İlişki yürütmek zor zanaat

Kim olursak olalım, nereden gelirsek gelelim, hepimizin sevilmeye, kabul görmeye, ait ve bağlantıda hissetmeye ihtiyacı var.

 

gozdepehlivan@gmail.com                   
Uzm. Psk. Gözde Pehlivan

 

İnsanların iyilik haliyle uğraşan bir meslektenim. İşim gücüm insanlarla; onların duyguları, düşünceleri ve davranışlarıyla... Hal böyle olunca, her gün ofisimde onlarca farklı deneyim ediniyorum. Her danışanın içine doğduğu aile yapısı, yaşadığı deneyimler, olaylarla baş ediş biçimi, hayata bakış açısı, algıları ve beklentileri farklı. Ancak tüm bu farklılıkların arasında, bu kişilerin birbiriyle kesiştiği ortak bir alan var. Vaktiyle Amerikan aile terapisti Virginia Satir'in evrensel olduğunu düşündüğü ve  "özlemlerimiz" (yearnings) başlığı altında vurguladığı bir alan burası. Özetle; sevgi, aidiyet, kabul ve bağlantıda olma halinin özlemi. 

Kim olursak olalım, nereden gelirsek gelelim, hepimizin sevilmeye, kabul görmeye, ait ve bağlantıda hissetmeye ihtiyacı var. Bunlar da hayatımıza "ilişkilerimiz" kanalı ile akıyor. Kastettiğim ille "romantik ilişki" değil. Ailemiz ve arkadaşlarımızla olan ilişkilerimiz de elbette ki çok önemli. Ancak ben bir çift terapisti olarak, bu yazıda romantik ilişkilere daha fazla yoğunlaşacağım.

Hepimizin bildiği bir söz var: "ilişki yürütmek zor zanaat". Doğru; zor. İnsan karmaşık bir varlık. Bazen kendi kendimizin bile bazı yanlarını çözemiyoruz, kendimizi şaşırtıyor ve yoruyoruz. Beğensek de beğenmesek de ailemizden bize geçen genetik bir miras var. Buna büyürkenki sosyal öğrenmeler ekleniyor. Ergenlik ve erken yetişkinlik yıllarında ise içinde bulunduğumuz arkadaş grupları, dinlediğimiz müzikler, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler bizi etkiliyor. Bize uyduğunu hissettiklerimizi benimsiyor, uymayanları bırakıyoruz. Tüm bu süreçlerde bir kimlik oluşturuyoruz kendimize. Kişiliğimiz oluşuyor. Sonra bambaşka ama bir o kadar da aynı uzun ve yorucu süreçlerden geçen bir başka kişiyle, belli bir ortak zaman ve yerde karşılaşıyoruz. Bir çekim hissediyoruz ve her ikimiz de istersek bu bir ilişkiye evriliyor. İki karmaşık yapı, iki ayrı beden, iki ayrı zihin ve kalp, ortak tek bir şey yaşamaya çalışıyoruz. Üstüne üstlük bunun derin, anlamlı, birbirine bağlı ve mümkünse uzun soluklu olmasını diliyoruz. Boşuna ‘zor zanaat’ dememişler, değil mi?

Çok hatalar yapıyoruz

Belli bir yaşa kadar irili-ufaklı flört dönemleriyle geçiyor. Elbette ki o dönemler keşif ve deneme-yanılma yılları… Ancak az önce bahsettiğim uzun soluklu, yani başka bir deyişle birlikte ihtiyarlamayı planlayabileceğimiz bir kişiyle tanışma ve ortak bir yola baş koyma yaşına ve olgunluğuna geldiğimizde dikkat etmemiz gereken çok önemli bir durum var. Bana kalırsa en büyük hatalardan birini henüz tam olarak ‘kendimizi bulmadan’ sevgili arayışına girmekte yapıyoruz. Odağımız hep o klişeleşmiş ‘doğru kişiyi’ bulmak üzerine. Bize Hollywood’dan miras kaldığına inandığım o meşhur           ‘the one’ durumu yani... Halbuki doğru birini bulmak için harcadığımız zaman ve zihinsel/duygusal mesainin yarısını ‘doğru bir’ olmaya harcasak, çok farklı bir dünyada yaşıyor olabilirdik. Hepimiz kendi kendimizin daha iyi bir versiyonu olabiliriz aslında. Geliştirmemiz gereken yanlarımızın farkına varmamız, bunları iyileştirmek adına kafa yormamız, gerekirse profesyonel destek almamız önemli. Bir kişinin, uzun soluklu olmasını temenni ettiği bir romantik ilişkiye girmeden önce kendi kişisel sınırlarını tanıması, kendi değer yargılarını süzmesi, birlikte olacağı kişide neyi tolere edip edemeyeceği ile ilgili farkındalık kazanması, yaşayacağı ilişkinin ne kadar sağlıklı olacağında çok etkili. Mesleğimi sürdürürken en sık yaşadığım deneyimlerden biri, çift terapisine gelen partnerlerin, ilişkinin iyileşmesini diğer partnerin değişimi üzerinden hedeflemeleri. Başka bir deyişle; ‘Sorun bende değil, onda. Değişmesi gereken o, ben değilim. O…..sını değişirse ben de …..mı zaten değişirim’ düşüncesi. Kişiyi son derece edilgen kılan, kurbanlaştıran ve de aynı zamanda ilişkisini sahiplenip sorumluluk almaktan uzaklaştıran bu sağlıksız düşünce yapısını değiştirmek ise hiç kolay olmuyor. ‘Değişim bizde başlıyor. Biz değişince herşey değişiyor’ diyoruz bizler. Kişi ilk başta biraz direnç gösterse de bir süre sonra neyi kastettiğimizi anlıyor, mantıklı da buluyor. Ancak bir şeyi teoride anlamak ile günlük hayat pratiklerimizin içine yedirmek aynı hızda olmuyor. Zaman alıyor, zorluyor. Hatta bazen tüm gücümüzle değişmek-gelişmek için uğraşsak da bu durum ilişki içinde hemen meyve vermeyebiliyor. Sabırsız varlıklar olarak biz ne yapıyoruz peki? Eski alışık olduğumuz örüntüye dönüyoruz. Değişimin bir süreç gerektirdiğini, sabırlı ve sebatlı olunması gerektiğini unutuyoruz. Onay ve takdirden uzak, eleştirel, yargılayıcı, kıyaslayan partner oluyoruz yeniden.

Yaptığımız bir diğer başlıca hata ise düşüncelerimizle ilgili. Olumsuz düşünmeye adeta programlıyız. Bir sürü düşünce seçeneği arasından cımbızla en kötülerini çekiyoruz. Kendimize sert kurallar koyuyor, kendimize ve karşımızdakine erişmesi zor roller ve hedefler biçiyoruz. Karşılanmadığını düşündüğümüz beklentilerimizin altında eziliyoruz. Varsayımlarımız genellikle ileriye dönük felaket senaryoları üzerinden oluşuyor. Olumluyu görebilmeyi reddediyoruz. Büyük resmi kaçırıyoruz. Bu durum bizi yönetmesi güç olan yoğun duygular yaşamamıza ve yıkıcı davranışlara/söylemlere itiyor. Partnerimizle sağlıklı tartışamıyoruz. Her türlü tartışma (fikir ve duygu alış verişi) kolaylıkla kavgaya dönüşebiliyor. Sesler yükseliyor, dilimizden zehir akmaya başlıyor. Kapılar çarpılıyor, birileri evi terk ediyor. Ya da aynı evde iki yabancı gibi, göz göze veya ten tene hiçbir temas olmadan köşe kapmaca oynarcasına yaşıyoruz. Vaktiyle birbirini çok seven o iki kişiye ne oldu?

Doğru iletişimi öğrenmek en önemli şeylerden biri

Sorun yaşadığımız kişiyle yüzleşme, duygu ve düşüncelerimizi açık, net, samimi ve kibar bir dille ifade etme kültürümüzde bize en az öğretilen şeylerden biri bana kalırsa. Biz daha çok ‘boşver büyüklük sende kalsın, durgun suyu bulandırmanın bir alemi yok, alttan al’larla büyüdük. Sesimizi çıkarırsak iş büyür diye öğretildik. Ya da bunun tam zıttı olan agresif duruşu benimsedik. Her ikisinin de ilişkiyi sağlıklı bir zemine taşımayacağını kabul etmek çok önemli. Agresif duruş yorucu, üstelik sadece karşıdakini savunma yapmaya itiyor ve hiçbir şeyi uzun vadeli çözmüyor. Pasif duruşlar ise zamanla özsaygı ve özdeğerimizi zedeliyor, bize ilişkideki ‘ses’imizi kaybettiriyor. Bu yüzden en başından açık iletişimi hedeflemek ve tartışmayı öğrenmek gerekiyor. Birçok çift psikolojik hizmet almaya geldiğinde şunu söylüyor: ‘Biz birbirimizi seviyoruz ama bazı noktalarda hiç anlaşamıyoruz. Sürekli kavga etmekten çok yorgunuz ama ayrılmak da istemiyoruz. Bize sağlıklı şekilde iletişime geçebilmeyi/ tartışmayı öğretin’.  İşte bu şekilde çıkıyoruz çift terapisi denen yola. Yolun nerelere evrileceğini tam bilemeden başlanan bir yolculuk aslında bu. Ne getirirse getirsin kucaklıyor, ne öğrenebiliriz diye bakıyoruz.

Virginia Satir bizlerin olumlu odaklı varlıklar olarak dünyaya geldiğimizi, kendimizi iyi hissettiğimiz yerlerde, ilişkilerde, gruplarda var olmayı tercih ettiğimizi söylerdi.  Haklıydı bence. Hayat kısa, zaman dar. Zaten Dünya gezegeni çok parlak bir dönemden geçmiyor. Doğa anayı her gün kendimize küstürmeye devam ediyoruz, afetler oluyor, kapitalist sistemin yarattığı çok boyutlu sıkıntılar var. Birçok yerde egosunun kurbanı olmuş ‘devlet büyükleri’ yıkıcı kararlar alıyor, terör olayları etrafımızı sarmış… Biz Kıbrıslılar olarak çerçeveyi küçültecek olursak, savaş travması atlatmış bir toplum, bitmek bilmeyen bir Kıbrıs meselesi, insan ticareti, ölümlü trafik kazaları ve intiharlar derken zihnimiz zaten gün içinde çok yoruluyor. Dikkat ederseniz herkesin kendi İÇ’inde ya da kendi küçücük dünyasında olup biten öznel gerçekliklerini saymıyorum bile (ki herkese kendi derdi en büyüktür!) Tüm bu olumsuzluklar arasında bizi bu buhrandan bir parça da olsa söküp çıkaracak insanlar olması psikolojik sağlığımız için çok önemli. Sezen Aksu’nun son dönem şarkılarından birinde güzel bir söz var ‘düğünü cenazesi, bir eksik bir fazla herkesin hikayesi’ diyor Sezen, ve ekliyor; ‘o zaman tez yaşamamız lazım’…

Umut var

Dünya dönmeye devam ederken, bireyler mütemadiyen değişip dönüşürken, ilişkilerin de kendi içinde sürekli bir dinamiğinin olması kaçınılmaz. Günün sonunda hiçbir şey aynı kalmıyor. Bu dediklerimden ‘herşeye ayak uydurmalıyız, hiçbir ilişki bitmemeli, kimse ayrılmamalı’ gibi bir anlam çıkmamış olmasını umuyorum. Zira miadı dolmuş, her iki tarafa da artık iyi gelmeyen, bireyleri duygusal olarak beslemeyen, tam tersi aşağıya çeken birçok ilişkiye şahit oluyorum, ve onlar için en doğrusunun o ilişkiyi sağlıklı şekilde sonlandırmak olduğunu düşünüyorum. Ancak acısıyla-tatlısıyla bir ilişki her iki taraf için de halen üzerinde çaba harcanmaya değen bir ilişkiyse, kişiler bu çabayı göstermeye gönüllülerse ve de bunu yapmaya heves ve enerjileri halen varsa, o ilişki için hala umut var demektir. Üzücü olan ise, bunun gibi kıymet verilen ilişkilerin sırf iki kişi birbirinden farklı diye (ya da kişiler yıllar içinde değişmiş diye) sonlanmasıdır. Bir insanı sevmemiz için tüm fikir/davranış/söylemleriyle bize çok benzemesi ve hitab etmesi gerekmez ki. Aksine, bazı kişilik özelliklerini onaylamasak da çok sevmeye devam ettiğimiz insanlar olabilir. Diyeceğim o ki; farklılıklardan korkmamak gerek. Zira farklılıklar doğal ve farklıyken de bir arada barınabiliriz. Tıpkı Virginia Satir’in çok beğendiğim sözlerinden birinde dediği gibi: ‘Benzerliklerimizle bağlantıya geçer, farklılıklarımızla büyürüz’.


Kaynakça

  1. Virginia Satir, The Satir Model: Family therapy and beyond                    
    (ABD: Science & Behavior Books, 1991).
  2. Virginia Satir, Your Many Faces: The first step to being loved              
    (ABD: Mary Ann Norfleet, 2009).

 

 

Dergiler Haberleri