“Huzursuzluğun Kitabı”*

“Huzursuzluğun Kitabı”*

 

      “Başka başka kişiler oldun sen,
       Bütün başkaları oldun.
       Ama asla kimse olmadın”

          F.Pessoa.

Portekizli şair-yazar-sanat eleştirmeni Fernando Pessoa 1935 yılında öldüğünde 47 yaşındaydı ve edebiyat dünyasında çok fazla bilinen bir isim değildi.Yaşarken sadece bir şiir kitabı yayınlamıştı -ödül de almıştı- , kimi dergi çalışmalarında bulunmuş, fazladan daha çok o dergilerde bazı denemeleri yer almış ve bir yayınevi kurma macerası yaşamıştı.  Onu sonradan adeta bir ‘mit’ haline dönüştürecek olan asıl ölümünden sonra ardında bıraktıklarıydı. Eski bir bavulda yirmi yedi bin sayfayı bulan Pessoa yazıları göz kamaştıran edebi bir servetti ve ardı sıra -oldukça da geç- kitaplaştırılarak yayınlanan işte bu yazılar sayesindedir ki yazar, sadece modern Portekiz edebiyatının değil, bu bağlamda dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden birisi olmuştu.  Ancak Pessoa ismi etrafında oluşan ve bir bakıma ona gizem katan -muhtemelen burada Pessoa’nın iradi tercihi de söz konusu- ışıltılı hale, eski bir bavulun içine saklanmış ve neredeyse tesadüfen bulunmuş yazılar yığınının hikâyesinden ibaret değil. Pessoa’yı Pessoa yapan daha başka şeyler var.

Bu kendine özgü, özgün yazar, gündüz sıradan ve sıkıcı bir işte sıradan birisi olarak vakit geçirirken (buna vakit öldürmek demek daha doğru sanırım), geceleri adeta yeniden doğuyor, kendi ıssız ve yalnız dünyasında kendisi oluyor -olmak istediği kendisi mi demeli?- ve bu kendi olma halini -hallerini- de hayallerini, düşüncelerini ve farklı konulardaki değerlendirmelerini satır satır yazıya dökmek suretiyle gerçekleştiriyordu. Denilebilir ki daha çok hayatın dışında -içsel bir yolculuk yaparak- o hayatı izleyerek, gözlemleyerek ve yazarak yaşıyordu Pessoa. Nitekim şu satırlar ona aitti: “Hayatla aramda ince bir cam var. Açıkça görmeme ve anlamama rağmen, dokunamıyorum hayata.”  Bir başka yerde ise  “Hayatımın temelindeki trajedi, bütün trajediler gibi kaderin bir şakasıdır. Gerçek hayatı tutsaklık olarak görüp reddediyorum; düşe ise, alçakça özgürlük diye sırt çeviriyorum. Ama gerçek hayatta en gündelik, en kirli ne varsa yaşıyorum; düşte ise her şeyin en yoğununu, hem de hiç durmadan.”  diyerek, düşle gerçek arasındaki ilişkisini -yer değiştiren ilişkisini-  açığa çıkarıyordu. “Hayat tahayyül edebildiğimiz kadardır” diyordu Pessoa ve  tahayyüllerinin öznesini de “ruhumun olduğu gibi hayatımın da özü asla başoyuncu olmamaktır” cümlesiyle tarif ederek, kendi olan o özneyi hem kendinde gizliyor, hem de aynı anda kendinde çoğaltarak etkin kılıyordu. “İnsan olmak, kendini var etmesini bilmektir” diyen, kendine sürgün bir melankoliydi Pessoa. Nitekim hayatı boyunca kendine, kendi yarattığı yetmişten fazla ayrı kimlik (isim) biçmişti ve dahası bu kimliklerin (isimlerin) her biri ayrı bir kişiliği, ruh ve düşünce dünyasını içkindi; hayata oradan bakıyordu. Yazılarını da bu ayrı ayrı kimlikler yazıyordu.  Bu o kadar öyleydi ve ölümünden sonra yazıları yayına hazırlanırken o kadar bir bilmeceye dönüşmüştü ki, Y.Türker’in bir köşe yazısında dile getirdiği şu soruyu sormak âdete zorunlu hale geliyordu: “Hayatı boyunca kendine yetmişten fazla kimlik uyduran; yazısını, dolayısıyla hayatını, kendini sürgün ettiği kimliklerde yaşamış bu tuhaf adamın hangi suretidir baktığımız?” 

Aşikâr olan kendinde farklı kişilikler yaratmayı ve sürekli yenilerini yaratmayı vazgeçilmez bir varoluş biçimi olarak kabul ettiğiydi Pessoa’nın. Bu nedenle bu ‘garip’ tavrı, felsefi ve ahlâki derinliği olan ontolojik bir duruş olarak kabul etmek herhalde en doğrusu. “Öyleyse kim kurtaracak beni varolmaktan” diye soran da oydu; “Her düşüm doğar doğmaz bir başkası olup canlanıyor, o başkası da benim yerime düş görmeye başlıyor. Yaratmak uğruna kendimi yok ettim; kendi içimde o kadar dışıma attım ki kendimi, kendimin dışında varlık sürüyorum artık. Farklı oyuncuların farklı oyunlar oynadığı boş bir sahneyim ben.”  diye konuşan da yine o. Bütün bunları yaparken kendini özgür kılmak, koşulsuz özgür olmak ise üzerine toz kondurmadığı, aksine uğruna her türlü bedeli ödemeye hazır olduğu, hiçbir karşılık beklemediği, düşünsel ve ahlâki ilkesidir Pesso’nın. “Vazgeçmek, kendimizi özgür kılmamız demek. Hiçbir şey istememek, güç sahibi olmak anlamına gelir” derken, attığı her adımda, yaptığı her işte bir karşılık bekleyen, sahip olmanın şehvetiyle tutuşan, kişisel çıkar peşinde koşan bugünün her seviyedeki yaygın tipolojisi ile aradaki farkın -ve kendi arasındaki farkın-  ne olduğuna vurgu yapıyordu.

“Huzursuzluğun Kitabı” Pessoa’nın Bernardo Soares adıyla, uzun yıllara yayarak yazdığı en önemli yapıtlarından birisi. Bir anlatı olarak da okunabilir, günce olarak da, roman olarak da. Ancak nasıl okunursa okunsun, okunan bu geniş kapsamlı metnin bir edebiyat şaheseri olduğunu söylemek mümkün. Üstelik sadece edebiyatla sınırlı kalmayan, tarihe, felsefeye, mitolojiye, psikolojiye uzanan ve de bir dil şöleni lezzeti ve coşkusuyla okunan bir yapıt bu. Dil hakkında konuşurken “hissedileni nasılsa öyle dile getirmek, açıksa açık, kapalıysa kapalı, karmaşıksa karmaşık olarak; ve dilbilgisinin yalnızca bir araç olduğunu, bir yasa olmadığını akıldan çıkarmamak” diyen Pessoa, “Huzursuzluğun Kitabı”nda tam da böyle bir dil icra ediyor ve biz okurlarını peşinden sürüklüyor.

“Huzursuzluğun yorgunluğu içinde adeta huzurlu hissediyorum” kendimi diyerek yazdığı kitabında Pessoa ortaya ölümsüz bir yapıt koyarken, nihayetinde okurunu da sarsarak bir bakıma o huzursuzluğun huzurunu yaşamaya davet ediyor.

*”Huzursuzluğun Kitabı”. Fernando Pessoa. İstanbul: Can Yayınları. 2006.
533 s.

Dergiler Haberleri