Hangi ve Nasıl Bir Zaman Anlayışı..!?  

Ne mutlak bir tekrarı öngören döngüsellik (ve bunun sonucu oluşan boş vermişlik-beyhudelik hissi) ve ne de mutlak ve değişmez bir ilerleyişi ifade eden “çizgisellik” (ve bunun sonucu oluşan mutlak tabiyet) merkezli zaman kavrayışı değil....

Hakkı Yücel
hkyucel52@gmail.com


2020 yılı, Covid-19 adlı bir virüsün dünyayı esir alması ve sınır tanımadan ölümcül hükmünü yerine getirmesiyle tamamlandı. Şimdilerde bu virüse karşı geliştirilen ve uygulanmaya başlanan aşıların koruyuculuğu konusunda, bilim çevreleriyle destekli iyimser bir hava hâkim olmaya başladıysa da, tablonun küresel ölçekte devam edegelen ağırlığı, birçok yerde tedbir amaçlı yeni sınırlamaları da zorunlu kıldı. 2021 yılında bu kâbus tümden sona erer mi, pandemi ne kadar hız keser, henüz belli değil. Hemen söyleyeyim, bu yazı, yıl boyu üzerine çok konuşulup yazılan -ve daha da çok konuşulup yazılacak olan- mezkûr konuyla doğrudan ilgili değil. Onun yerine, bir yılın sona ermesi ve yeni bir yılın başlamasını fırsat bilerek, hayatın başat konularından biri olan ‘zaman’ ve (birey olarak) insanın ‘zamanla ilişkisi’ -bu ilişkinin niteliği- üzerine biraz düşünmek. (Şu da var ki, zamanın bu başat ve kuşatıcı karakteri yaşanan her şeyi kendinin konusu yaptığından, ‘zaman üzerine düşünmek’ dolaylı olarak Covid-19 üzerine düşünmek demek de olacaktır.)

Akademisyen-yazar- düşünce insanı Ömer Naci Soykan, “Saatsiz yaşanır mı?” başlıklı yazısında (“Zaman’ın Kitabı”-YGS Yayınları), “zamanın kavramsal yönü, zaman kavrayışının yaşamla, yaşam ve dünya görüşüyle ilgisi”nden yola çıkarak, genelde iki tarz zaman anlayışının olduğunu söyler. Bunlardan bir tanesi zamanı, “doğal-döngüsel” hareket hattı üzerinden kavrayan bir anlayış iken, diğeri “geçmiş, şimdi, gelecek boyutlarını, ilerleyen, ama geriye dönmeyen bir çizgi üstüne oturtan çizgisel zaman” anlayışıdır. Bu iki tarz arasındaki belirgin fark ise şudur: Zamanın doğal ve döngüsel bir hareket olarak seyrinde, sürekli bir tekrar hali -örneğin güneşin her gün yeniden doğması ve batması, bunun sürekli tekrarlanması; ya da mevsimlerin birbirini takip etmesi veya bir yılın başlayıp bitmesinde olduğu gibi tekrarlayan bir süreklilik arz etmesi- söz konusudur.  Diğer bir tarz olan zamanın geçmiş-şimdi-gelecek biçiminde seyreden çizgisel ilerleyişinde ise bir geriye dönüş ve tekrar hali yoktur, sürekli bir ilerleyiş vardır. Bu durumda soru şudur: Söz konusu bu ikili ayrım, zamanın kendisinde ve ‘insan-zaman’ ilişkisinde ne ifade etmektedir; bu ayrımların her birinde insan-zaman ilişkisinin mahiyeti nedir?

Şunu söylemek mümkündür: Zamanın bu minval üzere seyreden farklı iki tarzı olduğunun tespiti ve de her tarzın farklı algılanışı ve kavranışı, ayrı ayrı bireyler olarak onlarla kurduğumuz ilişkinin mahiyetine doğrudan yansımakta ve bu bağlamda da farklı sonuçlar doğurmaktadır. Daha net bir ifadeyle, diyelim, zamanın doğal ve döngüsel yanının öne çıkarılması, yani sürekli tekrarlanan bir dinamik olarak algılanması, birey olarak hem onun akşına dâhil olmada ve hem de bu akışa müdahil olmada sorunlu bir durum ortaya çıkarmaktadır. Ö.N. Soykan bu durumu söz konusu yazısında anlattığı bir Bektaşî fıkrasıyla, biraz da eğlenceli bir biçimde şöyle aktarmaktadır: “Kirli gömlekle dolaşan Baba Erenler’e biri gömleğini yıkamasını söyler. Bektaşî ‘yine kirlenecek’ yanıtını verir. Öteki ‘yine yıkarsın’ der. Konuşma bu minval üzere sürer. Sonunda Erenler parlar: Be birader, ben bu dünyaya gömlek yıkamaya mı geldim.”

Erenler’in bu sözünde, nasıl olsa hep aynı şeyin tekrar ediliyor olduğu gerçeğinden hareketle, durumun değiştirilmesi adına bir şey yapılmamasının bir bakıma haklılaştırılması söz konusudur.  Şudur: “Doğal ve döngüsel” zaman algısında, sanki o süre zarfında -iki döngü arasında- yeni (farklı) hiçbir şey olmuyormuş gibi bir anlayışın -hiçbir şeyin değişmeyeceği anlayışının- geçerliliği işaret edilmektedir ki, bu da böylesi bir zaman kavrayışının -doğal ve döngüsel zaman kavrayışının-, “iki döngü arasını” adeta yok saymak gibi bir maluliyeti olduğunu ortaya koymakta ve bu şekilde bir ‘boş vermişlik-beyhudelik’ hissinin yerleşmesine neden olmaktadır. Bir başka ifadeyle, bu tarz zaman algılanışında zamanın “ebedi bir döngü olarak anlaşılması” ve hep ayni şeyin yinelenmekte olduğunu ima etmesi, sanki hiçbir şeyin ve hiçbir ilerlemenin olmadığı

-olmayacağı-  gibi bir inancın yerleşmesine yol açmaktadır. Hal böyle olunca da hem “bir tarih bilincinin oluşması” engellenmekte; hem tarihin bir öznesi olarak insanın o tarihe -zamana- müdahil olma iradesi-gücü elinden alınmakta;  hem de onun zaman-hayat karşısında bir atalet ve boş vermişlik-beyhudelik hissi içine sürüklenmesi sonucu doğmaktadır.

Öte yandan zamanın “geçmiş, şimdi, gelecek boyutlarını, ilerleyen, ama geriye dönmeyen bir çizgi üzerine oturtan çizgisel” bir ilerleyiş olarak kavranması ve böyle algılanması; bu kez de onun devingenliğini ve dinamik akışkanlığını, bu zeminde bir tarih bilincinin oluşmasını ve de bireyin bu sürece aktif bir özne olarak müdahale potansiyelini göstermesi bakımından önem arz edecektir. Ne var ki, burada da asla bir geriye dönme ya da tekrar etme hali olmadığı konusunda mutlak bir anlayışın yerleşmesi ihtimali veya bunun böyle olduğunun mutlak kabulü, o zamanın salt amacına uygun (teleolojik) bir seyir izlemesi zorunluluğunu ve birey olarak öznenin de salt bu amacın bir parçası 

-bu amacın görevi belli aracı olmaktan başka bir şey olmaması- olarak işlev görmesi gibi bir dayatmayı içeriyor olması nedeniyle sorunlu olacaktır. Şundan ki, böylesi mutlak bir anlayış, yani zamanın ve tarihin çizgisel ilerleyişi anlayışı, aslında benzer koşulların ortaya çıkması durumunda, zamanda ve tarihte meydana gelen bir olayın bir biçimde tekerrür edebileceği gerçeğini ortadan kaldıracağı gibi, yine yönü ve amacı belli olan bu sürece müdahil olan bireyin de sadece bu ölçüler içinde hareket etmesi gerekliliği (hareket ettiği) inancını pekiştirmek, iradesini baskı altına almak suretiyle, onu paradoksal olarak zamanın ve tarihin dışına da atabilecektir. Bir başka deyişle böylesi bir zaman kavrayışı, ileriye doğru akan zamana devingenlik ve dinamizm kazandırırken, bu zamanın yönünün önceden belirlenmiş ve adeta değişmez kabul edilmesi, bu hareketlilik halini son kertede paradoksal biçimde ‘hareket içinde hareketsizlik’ konumuna indirgeyebilecektir.

İşte bu yüzdendir ki, yine Ö.N.Soykan’ın da altını çizdiği üzere, bu iki farklı zaman algısı dışında bir üçüncü zaman kavrayışı ve anlayışı hem gereklidir hem de mümkündür. Bu da, gerek “doğal ve döngüsel” zaman kavrayışında, iki döngü arasının yok sayılması yerine, her döngüde aslında aynı yere gelinmediğini, tam aksine görece bir ilerleme ve değişkenliğin söz konusu olduğunu; gerekse de geçmiş-şimdi-gelecek biçiminde ilerleyen ama geri dönmeyen -tekrar etmeyen- çizgisel zaman kavrayışı yerine, bu mutlak tek hatlı çizgisel akışkanlığı, farklı ihtimaller de içeren bir akışkanlık ve devingenlik olarak kabul eden, bir üçüncü zaman anlayışı olarak, “sarmal” zaman anlayışıdır. Ne mutlak bir tekrarı öngören döngüsellik (ve bunun sonucu oluşan boş vermişlik-beyhudelik hissi) ve ne de mutlak ve değişmez bir ilerleyişi ifade eden “çizgisellik” (ve bunun sonucu oluşan mutlak tabiyet) merkezli zaman kavrayışı değil; geçmiş-şimdi-gelecek boyutlarını “sarmal” bir akışkanlık olarak algılayan ve “döngüselliği” de “çizgiselliği” de , -son kertede her ikisini de- içeren ve ötesine geçen, bir akışkanlık ve değişkenlik olarak algılayan ‘üçüncü bir zaman’ anlayışını dikkate almak gerekmektedir. Sonuç olarak bu tür zaman anlayışı ve algılayışı,  zamanın akışı ve değişkenliği ve bu dinamik süreç karşısında bireyin gücünü ortaya koyması bağlamında yeni bir anlam dünyası ve mücadele perspektifi geliştirmesine imkân sağlayacaktır ki, bu da ilk adımda onun hayat karşısında boş vermişlik- beyhudelik hissinden ve o hayatın akışına mutlak tabiyeti konumundan kurtulmasına, özgür ve yaratıcı bir özne olarak zaman ve hayatla yüzleşmesine imkân tanıyacaktır. İnsanlığın bugününün ve geleceğinin esenliği adına ihtiyaç duyulan anlayış da bu olsa gerektir.

Bu yılbaşı, yıl boyu süren, Covid-19 kâbusunun gölgesinde geçti. Evlerimize kapandık ve aslında kronolojik bir değişimden ibaret olan -ama olduğundan çok farklı anlamlar yüklediğimiz- yılbaşını, iyi dilek ve temennilerle, kendi aramızda kutladık. Bitişin (bir yılın sonu)  ve yeni bir başlangıcın (yeni bir yıl)  simgesi olan gecede, hazır kendimizle baş başa da kalmışken ve de zor bir yıl geçirmişken, ‘zamanı düşünmek’ çok mu ağır gelirdi, bilmiyorum. Ama yaşamak aynı zamanda hatırlamaksa ve o hatırlananlardan bir ders/sonuç çıkarmaksa eğer, öyle ya da böyle, üstüne üstlük her an yolumuzu kesebilecek covid-19 dehşeti hâlâ devam ediyorken, gelecek hesapları da yaptığımız yeni yıl arifesinde ‘zamanı düşünmek’; hem geçmişe, hem geleceğe ve hem de kendimize yeni kapılar açma ve yeni başlangıçlar yapma fırsatı yaratmak demektir ki, bu kapıların ardında yaşanacaklara ve onu sınırlı ömürlerimizle yaşayacak olan bizlere, zamanın ve zamanı anlayış biçimlerimizin söyleyecekleri çok şeyler olacaktır.

2020 sona erdi, zamanın sonsuz akışı ise devam ediyor. 

                

     

Dergiler Haberleri