İçimdeki Taşra

Taşra, içinde büyüyen çöldü, ilk fırsatta dışarı atardı kendini. Bulduğu her delikten sızardı. Taşra senin varlığının son ütücüsüydü, hayatının kenarlarını ören overlokçuydu.

Şirvan Erciyes
sirvan3873@gmail.com

Benim bu dünyada bir yerim olmadı / Kuytu gövdemi saymazsak eğer.”* diyen şaire hayran olma nedenim bu dünyada bir yer bulamamış olmam mıydı? Bulmak istiyor muydum peki? Düşlerin arasına sarmaladığım benliğimi herkesten gizleyerek yaşamanın, insanların arasında bir gölge gibi süzülmenin garip bir hazzı mı vardı? O hazza mı tutunmuştum çare diye? Acıyla beslendiğim için mi acımı besliyordum ha bire?

Bu muydu hayatımın özeti?

Bu muydu paradigmadan geriye kalan, analoji ve praksislerin ötesinde?

Bu muydu pastiş ve postişin arasında sakınımsız sallanan sarkaç, Foucault’nun olmayan?

Bu muydu durmaksızın çalan çan, zangocu Quasimodo?

Epizot ve anagramlara bulaşmadan da yaşayabilirdim oysa. Zaten iyi değildim yaşamsal pratiklerde, becerikli değildim; iş bilir, mahir, iradeli, disiplinli, hırslı, tuttuğunu koparan değildim. Kenarda hayaller kuran bir gölge gibi yaşayıp gidiyordum. Göze batmadan ve gizlenerek; öyle olmamız öğütlenmişti zira.

Yazabildiğim ama telaffuz edemediğim onca sözcüğe, soğan kavururken ve tuvalet fırçalarken, kek çırparken ve ütü yaparken bana hiç lazım olmayan onca sözcüğe hiç bulaşmadan, gurup ile grup arasındaki farkı hiç önemsemeden de yaşayabilirdim oysa. Ne zaman apokaliptik ya da metaforik demeye kalksam kendi kalesine gol atan bir futbolcu gibi hissederdim kendimi. Birazcık şapşal. O yüzden susardım, içimden söylerdim tüm o zor sözcükleri.

Taşralılık biraz da mahcubiyet demekti, içinden konuşmak ve ne düşündüğünü kimselere belli etmeden yaşayıp gitmekti. Pahalı çantalar ve ayakkabılarla, güneş gözlükleri ve ombreli saçlarla giderilemeyecek bir şeydi. Ne kadar dikkat edersen et, hizmet yerine hızmet, annenin yerine anneyin derken kendini ele veren hınzır bir yaratıktı taşra. Onu yok etmene, unutmana, gizlemene asla izin vermezdi. Ölümsüzdü o! Kafasına da sıksan yeniden dirilirdi. Ekmek parçası ile tabağın dibini sıyırırken, ağzına kocaman kocaman lokmalar atarken hortlayıverirdi.

Taşra, içinde büyüyen çöldü, ilk fırsatta dışarı atardı kendini. Bulduğu her delikten sızardı. Taşra senin varlığının son ütücüsüydü, hayatının kenarlarını ören overlokçuydu.

Taşra neşesi ve cana yakınlığı diye de bir şey vardı, ilk kez gittiğin bir evde, “Bulaşıkları ben yıkayayım, ölümü gör bak!”tı. Hem cana yakın, hem kalabalıklardan ürken bir şeydi taşra. İçtenliğinden emin olamadığın insanlar arasında tuzla buz olan özgüvendi, huysuzluk sanılan tedirginlikti. Taşra kocaman bir mahcubiyet güneşi gibi doğardı yamalı gökyüzüne. Kurtulmak ister miydin ondan, emin değilsin. O senin deniz yıldızındı. Denizi ilk kez gören bozkır çocuğunun gözlerinde donup kalan hayret ve hayranlıktı. Ve sen esasen onunla barışalı çok olmuştu.

Taşralılar birbirini nerede görse tanırdı ve bir aradayken rahat ederdi.  Soyunup kişiliğimize zorla giydirdiğimiz ve sıkıp duran tüm o “Teşekkür ederim, siz?” leri, “Nasılsınız?” ları, “Eee bacımm, daha ne var yok” ların neşesine kapılıp, en güzel iltifatı edivermekti; “Az orospu değilsin!”

Asık surat, susku ve bağa çerçeveli gözlükler arkasına kollarımızı kavuşturup, bacak bacak üzerine atarak gizlediğimizi sandığımız görünmeyen giysimizdi taşra. Pahalı ve şık gömleklerimiz, top sakallarımız, pahalı dolmakalemlerimiz, Proust ya da Joyce konuşabilecek birikimimize karşın, bir bakışta belli olan taşralılığımız, sesimizde, söyleyişimizde, oturuşumuzda, bakışlarımızda kendini ele veren yabanıllık, sıkan bir korseydi. Aşırı özgüvenle ürkekliğin arasında gidip geldiğimiz söylenmedi mi daha önce? Sadelik ve abartı arasında savrulduğumuz?

Devlet okullarının karanlık ve idrar kokan koridorlarında, kirli ve sobalı sınıflarda, lastik ayakkabılı, tırnak ve bit kontrolünden geçen çocukluğumuz yapıştı yakamıza, unutmaya çalışıyoruz ve sanki romanlarda okuduğumuz bir kahramanın çocukluğuymuş gibi sıyırmaya çalışıyoruz üzerimizden, ancak peşimizi bırakmıyor bir türlü. Sobalı ve bol haşereli evlerde, yer döşeklerinde, kardeşlerle koyun koyuna uyunan huzursuz uykularda, çok misafirli uzun kış gecelerinde, doymadan kalkılan yer sofralarında, açıla açıla minicik kalan kurşun kalemlerde, siline siline biten silgilerde, patates baskılarında, senelerce giyilen kara önlüklerde, bez bebeklerde, el örgüsü hırkalarda kaldı çocukluğumuz. Kitaplara sığınmaktan başkaca çare bulamayanlardan yalnızca kağıt üzerinde mutlu olangiller kabilesine mensuptuk artık.

Hayata ve ölüme hâkim, bilge, özgüvenin mermer heykeli (tunç da olabilir), demir ağları yurdun dört bir yanına ören kurucu neslin soyundan değildik. Saraydan çıkma hiç değil. Kitaplarda iğrenilesi bir varlık gibi söz edilen, kıllı, kaba, yemek yemesini bilmeyen, bîidrak, kolayca feda edilen,  eşkıyalardan, devletten ve Allah’tan uzak durmak isteyen, küfürbaz bir halkın torunlarıydık. Bizden başka bir şey olmamız beklenemezdi elbette, ordövr ve kokteyl, lobi, operatif, brunch ve trekking biliyorduk elbette, öğrenmiştik artık. Her şeyimiz tamamdı, damarlarımızda dolaşan taşrayı saymazsak eğer.

                                                                                                      

* Metin Altıok’un “İzin Verin de” şiirinden.  

 

 

 

 

 

 

 

Dergiler Haberleri