Hayırlı bir toplumsal muhalefet süreci

Hayırlı bir toplumsal muhalefet süreci


Murat Kanatlı
muratkanatli@gmail.com

En son söylenmesi gerekeni en baştan söyleyerek başlayalım, özet olarak değişiklik maddeleri tek tek incelendiğinde Anayasanın, özünün korunduğu, yapılan düzenlemenin ise göz boyamadan öteye geçmediği ve statükonun çalışmasında fark yaratmadığı, rejiminin işleyişinde değişiklik yaratmayan bir çabadan öteye gitmemesine dayanarak HAYIR diyor.
Böyle bir yerden katılımcı, demokratik şeffaf olmayan değişiklik sürecine de, değişikliklerin içeriğine de, Anayasanın kendisine de hayır diyen toplumsal muhalefeti örüyoruz…
Bu iddialarımızı detaylandırmaya çalışayım…

Anayasa nasıl değişmeliydi?
Tufan Erhürman Gaile’deki yazısında diyor ki;
“Demokratikleşme ve sivilleşme konusunda “hakiki” bir ileri adım, ancak kamuoyunun bunu talep etmesi ve iktidarı elinde bulunduranları buna zorlaması durumunda atılabilir (…) iktidarı elinde bulunduranlar, kendi iktidarları için daha iyi olacağını düşündükleri vakit, daha “demokratik” ve daha “sivil” bir yönetimi gündeme getirebilecekler, ancak bu hakiki anlamda bir sivilleşme ya da demokratikleşme anlamına gelmeyecektir.” (13 Şubat 2012 - Gaile)
Bu cümleyi analiz ederek başlayalım…
“Demokratikleşme ve sivilleşme konusunda ‘hakiki’ bir ileri adım” konusunda Tufan Erhürman diyor ki talep edenler iktidarı zorlamalı… Bu kriter içinde bulunduğumuz süreçte ne kadar sağlanmıştır?
Demokratikleşme ve sivilleşme konusunda ilk akla gelen talep nedir? 1994 yılında, DP-CTP hükümeti programında demokratikleşme ve sivilleşme konusunda nelerin olması gerektiği tartışmasını hatırladığımızda, o günden bugüne bunların en başında elbette Geçici 10. Maddenin kaldırılması ve polisin sivile bağlanması olduğu aklımıza gelir.

Toplumsal muhalefetin taleplerini yok saymak!
Eğer ortada iktidarı, yönetimi, idareyi demokratikleşme ve sivilleşme için anayasa değişikliğine zorlayan bir toplumsal muhalefet varsa bu toplumsal muhalefetin talepleri geçici 10. maddenin kaldırılması, polisin sivile bağlanması ve son dönemde vicdani ret hakkının tanınmasıdır…
Geçici 10. Maddenin kaldırılması ve polisin sivile bağlanması konuları her ne kadar Anayasa değişikliği gerektirmese de toplumsal algı bu yönde oluşmuş durumdadır.
Zaten Eylül 2013 tarihli hükümet programı da bize bu konularda yol göstermektedir. Programda “Anayasa’nın değiştirilmesiyle ilgili çalışmalar derhal başlatılacak ve katılımcı bir anlayışla sürdürülecektir” denmektedir. Bu süreç, kesinlikle katılımcılıkla sürmedi; katılımcılık dinamik bir süreçtir, meclis dışı partilerin Komiteye çağrılmamış olması bile katılımcılık konusunda hangi durumda olunduğunu göstermektedir… Bazı sivil toplum örgütleri Komiteye çağrılmış ama onların da görüşlerine değer verildiğini hissetmek çok güçtür. Örgütler içerikle ilgili öneri yapmak için değil sadece yapılanları duymaları için çağrılmıştır. YKP, her şeye rağmen elektronik posta ile görüşlerini Komiteye iletmiş ama yazılı olarak gönderilen değişiklik önerilerinin alınıp değerlendirildiğine dair hiçbir emareye rastlanmamıştır… Katılımcılıktan anlaşılan Komite toplantılarında örgüt temsilcilerine kahve çay ısmarlanması ve onlara üç beş dakika söz hakkı verilmesi olarak algılandığı anlaşılmaktadır!
Hükümet Programında adı geçen başlık altındaki maddelerini okursak; “i. Geçici 10. maddenin kaldırılması”nı göreceğiz. Yani hükümet kurmaya çalışanlar da toplumsal muhalefetin taleplerinin farkında ki bu yönde bir maddeyi hükümet programına alıyor.
Diğer bir önemli tartışma vicdani ret hakkının tanınması yönündeki anayasal düzenlemedir.
Vicdani ret dar anlamıyla bir bireyin politik görüşü, ideolojik değerleri veya dini inancı doğrultusunda zorunlu askerliği reddetmesidir.
Vicdani ret hakkı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Parlamentosu tarafından temel bir insan hakkı olarak kabul edilmektedir. Buna göre, devletler vicdani ret hakkını kullanan bireyleri cezalandırmamalıdırlar. 47 Avrupa Konseyi ülkesi içinde vicdani ret hakkını tanımayan tek ülke Türkiye ve yerel alt yönetimi olarak kabul edilen Kıbrıs’ın kuzeyidir…
Özellikle gençler arasında hızla yükselen vicdani ret hakkının tanınması yönündeki talep, ilk anayasa değişiklik paketinin içine dahil edildi ama daha sonra uzlaşma ile çıkarıldı. Bu belli bir tartışmayı da otomatikman tetikledi.
Vicdani ret konusunda da yol açabilecek diğer bir düzenleme son Hükümet Programda şu şekilde hedeflenmişti “h. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düzenlenen haklarının ihlal edildiğini iddia edenlere Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının tanınmasını sağlayacak değişikliklerin yapılması.”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile derdi olan kim?
Temmuz 2011’den itibaren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğünü düzenleyen 9. Maddesinin ihlalinden dolayı vicdani reddi kabul etmeyen ve cezalandıran ülkeleri mahkum etmektedir. Şimdiye kadar bu yönde onlarca karar açıklanmıştır, son karar 3 Haziran 2014 tarihli karardır ve Türkiye AİHM tarafından mahkum edilmiştir.
Bu çerçevede Anayasa’nın 144. Maddesinde değişikliğe gidiliyor. Buradaki değişiklik birebir Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndan alındı ama bazı eksiltmelerle! Eksiltmeler kapalı oturumlarda karara bağlandı, ilk ortaya çıkan taslaklarda bahsedilen eksiltmeler yoktu!
TC Anayasası’nda “herkes (…) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir” derken Kıbrıs’ın kuzeyine gelirken “herkes”  kelimesi “yurttaş” oldu, AİHS ibaresi de silindi… Son hali ile “her yurttaş, Anayasada düzenlenmiş temel hak ve özgürlüklerinden herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir” haline döndü…
Anayasa Mahkemesi’nin 3/2006 no’lu kararında “1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ona ek 1’inci protokol ile birlikte Anayasamızın 90. madde hükümlerinde öngörüldüğü kritere uygun olarak 39/62 sayılı kanun ile Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından kabul edilmiştir” denmektedir.
Yani AİHS, Anayasa ile aynı seviyededir ve diğer yasalardan üstündür ama TC Anayasası’na sonradan eklenen AİHS’de düzenlenen hakların ihlali iddiası ile başvurma hakkı, Kıbrıs’ın kuzeyinde fazla “ileri” bir hak görülmüş olacak ki, düzenlemelerden çıkarıldı. Neden sorusunun cevabını bulmamız, sonraki düzenlemeler için değer taşımaktadır.

Meşhur 90. madde değişikliği, ne olacak antlaşmalar?
Anayasa Mahkemesi’nin 3/2006 no’lu kararının içinde “90. maddeye muadil 1960 Anayasasındaki 169’uncu madde” denmektedir. Hem mevcut, hem de 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasası’nda ticari ve ekonomik antlaşmalar ayrı bir kısımda değerlendirilmişti. 90. Maddedeki “sadeleştirme” ticari ve ekonomik antlaşmalarla ilgili bölümleri silmektedir. İlgili Komite Raporunu yeniden okuyalım: “Komitemiz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle diğer pekçok devlete kıyasla çok daha az sayıda uluslararası antlaşma yaptığı gerçeğinden yola çıkarak mevcut (2)’nci, (3)’üncü ve dolayısıyla (4)’üncü fıkralarını maddeden çıkarmış ve mevcut (5)’inci fıkrayı yeni (2)’nci fıkra olarak yeniden sayılandırmıştır.”
Bu tartışmalarla düşünüldüğünde 90. maddedeki değişiklik, Türkiye’yi sıkıntıya sokan birtakım hususları ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır gibi tartışmaları gündeme getirmiştir.
Ayrıca bu madde bu şekilde geçerse, TC ile yapılacak personel değişim antlaşmalarının ne olacağını da düşünmek gerekir. Türkiye’den gelecek doktor, mühendis gibi teknik personelin çalışabilmesi için buradaki meslek örgütlerine üye olma zorunluluğu varken, böylesi antlaşmalar yapıldıktan ve Meclisten geçtikten sonra Anayasa Mahkemesi kararı işe durdurulabilme riskine karşı koruma altına alınacaktır.
Anayasa değişikliği ile bilgi edinme hakkını geliştirdiğini iddia edenler, Anayasa değişiklik sürecinde bilgi edine hakkını ihlal etmekte, 90. Madde tartışmaları buna en somut örneği sunmaktadır.

YÖKleştiremediklerimiz kalmasın!
Anayasa değişiklik sürecinin en çok kullanılan argümanı “12 Eylül darbe Anayasası’nı” değiştirmek. Trajikomik yan ise Darbeciler tarafında 12 Eylül Anayasası’na eklenen YÖK maddesi kelime kelimesine aynı hatta numarası ile bile birbirini çağrıştırmakta. TC anayasasında 131. Madde yani YÖK maddesi, Anayasa değişikliği ile 131A maddesi olarak buradaki Anayasa’ya eklenmeye çalışılmakta! Türkiye’de birçok kesimin çıkması için mücadele ettiği madde artık Kıbrıs’ın kuzeyinde de mevcut olacak…
Kıbrıs’ın kuzeyinde özerk, demokratik üniversitesi mücadelesi verenlerin “bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek” maddesinin Anayasa’ya eklenmesine nasıl evet diyeceklerini de ayrıca tartışmalıdır.


Karşı argüman: çevreci değil ekolojist anayasa talebi için HAYIR!
Olumlu gibi duran “çevrenin korunması” ise tam bir fiyaskodur. Ekolojik anayasa tartışmalarının hızla ilerlediği Ekvator ve Bolivya Anayasaları’na giren doğanın koruması tam ters bir yaklaşımla, insan merkezli düzenlemeyle anayasa değişikliği içinde yer almaktadır. Dava açma konusu da “Herkes, çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını ve biyolojik çeşitliliği korumak ve çevre kirlenmesini önlemek amacıyla yetkili makamlara başvurma ve dava açma hakkına sahiptir.” diye tanımlanmaktadır... İlk elden olumlu gibi duran bu değişiklik, dava açma alanını bu hali ile daraltılmıştır, mahkemeye yukardakiler çerçevesinde başvurulabilir yani ekosistemdeki, doğadaki, yeryüzündeki her türlü tahribat konusunda dava açma konusu “çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını ve biyolojik çeşitliliği korumak ve çevre kirlenmesini önlemek” gerekçelerine dayandırılması gerekir, bunlara dayandırılamadığı koşullarda dava açılamaz!
Elbette çevre vs ekoloji tartışması çok eski ve derin bir tartışma, anayasa değişikliği hazırlayanların yaklaşımı çevre olunca, onlara göre olumlu işler yapmış oluyorlar, doğal olarak biz ekolojistlerin itiraz etmesi de bu tartışmanın detaylarını bilenler için kaçınılmaz. Ancak yer darlığı nedeniyle bu tartışmayı derinleştirmek mümkün değil…

Omurgaya müdahale, ya hukuk sistemi sakatlanırsa?
Bunca olumsuzluğun içinde üstünde uzun süre konuşulması gereken çok önemli maddelere dokunulmaktadır.
“Yüksek Mahkemenin Oluşumu ve Görev Bölümü” (Madde 143), “Anayasa Mahkemesinin Yetkileri” (Madde 144), “Yargıtayın Yetkileri” (Madde 151), “Yüksek İdare Mahkemesinin Yetkileri” (Madde 152) gibi hukukun omurgası sayılan organların görev ve yetkilerindeki düzenlemelerle ilgili kamuoyunu bilgilendirici ve tatmin edici bir tartışma yapılabilmiş değildir.
Hele de bu “Yüksek Mahkeme bir Başkan ve en az yedi yargıçtan oluşur” şeklindeki düzenleme ile düşünüldüğünde kuşkular artmaktadır. Daha önce “bir Başkan ve yedi yargıçtan” oluşan Yüksek Mahkeme artı en az 7 yargıçtan oluşacak, yani siyasi erk kendi ihtiyaçları çerçevesinde de yargıç atamasına gidebilecek. Bu hali ile Yüksek Mahkemenin siyasallaşmasının temelleri atılmış olacak!
Elbette burada önemli nokta var, Yüksek Mahkeme Yargıçlarını artırarak alt mahkemelerdeki dava süreçlerinin hızlanacağını iddia etmek ilginç bir yaklaşımdır. Alt mahkemelerdeki davaların yavaş ilerlemesi Anayasa ile ilgili değil, alt yapı ve mali sorunlarla ilgilidir. Mahkeme salonları ve yargıç kadroları için mali kaynak yeterli olsa, istendiği kadar yargıç alınabilir. Bu nedenle Yüksek Mahkeme Yargıçlarının sayısı konusundaki bu düzenleme ile hükümetlere kendi yandaş yargıçlarını atama imkanı vereceği için en üst organ olan Yüksek Mahkemenin de siyasallaşabileceği açıktır.

Toparlamak mümkün mü?
Toparlamaya çalışırsak, referandumda Evet oyu kullanacaklarını söyleyenlerin argümanı olan “değişikliğe dâhil olmayan maddelerin tartışılması”nın gereksizliği konusu haklı değildir. Değişikliğe dâhil olmayan maddelerin tartışılmasının meşru zemini vardır çünkü tam da değişikliğin dışında bırakılan konular, toplumsal muhalefetin iktidardan talep ettiği konulardır. Tufan Erhürman’ın yazısında dediği gibi hakiki ilerleme için kamuoyu tam da dışarda bırakılan maddelerin değişimlerini talep etmektedir. Bu nedenle Hayır oyu kullanacaklar için bu değişiklikler “makyaj” niteliğindedir; bu değişikliklerin talebi tabandan gelmemiştir.
İlerleme diye sunulan değişikliklerin ise gerçekte nasıl bir ilerleme getireceğinin demokratik, katılımcı, şeffaf şekilde tartışılmadığı, “34 parmak” hesabı ile kapalı oturumlarda belirlendiği için meşru değildir. Kaldı ki, ekolojik hak mücadelesi içinde düşünülen kimi maddeler değil ilerleme, mücadeleye yeni olumsuz bariyerler yaratacak niteliktedir. Benzer şekilde demokratik, bilimsel, özerk üniversite mücadelesi ile YÖDAK maddesi taban tabana çelişki barındırmaktadır.

Tartışmalarda başka bir dil mümkün mü?
Tufan Erhürman, çağdaş sol akımları takip ettiğini iddia edip yazılar yazdığı koşullarda Anayasa değişikliği tartışmalarını çok arkaik bir dil üzerinden yapması da ayrıca dikkat çeken unsurdur.
“Anayasa değişikliğine hayır” diyenler hakkında geliştirdiği dil buna örnektir. Oysa işgal et (Occupy) tartışmalarını takip etmemiş olamaz. Bernard E. Harcourt, siyasi itaatsizliği tanımlıyor; “siyasi itaatsizlik (…) yönetilme biçimimizin ta kendisine direnir. (…) “Yasaya en büyük saygıyı gösterme” fikrini reddeder. Hukuki ve siyasi sistemin yaptırımlarını isteyerek kabul etmeyi reddeder. Siyasi yönetimin ve hukuk uygulamalarının geleneksel biçimlerine meydan okur. Bizi yöneten siyasi kurum ve kişilere sırtını döner” (İşgal et / Kolektif, syf 69)

Sonuç derken
Yukarda Anayasa değişikliğine hayır demenin zemini kısa da ola açıklamaya çalıştım ama aynı zamanda koyu olarak altını çizmek isterim ki siyasi itaatsizlik olarak Anayasa’ya hayır demek de meşrudur, şimdi bizlerin içinde bulunduğumuz konumun diğer bir rengi de budur. Bu siyasi itaatsizlik bugün dünyadaki çeşitli şehirlerinde zaman zaman ortaya çıkan sokak işgallerinin temel zemini de oluşturmaktadır. Böylesi bir siyasi itaatsizliğe karşı geliştirilen dil, bu yönü ile de dikkat çekicidir.
Bu nedenle hayırda “hayır” var diyor ve iktidarların uygun bulduğu değil, hakiki demokratikleşme ve sivilleşme için toplumsal muhalefeti yükseltiyoruz…

Dergiler Haberleri