Hukuka Hakkaniyetle Bakabilmek: Kadının Beyanı Esastır İlkesi

Hukuka Hakkaniyetle Bakabilmek: Kadının Beyanı Esastır İlkesi


Fezile Osum
(FEMA Aktivisti)
fezileosum8@gmail.com

 

Modern ulus devletler, kuruluşundan itibaren erkeğin kadın üzerindeki iktidarını yeniden inşa etmiş ve kadınlarla birlikle kadınlık deneyimini dışlamıştır. Öncelikle yurttaşlık kavramının erkekler üzerinden tanımlanması ve dolayısıyla kadınların yok sayılması, daha sonrasında ise kadınları konumlandırdığı yerler sorunludur. Yurttaşlık kavramı ulus devlet projesiyle, sınırların güvenliği ve ordu üzerinden devletin ‘şiddet’ simgesinin bir taşıyıcısı olarak erkekler, asıl vatandaşlar olarak görüldü. Nagel’in de belirttiği gibi ulus devletler cinsiyetçi yapılar olarak kurgulandı: ‘Ulus/devletler erkek kurumları, erkek süreçleri ve erkek eylemlerini içeren cinsiyetçi projelerdir. Kadınlar eylemciler ve liderler olarak devletin inşasında rol oynasalar da, onların rollerini belirleyen senaryolar ve projeler erkekler tarafından, erkekler için yazılmıştır.’  Kadınlar daha sonradan yurttaşlık haklarını alsalar da, asıl ve makbul olan erkek vatandaştır anlayışı uzun süre varlığını korudu.

Ulus devlet projesi kadınları iyi eş ve iyi anne olmakla görevlendirdi. Kapitalist üretim ilişkileri içerisinde, devlet ev içindeki ve iş piyasasındaki cinsiyetçi iş bölümünü devam ettirdi.  Cinsiyetçiliğin kurumsallaşmasını sağlayan ulus devletler, hukuk anlayışlarını da buna göre oluşturdular. MacKinnon liberal devlet hukukunu eril düzenin aracı olarak açıklar ve hukukun, kadın üzerindeki erkek iktidarını sağlamak amacıyla düzenlendiğini söyler. Buna göre yasalar oluşturulurken kadın deneyimleri dışlanır ve erkeğin iktidarının yara almaması sağlanır . Modern devlet, egemen bir söylem alanı oluşturur ve bunu cinsiyetçilik temelinden yapar. Devletin oluşturduğu bürokratik söylem, içerisinde erkeğin iktidarını, hiyerarşiyi ve rasyonaliteyi barındırır.

Toplumsal cinsiyet rollerinin dayattığı erkeklerin mantıklı ve yönetici, kadınların pasif ve duygusal karakterde oldukları algısı devlet tarafından yeniden üretilir. Siyaset, yalnızca erkek cinsine dayalı bir tek tip sosyalleşme ağını kurar ve kadınların temsiliyetinin önüne geçilir. Kadınların deneyimleri duyulmaz, önemsiz ve değersiz kılınır . Hukuk kurallarının da tüm bu koşullar içerisinde eril iktidarı sürdürmek amacıyla düzenlendiği göz önünde bulundurulduğunda, kadın deneyimini dâhil edebilecek hukuk prensiplerinin oluşturulması önemli görünüyor. Feministlerin mücadeleleri sonucunda bu güne kadar oy hakkı, mülkiyet edinme hakkı ve boşanma hakkı gibi birçok hak elde edilmiş, devletlerin üzerine özellikle şiddete maruz kalan kadınlarla ilgili pozitif sorumluluklar yükleyen uluslararası sözleşmelerin oluşturulmasını sağlamıştır. Bugüne baktığımızda feministler artık yalnızca belirli hukuk kurallarının değişmesini değil, kadının beyanı esastır gibi yeni hukuk ilkelerinin uygulanması gerektiğini savunuyor. Bu sayede kadınların yargı süreçlerinde eril hukuk yapısı nedeniyle maruz bırakıldığı travmaların önüne geçilmesi, kadınların güçlenmesi ve hakiki adaletin gerçekleştirilmesi hedefleniyor. Kadının beyanı esastır ilkesi, kadına yönelik şiddet vakalarında soruşturmanın başlatılmasında kadının beyanının esas alınması gerektiğini söylüyor. Kadınların eril devlet yapısı ve hukuk kuralları nedeniyle konumlandırıldığı dezavantajlı durumunun, bu sayede bir nebze önüne geçirilmesi amaçlanıyor.

Kadın beyanının esas olduğunun anlaşılması, öncelikle erkek şiddetinin politik olduğu ön kabulünden geçiyor. Kadınlara yönelik gerçekleşen her türlü şiddet olayı, kadınların başlarına gelen münferit olaylar değil bilakis içinde bulunduğumuz sistemden kaynaklı güç ilişkilerinin bir sonucudur. Bu nedenle kadına yönelik şiddet vakalarını yalnızca bireysel temelde değerlendirmek bizleri büyük bir yanılgıya itebilir. Erkek şiddetinin kurulan güç ilişkileri, kadınları denetim altında bulundurma ve bunun üzerinden ‘erkekliğin’ güçlendirilmesi ile ilişkisi bulunuyor. Bu sebepledir ki, içi boş bir eşitlik anlayışının arkasına saklanmak yerine ezme-ezilme pratiklerini gözeten, hakkaniyetli bir biçimde ve tam da bu ilişkileri teşhir edebilecek bir hukuk anlayışı şekillenmesi elzemdir. Hukuk bunu görmezden geldiği her an patriarkanın leyhine işlemeye ve bizlere yalnızca erkek adalet sunmaya devam edecektir. Bunu eleştiren yaklaşımlar artık hukukçular tarafından tartışılıyor. Örneğin nefret suçu veya nefret söylemi gibi yeni kavramların da bu bağlamda değerlendirilebilir. Bir heteroseksüel bir erkek eşcinsel bir erkeği öldürürse bu bireysel bir suç değil, içinde bulunduğumuz homofobik sistemle direkt olarak ilinti olan bir suçtur. Ataerki homofobiyi dayattığı için,  eşcinsellere duyulan nefret karşısında sırf cinsel yönelimleri nedeniyle toplum tarafından ötekileştirildikleri, şiddete maruz kaldıkları ve güçsüzleştirildikleri ortadadır. Hukuk bu noktada sağır olmamalı ve bu güç eşitsizliklerini tanıyan kurallar oluşturmalıdır. Böylece hem toplumsal olarak dezavantajlı konuma düşürülen kesimlerin güçlenmeleri ve adalete erişimleri kolaylaştırılacak, hem de toplumdaki eşitsiz güç ilişkileri teşhir edilebilecektir. Bu anlamda kadının beyanı esastır ilkesini uygulayabilmek, davaların politikleşmesi ve eril tahakkümün hukuk tarafından tanınması için önemli bir adım olarak kabul ediliyor. Kadınlar patriarka leyhine işleyen yargılanma süreçlerinde tekrar tekrar travmaya maruz kalıyor ve yeni mağduriyetler yaşıyorlar. Kadınların yaptıkları şikâyetler önemli görülmüyor, üstü örtülmeye çalışılıyor ve soruşturma gerektiği gibi yapılmıyor. Örneğin Kıbrıs’ın kuzeyinde Feminist Atölye’ye iletilen birçok şiddet olayında kadınların polise şikâyet etmeye gittikleri zaman ‘kocandır barış’, ‘millet hakkınızda ne der’, ‘evine geri dön’ ‘zaten ispatlayamazsın’ gibi cevaplar aldıkları aktarılıyor. Hatta polisin kadınların kocaları, nişanlıları veya sevgililerini polis karakoluna çağırıp kendilerini şiddet uygulayan erkeklerle ‘barıştırma’ çabası içine girdiğini de biliyoruz. Hâl böyle olunca, kadınların erkekler aleyhine yaptıkları her türlü şikâyetin önemsiz kılındığı veya soruşturmaya layık görülmediği bu sistem içerisinde kadının beyanı esastır ilkesinin gerekliliğini görüyoruz. 

Bu noktada kadının beyanı esastır ilkesine karşıt argüman olarak geliştirilen masumiyet karinesinin ihlâl edileceği eleştirisi üzerinde durmakta yarar var. Masumiyet karinesi önemli bir ceza muhakamesi ilkesi olup, kişinin yargısal bir hüküm ile belirlenene kadar suçlu olduğunun kabul edilemeyeceği anlamını taşır. Kadının beyanı esastır ilkesinin masumiyet karinesi ile çeliştiğini savunanlar, kadının beyanının bir kişinin suçlu olduğu hükmüne doğrudan yol açacağı yanılgısına düşmektedirler. Kadının beyanını esas almak, aleyhine suç isnadında bulunulan kişinin yargısız infazla doğrudan suçlu olduğu hükmünün verileceği anlamına gelmez. Buradaki amaç soruşturmanın sağlıklı bir şekilde başlatılmasıdır. Buna ek olarak soruşturma süresince masumiyet karinesinin ihlâline yol açacak her türlü uygulamadan kaçınılmalıdır .

Kadınların yaptıkları şikâyetlerde çoğu zaman kendi dürüstlükleri sınanmakta ve polis tarafından kendilerine ‘neden bağırmadın?’, ‘neden geç saatte dışardaydın?’, ‘neden daha önce polise gelmedin?’ gibi sorular sorulmaktadır. Buradan hareketle Kerem Altınparmak’ın da belirttiği üzere devlet kadına yönelik şiddet meselesinde arzu edilenin tersine bir yol izlemektedir. Altınparmak’a göre: “Bu soruları yan yana koyunca şunu görüyorsunuz, devlet kadına yönelik şiddet söz konusu olunca tam tersi bir karineden hareket ediyor: kadının beyanı yalandır”.  Soruşturma esnasında kadının söylediğini destekleyici delillerin toplanması için etkili bir şekilde çalışma sürdürmek yerine, kadınların iddialarının doğru olmadığı yargısıyla hareket ediliyor. Kadının beyanı esastır ilkesi aslında kadınların koşullarını da gözetebilecek, etkili bir soruşturma yapılması talebinden ötesine gitmiyor. İlke, bize şiddet vakalarında gereğinin yapılması gerektiğini hatırlatıyor ve örneğin kadının neden bağırmadığı üzerinden hareket etmek yerine, kadının bağıramamasına yol açan koşulların soruşturma kapsamında değerlendirilmesini söylüyor.  Dolayısı ile kadının beyanını esas almak, karşı tarafın doğrudan suçlu bulunacağı anlamını taşımıyor.

Kadının beyanının demokratik kitle örgütlerinde ve bazı partilerde esas alındığını görüyoruz. Örneğin Türkiye’de Halkların Demokratik Partisi’nin parti programında, Türkiye Petrol, Kimya, Lastik İşçileri Sendikası ile Türkiye Gazeteciler Sendikası gibi sendikalarda ilke kabul edildi. Kıbrıs’ın kuzeyinde ise yakın zamanda Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası başkanı Tahir Gökçebel aleyhine kadına şiddet uyguladığı iddiaları getirilmişti. Feminist Atölye’nin de içinde bulunduğu bazı sivil toplum örgütleri kadının beyanının sendika tarafından esas alınmasını talep etmiş ancak sendika bu yönde bir adım atmamıştı. İlkenin öncelikle sol örgütlerde hayat bulabilmesi, topluma bu ilkenin nasıl uygulanabileceğini gösterecek ve ileride yapılacak yasa değişikliklerinin de önünü açacaktır. Bu anlamda kadının beyanı esastır ilkesini ilk kez tüzüğünde tanımlayan örgüt olan Baraka Kültür Merkezi, bizlere önemli bir yol açmıştır.

 

--------------------------------------

 

Nagel, J. (2000) ‘Erkeklik ve Milliyetçilik’, (der) Ayşe Gül Altınay, Vatan, Millet, Kadınlar,(s.60) İletişim Yayınları, İstanbul.
  MacKinnon, C. (2003) Feminist Bir Devlet Kuramına Doğru (s.196) Metis Yayınları, İstanbul.
  Çakır, S. Erkek Kulübünde Siyaset: Kadın Parlementerlerle Sözlü Tarih (s.  44-45) Versus Kitap, İstanbul.
  Eda Aslı Şeran & Zeynep Koçak Yılmaz, Kabataş Olayında Çin Krizi: Kadının Beyanı Esastır İlkesi, Birikim Dergisi, Erişim: http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=1097.
  Kerem Altıparmak, Kabataş Olayı Neden Bir "Kadının Beyanı Esastır" Uygulaması Değildir, Bianet Bağımsız İletişim Ağı, Erişim: http://bianet.org/bianet/kadin/153544-kabatas-olayi-neden-bir-kadinin-beyani-esastir-uygulamasi-degildir.

Dergiler Haberleri