GELMİŞİMLE GEÇMİŞİMİN SELAMINA DAİR

GELMİŞİMLE GEÇMİŞİMİN SELAMINA DAİR

 

Hatice Cabacaba
hcabacaba78@hotmail.com

Kadın hareketinin önemli isimlerinden Simone de Beauvoir’ın  “Kadın doğulmaz, kadın olunur” savı, aradan geçen yıllara rağmen kadın olma durumunu çok güzel ifade eder. Ne yazık ki, dünyaya gelirken taşıdığımız gözlerimizin rengi, cinsel organlarımız, hormon dengelerimiz, zihinsel, duygusal eğilimlerimiz, yeteneklerimiz “kadın” olmayı belirleyen faktörler değildir. Kadın olmak için toplumsal ve tarihsel koşullarla yoğrulmamız, tırmalanıp, hırpalanmamız şart.


Doğduğumuz andan itibaren, hâlihazırda inşa edilmiş bulunan “kadınlık durumuna” mahkûm edilip, hayatımız boyunca çocuğumuza, ailemize karşı sürekli suçlu hissedip kendi kendimizi yargılamakla cezalandırılıyoruz.

 İnşa edilmiş bu kadınlık durumuna göre biyolojik cinsiyeti dişi olarak doğmuş olan birey namuslu, fedakâr, sadık,  tek eşli, sorgulamayan, ağır başlı, uzlaşmacı, anlayışlı, erkeğinin neslini devam ettirebilen kişidir. Tabii bu kişinin “evinin erkeğine” destek olabilen, eve para getirebilen, yeteri kadar okur- yazar, yeteri kadar güzel olması gerekliliğini de atlamayalım. Beklenen kadın olabilmek için, geleneksel aile düzeninden, okullara, kamusal mekânlardan, televizyona, hatta dinlediğiniz masallara kadar öğrenmeniz adına hizmetinize sunulmuş birçok olanak vardır. Çocukluğunuz nasıl daha “namuslu” olabileceğinizi öğrenmekle, tencere, tavalarla oynamakla geçer. Büyünce ne olmak istediğiniz sorulduğunda “gelin” ve/veya “anne” demeniz makbul olanıdır. Önemli şartlardan bir tanesi de kendinizi “evleneceğiniz erkeğinize” saklamanızdır. Bunun için yüzyıl uyumanız gerekirse sorgulamayın uyuyun. Yüzyıl uyuduğunuz halde ne gelen, ne de giden varsa en yakın dereye inip en münasip kurbağayı öpün. Evlenmeden önce kurbağayı öptünüz, “peki ya namusunuz?” diye düşünüyorsanız hemen panik yapmayın, kurbağa evleneceğiniz prens olduğundan, öpücük de aşırı şehvetli değilse kabul edilebilir bir durumdan söz ediyoruz. Diyelim ki, etrafta dere yok, ya da var da o derede kurbağa yok; kapatın kendinizi bir kuleye, uzatın saçlarınızı uzatabildiğiniz kadar, bekleyin, hem beklemek iyidir evlenince kullanılmak üzere sabır öğretir. Nasıl olsa üremek isteyen, gücünü kuvvetini gelecek nesillere aktarmak isteyen prens, günü geldiğinde sizi bulacak. Uzattığınız saçlar ise, sadece sizi prensinize kavuşturmayacak, aynı zaman da aşkınız uğruna saçınızı süpürge etmenize de yardımcı olacak. En sonunda münasip prense kavuştuysanız, ki “kavuşma” kelimesinin anlamlandığı noktadır bu, düşünün ki en az bir yüz-yüz elli senedir bekliyorsunuz.  Yok derdiniz prens değil prensesse o da başka bir kulede kapalı olduğundan işiniz çok zor. Evet, prense kavuştuk gözünüz aydın, artık yaşamınızın anlam kazanacağı an geldi.  İnşa edilmiş geleneksel kadınlık kodları gereği karşılık beklemeden doğacak çocuğunuza, eşinize bakabileceksiniz, ev halkının sağlıklı beslenip, temiz ve iyi yaşayabilmelerini sağlayabileceksiniz. Çatışmacı ve rekabetçi olmadan yerini bilen, alttan alan, uzlaşmacı bir dil kullanmak suretiyle toplumsal değerleri atlamadan “evinizin kadını” olabileceksiniz. 

“İdeal kadın” aynı zamanda annedir ya hani, bu sebeple zamanı geldiğinde toplum tarafından dayatılan annelik kimliğini içselleştirip, sorgusuz sualsiz rolünüzün gereğini yerine getirmeniz beklenir. Kadın, anne olacağını öğrendiği andan itibaren bir “dokunulmazlık” ile donatılır. Gözünüz aydın yani artık aksi ispatlanana kadar namuslusunuz. Birçok ortamda ağza alınmayacak küfürlerle birlikte anıldığına bakmayın annelik “kutsal”dır. Zaten "kutsal” olması sebebiyle birçoğu, gelmişiniz ve geçmişinizi aynı anda sorup yedi ceddinizi yakından tanımak isterler.

Anneliğin nasıl uygulanacağı deneyimli annelerden veya pratiği olan olmayan babalardan da öğrenilebilir. Bu konuda internet siteleri ve küçük el kitapçıkları bile mevcuttur. İlk öğrenmeniz gereken kural ebeveyn olmanın, anne olmakla eşanlamlı olduğudur. Artık çocuğu olan kadının varoluşu, çocuğu üzerinden anlam kazanır. Çünkü “kutsal annelik kitabı”na göre her anne yirmi dört saat sabırla ve sevgiyle hayata dair sadece kendi benliğine ait olan tüm beklentilerinden arınarak çocuğuna bakmak üzere yaratılmıştır. Aksi halde annede bir sorun vardır. “Kutsal analar”, “fedakâr analar” yalnız kalmak, sinemaya gitmek, kitap okumak, hiçbir şey yapmadan iki seksen yatmak istemezler. Banyo ve tuvalet sadece mecburi ihtiyaç olduğundan çok gerekli zamanlarda kullanılır, yemek açlıktan ölmeyecek kadar yenir, bu kadarı yeterlidir. Zaten “çocuğunuz yediğinde sizin de karnınız doyar”.

  Daha iyi anne olmak ve doğru çocuk yetiştirmekle ilgili her türlü veriye internetten de ulaşabilirsiniz. Üstelik internet hamileliğiniz boyunca o kadar gelişti ki arama motoruna yazmaya başladığınız anda cinsiyetinizi çözüp size anne olarak hitap eder. Art niyetli olmayalım canım, bir erkek girseydi çocuk yetiştirmeye dair doğruları anlatırken mutlaka özne baba olacaktı. Eksik olmasın bir anne olarak ne kadar emzirmelisiniz, emzirmekle zekâ düzeyiniz arasındaki direk bağlantıyı ve çocuğunuzu hangi sıklıkla kucağınıza almanız gerektiğini dahi anlatır durur. İnternetin gözünden kaçan durumlar neyse ki ziyaretinize gelenlerce hemen fark edilir. Mesela doktor çocuğun küçük doğması sebebiyle gazlı bebek olduğunu söylese de bütün sebep o sıcakta ayağınıza çorap giymemiş olmanız olabilir. Durmak yok, “doğuştan anneyiz” biz,  “kutsalız” emzir!, Bezini değiş!, Giydir!, Çok oldu soy!, Kucağına al!, Yok sakın alma şımarır!,  Fazla kilomu dedin? Az ye zayıfla! İyi beslen bebeğe süt olsun!, Ağlasın ciğerleri açılır!, Ay bu bebek neden bu kadar ağlıyor aç mı?, Emzir, emzir, emzir!!! Yaşam alanınız gitgide daralıyor mu, nefes alamıyor musunuz? Abartmayın ama herkes yardım etmeye çalışıyor.

Emzir demişken nasıl ve ne kadar emzireceğiniz her şekilde ve her yerde size anlatılırken nerde emzireceğinizden bahseden yok. Orası tam bir muamma, mekânlar dahi cinsiyetçi olduğundan emziren anneyi barındırmaları da pek kolay görünmüyor. Evdeki özgürlüğü tartışmalı olan kadının sokak, işyeri, eğlence yerleri gibi birçok mekânda özgür olmasından bahsetmek saçmalık olur. Kamusal alanlar çoğunlukla erkek egemen ideolojinin çıkarlarına hizmet verdiğinden kadının bebeğini rahatça emzirmesine hizmet veremezler. Çalışan anneye günde iki saate yakın emzirme izni verilir. “Günde iki saat emzirme izni çok bile” diyenlere bir haberim var. Memeler çocuk emdikçe seri süt üretimine devam eder ve yasaya göre kendilerini programlayamazlar. Yasalar da eril iktidarca ele alındığından, süt dolu bir memenin kadına verdiği acıdan yasa koyucunun pek haberi yoktur. Hem bakım hizmetinden yararlanmak hem de ara ara çocuğu daha rahat emzirebilmek için işyerinizde çocuğunuzu bırakabileceğiniz bir bakım evi, kreş olmadığı gibi memenizde biriken sütü sağabileceğiniz odalar dahi yoktur. Çok meme dedik bu konuya da değinmeden geçemeyeceğim, “anne” olana dek kapitalist toplumlarda memeniz birer cinsel meta, seyirlik nesnedirler. Namusunuzun hatırı sayılır bir kısmından da sorumludurlar. Nasıl ve ne kadar seyredilmesi gerektiğine ise erkek karar verir. Hafif göğüs dekolteli bir kıyafet giyiyor olmanız halinde teşhirci olduğunuz gibi, bir arayış içinde olduğunuza kanaat getirebilirler. Memeleriniz belirginleşmeye başladığı andan itibaren yeni bir dönüm noktası başlar. Artık erkeklerle olan ilişkilerinizin sınırlandırılacağı, memelerinizle olan ilişkinizin ise toplumca belirleneceği döneme girmiş bulunursunuz. Memeler pornografik birer metadırlar; yeterince büyük olup olmadığı ve nasıl saklanması gerektiğinin kuralları evrene yayılmıştır. Kadının ne istediğinin, ne hissettiğinin bir önemi yoktur. Yıllarca nasıl gizlemeniz gerektiği öğretilen memelerinize uygulanan sansür izniniz alınmadan kaldırılmıştır. Emzirirken memenizin en az beşer kişilik örgüt oluşturmak suretiyle izlenilmesine de hazır olmalısınız. Anne olmakla birlikte memelerinizin pornografik durumu yeni bir toplumsal kararla desteklenene kadar sona erer. Haz yaratan memelerimiz artık birer bereket çeşmesidir. Yalnız emzirme faslı sona erdikten sonra memelerinize sunulan özgürlüğün de bir sınırı olduğunu hatırlatmayı unutmayın.

Anne olmakla birlikte konuşma diliniz de, etrafınızdakilerle olan iletişiminiz de büyük bir değişikliğe uğrar.  Artık insanlar sizin nasıl olduğunuzu, işlerin nasıl gittiğini sormazlar. Tek önemli olan çocuk ve onun ihtiyaçlarıdır. Bu sebeple babaya olmasa da anneye ilk olarak çocuk sorulur. Çocuk iyiyse her şey iyidir. Bir de çok takıldığım anneliğe has “bizli” konuşma lisanı vardır. “Biz çok hastayız”, “biz yemeğimizi yemedik”, “yeni okula başladık” gibi birçok örneği bulunan cümlelerin hiç birinde “biz” kelimesi babayı kapsamaz. Baba kamusal hayatın birincil parçası olarak tekil bir hayat geçirirken, kadın çocuğuyla birlikte tuvalet eğitimi almaktadır.
  Babanın işinde ilerlemesi ve yüksek kademelere gelmesi beklenirken, kadının ev ekonomisine destek çıkacak kadar kazanması, takdir edilen bir eş ve iyi bir anne olması beklenir. Zaten kadının işe gerektiğinden fazla zaman ayıracak durumu da yoktur. Siyaset de yapamaz, çünkü siyaset ev işleri ile birlikte yürümez. “Ocakta yemeğin var siyaset yapamazsın” derler sonra kadına, üstelik cümlede bahsi geçen yemek, sonuna aldığı iyelik ekinden dolayı kadının gibi görünse de günün sonunda ailedeki herkesin karnını doyuracaktır. Sonuçta kadına siyasette veya işyerlerindeki yüksek kademelerde değil, trafikte çocuğunu dersten derse yetiştirmeye çalışırken ya da markette alışveriş yaparken rastlayacaksınız.

Sonuçta “kutsal annelik” rolü altında kadının kendine, bedenine, duygularına tamamen yabancılaştığı kimin umurunda olacak? Hem para kazanan hem ev işlerini aynı anda yürütmeye çalışan kadın, hayatın adaletsizliği ve günlük rutin mücadele içinde kendi varoluş mücadelesini de sürdürür. Bu bazen kadının tüm hayallerini çocukları üzerinden gerçekleştirmeye çalışıp, kendinden vazgeçmesi ile sonuçlanır. Bağımsızlığı bilmeyen annelerin bağımlı çocuklar yetiştirmesi de kuvvetle muhtemeldir. Günümüzde “doğum sonrası depresyon”  olgusunun kabul edilmesiyle birlikte kadının ebeveynlik yükünü tek başına taşımakta zorlandığı gerçeğiyle de yüzleşmek zorunda kalındı. Kadının bu ve benzeri problemlerini anlamayanlar,  ona yardım etmek yerine üzerinde baskı uyguladıkları da görülür. “Kutsal” görevini yerine getirmekten kaçınan kadın, “kötü annelik” yakıştırması ile cezalandırılır.

Gerçek hayatta özgürlükçü ve demokrat geçinen erkekler bile mesele cinsiyet eşitliği ve kadınların yaşadığı ayrımcılığın giderilmesine gelince duyarsız kalırlar. Konuyu gereksiz ve önemsiz bulup değersizleştirirler. Konuya duyarlı gibi görünenlerine ise medya ve kamusal alanda rastlayamadığınız gibi kalabalık ev ortamlarında kaybolduğunu da görebilirsiniz. Bu özgürlükçü ve demokrat geçinen erkek modeli, pederşahi dünyada edindiği yerini sarsmamak için iktidar endişesini açıkça söylemek yerine ancak konuya espri yoluyla yaklaşır. Kadınların ötekileştirilmesi, dışlanması, aşağılanması ve şiddetle denetim altında tutulmasını görmezden gelir. Erkeklik avantajlarından vazgeçmek, vazgeçebilmek kolay değildir. Güç, para, kadınlar üzerinde otorite, şiddete yatkınlık bir süper kahraman olma durumudur. Kim durup dururken sinderella olmak için süpermen olmaktan vazgeçer ki. Espri yoluyla yaklaşmayan ev içindeki cinsiyetçiliği ortadan kaldırmaya çalışanlar ise akraba ve arkadaşlarınca üzerine vazife olmayan işleri yapmaması, geleneksel düzeni bozmaması adına uyarılır. Büyük demokrat erkekler hakkında son sözü Simone’a bırakmak istiyorum “Kadınlara karşı hiç kimse erkekliğinden kuşkulanan erkek kadar küstah, saldırgan ya da küçümseyici olamaz. Benzerliklerinden pek çekinmeyenler kadını da kendileri gibi bir insan saymaya daha yatkındırlar.”

Son olarak bizi “kadın” yapan namus anlayışı, eğitim sistemi, espri anlayışı, yazılı olan olmayan hukuk, örf ve adet, gelenek ve görenek, iş dünyası, kutsal aile yapısı, siyaset anlayışı, yıkılmaz doğrular ve erkekliğe gelmişimle geçmişimin selamını eklemeyi kendime görev bilirim.

 

Dergiler Haberleri