HIRS = SUÇ

HIRS = SUÇ


Aliye Özsoylu
a_freedom1988@hotmail.com

Hırs; kapıyı çalmadan, usulsüzce odaya girme hareketinin duyguda var olmuş halidir. Sakin ve hoşgörülü değildir aksine saygısız ve bencildir. Ortalığı yakıp yıkma konusunda uzman bir histir. Karşısında duran herkese diş biler, sonunda da kesinlikle kendi kendini ısırır. Üst sıralara yükselebilmek için kullanılacak olan merdivenin en alt basamağı diye nitelendirilir. Hâlbuki sindire sindire elde edilen başarının rehberinin adı “hırs” değil “çaba”dır. “Çaba”; uzun yolun yolcusudur; sevdiklerini de yanında götürür ve “olduğunu” düşündüğünde de “olması gereken” yere geri döner. Haklı bir rekabetin sonucudur, sabırlıdır ve hak ettiğini de sonunda alır. Hırs; kısa günün kârıdır, acelecidir ve yalnızdır. “Çabalayanların” sırtına basarak en yukarıya çıkmaya çalışır. Çıkmayı başarırsa utanmazdır; başaramazsa da intihar eder. Yani ortası yoktur. Çıktığı yolda istediğini elde edemezse o yolun başına dönmez, dönemez çünkü çok fazla koştuğu için yürüyemez hale gelir. Batı ve doğu kadar farklı iki insan bile birbirine âşık olabilir çünkü dünya yuvarlaktır. Ama “hırs” ile “çaba”nın birbirlerinden nefret edecek kadar yüz yüze gelebileceği hayali bile kurulamaz çünkü çok zaman önceleri “hırs” zaten “çaba”nın kâbusu olmuştur.
Kötü şeyler üzerine hep daha çok söz söylenir, daha çok edebiyat yapılır. Kötüler hep daha çok hatırlanırlar, akılda kalıcıdırlar. Bir filmin güzel olduğunu değerlendirebilmek için “kötünün” nasıl oynadığına bakılır. Bir romanı okurken “kötü olana” devamlı küfür edilir, okudukça saydırılır. Futbolda; “kötü oynayana” lanetler okunur, hele de fanatikse bu durum sahaya inmeye kadar gider. O denli ki; “iyi oynayanı” övmek unutulur. Politikada iyi yöneten de kötü yöneten de tarih kitaplarına yazılır. Ama “iyi yönetenin” sayfaları “kötü yönetenin” sayfalarından çok daha azdır. Hatta yanından bile geçemez. Atatürk devrimi, Hitler soykırımından daha az bilinir. Kennedy öldürüldüğü için bilinir ama Bush öldürttüğü için daha çok bilinir. Falan filan… Yani ne olursa olsun neticede; “çaba” akıldan silinir ama “hırs” kırmızı kalemle altı çizilerek yazılır.
Aristoteles; “Hırs düşkünlüğü, belki de bütün diğer ihtiraslardan daha fazla suç sebebidir” fikrini savunmuştur. Hırs ile ilgili yapılan en sağlam gözlem… Demek ki, Aristo’dan günümüze kadar bir nebze suçsuz olamamış bazılarımız. Hırs, tarihte de günümüzde de ortalıkta serbestçe dolanan en profesyonel suçludur. Bu durum olaylar üzerinden çok net örneklendirilebilir. İtalyan politikacı Machiavelli; devlete sorgusuz sualsiz o kadar bağlı bir suçluydu ki onu ayakta tutabilmek için çocukları, yaşlıları ve “engellileri” gözünü kırpmadan öldürebilecek bir hırsa sahipti. Osmanlı padişahları kendi kardeşlerini, oğullarını ve babalarını öldürebilecek kadar taht sevdalısıydı. Herkes Hürrem Sultan’ın Şehzade Mustafa’nın Kanuni tarafından boğulmasında etkili olduğunu varsayar ama Kösem Sultan çıkarlarına uygun olanın yeğenini tahta oturtabilmek için kendi oğlunu öldürmeyi düşünecek kadar gerçek bir tarihi kanıttır. Feci hırslı bir anne; sonunda öldürmeyi düşündüğü oğlu tarafından öldürülür. Aslında hırs; hayali bir zaman diliminde güldürür, gerçeğe dönüldüğünde ya kafayı uçurtur ya da havada uçan ayakların yalınayak yere basmasına neden olur.

“Hırs”; belli bir stratejiye sahip değildir ve farklı gizlenme metotları geliştirir. Zararı verirken bunun aslında karşısındaki için en yararlı şey olduğuna kendini inandıracak kadar çift kişiliklidir. Özünde her zaman için “kötüdür”. Azı daha masum çoğu da daha suçlu sayılamaz. Her ikisi de sonucunda “çaba”yı öldüren soğukkanlı bir katildir. Bu “hırslı” durum, insanın yaptığı işe, elde ettiği başarıya ve bulunduğu mevkiiye göre farklılık gösterir. Sonucunda en iyi eğitimi alabileceği bir okula girebilecekse bir öğrenci; sınav için hırs yapar. Aynı kulvarda koşarken birinci olabilme ihtimaline sahip bir koşucu, ipi göğüslemeden önce hırs yapar. Genel kültürüne güvenen bilgili bir insan yarışmaya katıldığında kendi ihtiyacı kadar olan parayı kazanacağını bildiği zaman, sorulan soruları cevaplamak için hırs yapar. Bu gibi durumlarda; “çaba” da “hırs” da aynı isimle anılabilir. Eğer kişi sınavsız okula girmeye uğraşır ve o “torpil” dediğimiz “iğrenç hırs” sıfatını taşırsa, koşucu en yakınında ve onu geçebilme yeteneği olan rakibine çelme takarsa ve bilgi yarışmasında yarışan yarışmacı parayı tamamen şans eseri kazanmayı ümit ederse; “hırs” “çaba”yı öldürmeyi kafasına takmış demektir. Elde edilmesi istenilen bir şeye ulaşmanın en doğru ve temiz yolu uğraşmaktır. Birileri uğraşırken ötekiler yanından hızla geçip giderse onlar avantajlı sayılmaz çünkü birilerinin yamadığı deliklerin üstüne basarak ilerlemeye çalışan hiç kimse hiçbir şeyi düzeltemez. O delikleri yamamayı bilenler de zamanı geldiğinde yetenekleri olduğu için, çabaladıkları, uğraştıkları için hızlı gitmeye hevesli “hırslıların” beceremediklerini yapabilmek için yine çabalamaya devam ederler. Charlie Chaplin; hırslı insanlara, dünyanın çok büyük bir yer olduğunu, kimsenin bu kadar aceleci davranmaması gerektiğini çünkü herkese yetecek kadar zaman ve mekân olduğunu söylemişti kendi döneminde. İnsanlar hâlâ aceleci ve bencil. Hâlâ yeteneksizlere kolay yoldan yetenek yüklemeye çalışıyorlar. Sanki yetenek; sonradan elde edilen ve başkaları tarafından o kişiye verilen kolay bir şeymiş gibi…
Merdivenin en üst basamaklarında; kibir ve kendini beğenmişlik kulağa daha hoş geldiği için “hırs” kelimesi pek kullanılmıyor. İşlenen suçları, yapılan haksızlıkları, görmezden gelmeleri daha yumuşak bir acıyla gösterme eğilimi var. Sanıyoruz ki; entrikanın ve hırsın suçu tanımladığı dönemler eski zamanlarda kaldı. Yok öyle bir şey sadece biraz şekil değiştirdi. Artık oyunlar, gizli gizli değil ulu orta ve utanmaz bir edayla çevriliyor. Gözümüz açık görüyoruz kâbusları ve elimiz hiç durmuyor kırmızı kalemle altını çizmekten… Bir de üstüne üstlük ortaklık ediyoruz suça, delilleri temizliyoruz. Önceden düşünen hayvandık şimdi düşünmüyoruz da; iyice önünü açtık “hırslılarımızın”. Çabalamaktan da vazgeçtik; açıkları kapatıp kapatıp “açıkları olanları” kafamızın üstüne koyuyoruz. Yattık bir kâbusa, uyanamıyoruz.
Ben bir ara gözümü araladım. Gördüklerim karşısında yabancılık çekmedim çünkü uyanıkken gördüklerimle uyurken gördüklerim aynıydı. Kâbusumdaki ana karakterler; eşyaya bağımlı bir insan ve onun koltuğu. Bir koltuk ne kadar değerli olabilir ki ya da ona ne çok anlamlar yükleyebiliriz? Konu da bu… Yönetenin oturduğu koltuk da aynı yönetilenlerin evlerinde oturdukları koltuk da… Aynı amaç için icat edilmişler. İşin içine hırs girince tabi; koltuğa da bir kişilik yakıştırması oluyor demek ki. Sahip olma hastalığı ve ona sahip olmak için içinde yaşatılan “hırs”, her yol mübah düşüncesi ve koltuğun yanlısı olmayan herkese gösterilen “yoldan çekil” muamelesi. Bir de o koltuğa bağımlı insanın karşılıksız aşkı var, koltuk onu istemediği halde ona yapışıp kalma durumu var, belki onu elde ederim düşüncesiyle herkesi yok sayıp baş başa kalma isteği var. İyi gitmediği halde nereye kadar gidilir bilemiyorum. Ama sanırım koltuk gerçekten bir canlı olsaydı kendini yere devirirdi. Sonuçta koltuk, bizim evde de var; her “çabalayanın” evinde de var; başka “hırslara” sahip olanların evinde de var. Koltuktan bol başka bir şey yok, o yüzden ona başkalarının hayatlarını kısıtlama olanağı verme şansı da olmamalı… Yedirip içirmeye de gerek yok çünkü geri dönüşümü olan, karşılığını veren ve nefes alan bir şey değil. Ama yine de ısrarla bir koltuğa anlam yüklemek isteyen biri var kâbusumda. Ben en iyisi uyanıp “koltukla mücadele” olayını gülümseyerek izleyen kalabalığa katılmalıyım çünkü sonunu çok merak ediyorum.

Dergiler Haberleri