkçılık Üzerine


Şevki Kıralp
sevkikiralp@gmail.com

20. Yüzyılda Nazilerin “üstün ırk” anlayışına dayalı bir Alman ırkçılığı yükseldi ve tarihin en kanlı savaşı bu ideolojinin getirdiği çatışma koşulları nedeniyle yaşandı. Günümüzde pek çok ülkede pek çok insan ırkçılığa maruz kalıyor. Bir yandan özellikle Batı demokrasisinin güçlü olduğu devletlerde ırkçılığa karşı caydırıcı yasalar yapılıp uygulanıyor, öte yandan ırkçılık bu devletlerde bile varlığını baskın biçimde hissettiriyor. Irkçılık insanların çoğunluğunun siyasi görüşünün temeline olmasa da, insanları ırk doğrultusunda sınıflandırmak bir şekilde hepimizin şuur altına az ya da çok giriyor, ya da girmeye yer arıyor. Irkçılığın temel yaklaşımı doğadaki türler arasındaki yaşam savaşını andırmaktadır. Kural basit: “güçlü olan hayatta kalır”. Doğanın vahşi döngüsünü andıran bu zihniyet doğrultusunda ırkçılar kendi ırklarını “üstün”, diğer ırktan insanları ise “değersiz”, “aşağılık” ya da “düşman” olarak görebilmektedir. Ya da, kaynakların paylaşılması konusunda kendilerini diğer ırklarla sonu gelmez bir çatışma içerisinde algılayabilmektedir.

Irk, etnik grup ve ulusu sosyo-biyolojik bir kuram doğrultusunda ele alan Van den Berghe, milliyetçiliğin farklı ırklara ve etnik gruplara açık olabilmek anlamına geldiğini ortaya koyarken ırkın kan bağı ve “hayali akrabalık” yoluyla oluşan ve buna rağmen üzerinden siyaset yapılabilen biyolojik bir insan entitesi olduğunu ifade etmektedir. Berghe’ye göre, milliyetçilikten çok daha dışlayıcı olan ırkçılığın temeli şudur: Doğadaki kaynakların sınırlı olması nedeniyle ırkların üyeleri bu sınırlı kaynaklar üzerindeki egemenlik yolunun birbirleriyle rekabetten geçeceğine inanırlar. Ya ırklar birbirleriyle işbirliği yapacaktır, ya güçsüz ırklar güçlüye itaat edecektir, ya da güçlü ırk güçsüzleri yok edecektir (Van den Berghe, The Ethnic Phenomenon, 1981, London: Praeger). Çoğu zaman da bir ırkı diğerinden üstün gördükleri için ırkçılar belirli kaynakların paylaşımında üstün görülen ırka avantaj sağlanmasını talep ederler. Kaynaklar paylaşılırken “aşağı” görülen ırktan birinin payına düşeni almasını “üstün” görülen ırka haksızlık kabul ederler. Yani sıkıntı kaynakların nasıl paylaşılacağı noktasından doğmaktadır. Bundan dolayı, ırkçılar karşılarındaki insana öfke duyar ya da onu dışlamaya çalışırken siyasi görüşü, sabıka kaydı ya da silahlı olup olmamasıyla ilgilenmez. Irkları birbirleriyle vahşi rekabet içindeki gruplar olarak görürler.

Günümüzde yükselen ırkçılığın özellikle yabancı göçmenlere yönelmesi bu açıdan şaşırtıcı değildir. Berghe’nin ifade ettiği gibi, ırkçılar bir ırka mensup bir birey ya da grubun başka bir ırkın yaşam sahasına (ülkesine) girerek oradaki kaynaklara “ortak” olmasından rahatsız olurlar. Günümüzde aşırı sağcı (büyük oranda da ırkçı) düşünceler “düşünce özgürlüğü” temelinde serbest bırakıla dursun, her “üstün ırk” yaklaşımı illaki bir “aşağı ırk” ya da “düşman ırk” yaklaşımını da beslemektedir. Irkçılığın geçtiğimiz yüz yıldaki bazı çarpıcı örneklerini paylaşacak olursak, Örneğin Adolf Hitler “Mein Kampf”  (“Kavgam”) adlı kitabında Yahudilerden şöyle söz etmektedir: “Liberal Yahudilerle, Siyonist Yahudiler arasındaki göstermelik kavga beni iğrendirmişti. Tamamen gerçek dışıydı ve yalanlara dayanıyordu… Bu ırkın ahlaki ve fiziki temizliği de ayrı bir meseleydi. Suyu seven insanlar değildi ve bu hem dışarıdan görülüyordu, hem de ne yazık ki gözü kapalı olan bile bunu sıklıkla söyleyebilirdi… Kültürel yaşamda içinde bir Yahudi olmayan bir tek pislik ve ahlaksızlık var mıydı?” (www.openarchives.org). Hitler bütün Yahudileri siyasi görüş ayırt etmeksizin tek-tipleştirmiş, bütün bir Yahudi ırkına yönelik genelleyici aşağılamalardan kaçınmamıştır.

Hitler ile aynı dönemde yaşamış ve doktrinini aynı dönemde oluşturmuş, Türkçülüğün (Atsız’ın yaklaşımı milliyetçilikten ziyade ırkçılığı çağrıştırmaktadır) en önemli ideologlarından biri kabul edilen Nihal Atsız, oğluna yazdığı vasiyet nitelikli mektubunda da benzer bir yaklaşım ortaya koymaktadır. “Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır… Japonlar, Afganlar ve Amerikalılar yarın ki düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerideki düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı” (www.edebiyatturkiye.com). Nihal Atsız Türk ırkına sayısız “düşman” belirlemiş, bu “düşmanlığı” ırk temelinde hayal etmiş ve “iyi hazırlanmalı” diyerek aslında yine Türk ırkı ve “düşmanları” arasındaki rekabette güçlü olanın ayakta kalacağına inandığını belirtmiştir. Irkçılığın en yakın ve en yeni örneklerinden biri olan Yunanistan’daki Hrisi Avgi’nin (Altın Şafak) en sık rastlanan sloganlarından birisi “ekso i kseni!” (yabancılar dışarı) şeklindedir. Yani Hrisi Avgi bu yaklaşım Yunanistan’ın kaynaklarının Yunanlılara ait olduğu ve yabancılara bu kaynaklardan hak vermeye razı olmadıklarını ifade etmektedir. 

Gelelim Kıbrıs’a. Kıbrıs Siyasetinde “ırklar arası rekabetin” kanlı boyutunu önce ada topraklarının Türk ve Yunan ırkları (ya da ulusları) tarafından nasıl paylaşılacağını belirlemek için yaşadık. Sonra “benimdi”, “senindi” diyerek en temel insan haklarından biriyle ilişkili olan mülkiyet sorununda bir siyasal çatışma yaşadık ve uzlaşamadık. Şimdi ise enerji kaynaklarının paylaşımı konusunda dehşet verici bir çatışma ortamında yaşıyoruz. Dolayısıyla adı “ırkçılık” değil de “milliyetçilik” bile olsa, Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıslılar olarak Kıbrıs üzerinde “güçlü olan kaynaklara hükmeder” temelli bir kaynakları ele geçirme siyasetinden ve yol açtığı çatışmalardan dün de geri durmadık, bugün de geri durmuyoruz.

 

Dergiler Haberleri