Filozoflar Dingin Bir Yaşam Konusunda Bize Ne Söyler?

Küresel dünyanın dayattıklarının etkisi altında biçimlenen hayatlarımızdan sıyrılmak, daha dingin daha huzurlu bir yaşamın ön koşuludur.

Nügen Derman Duru
nugenduru@hotmail.com

“İnsan ömrü bir an sürer, özümüz artsız aralıksız bir akış, algımız belirsiz, tüm bedenimiz bozulmaya yazgılı, ruhumuz bir kargaşa, yazgımız öngörülmez, ünümüz güvenilmezdir.”
Düşünceler, Marcus Aurelius, s.20

Kirliliğinin sadece doğal çevre ile kalmayıp, politik ve sosyal çürümüşlükle at başı gittiği bir ortamda ne kadar temiz kaldığımızın derdine yanmadan öteye geçemiyoruz. Uzaktan kumanda ile yönetilen robotlar gibiyiz. Son gözdemiz yapay zekâ, üst düzey bir etik oluşturabilecek mi; tartışmalar süredursun, biz, zaman ve mekân kavramını yitirmiş bir halde yaşamın kıyısında dalgalandıkça dalgalanıyoruz. Bu dalgalanma hangi duvara çarpacak ve duracak kestiremiyoruz. Sonra bir salgın hastalık dalgakıranımız oluyor. Ancak ne çare ki dalgakıranımız kendi üst bilincimizle oluşturduğumuz değil, şuursuzca yaptıklarımızdan kaynaklanan olaylar… Oysa hayat bizim için derinliğinden habersiz, carpe diem (anı yaşa) tadında gidiyordu. Yemeden, içmeden, gezmeden, eğlenmeden ve daha nice dünyevi hazlarımızın peşinde koşmaktan yorgunuz şimdi.

Yorgunluğumuz çağın en bilindik hastalığı, tüketim çılgınlığının en alasıyla haşır neşirliğimizden bir de. Salgın, bir yandan serzenişle dilimize doladığımız özümüze aykırı yasaklarla bizi kafese kısılmış kuşlar gibi hissettirirken, öte yandan fütursuz bir tüketime dayalı hayatımızı yavaşlattığına dair teselli ile bizi oyalamakta. Yapmak için adeta dişimizi tırnağımıza taktığımız işler olmadan da yaşayabileceğimizi öğreniyoruz. Hayat bize vazgeçemeyeceğimizi sandığımız pek çok şey olmadan da yaşayabileceğimizi gösteriyor. Evlerimize, arabalarımıza, üstümüze başımıza ala ala bitiremediklerimiz, kafelerle, barlarla, her şey dâhil beş yıldızlı otel konaklamalarıyla dahi bir türlü doyamadığımız ne çok şey varmış meğer! Pazar yerindeki eşyalara bakarak “Almak istemediğim ne çok şey varmış.” Diyen yüzyıllar öncesinin filozofu Sokrates’i hatırlıyoruz ister istemez.

Bakmasını bilene geçmiş çok şey söyler söylemesine de ne çare ki gözlerimiz de kulaklarımız da kapalı. Ahir ömrümüzde toplum olarak çok şeylere şahit olsak da üç maymun toplumca en sevdiğimiz oyun. Şimdi ihtiyacımız olan şey, bize az da olsa kendimize dönmemizi sağlayacak bir pencere ve bu pencereden sızacak ışığın kaynağına sığınmaktır. Dünyevi hazları en yüksek değer olarak kabul edildiği böylesi bir çağda, kadim felsefelerden, filozoflardan ve günümüz düşünürlerinden öğreneceğimiz çok şeyler var. Çünkü felsefenin yaşama dair derin ve sonu olmayan sorgulama ve şüphesi yaşam karşısında bir meydan okumadır. Sorgulama, özellikle de kendini sorgulama sahip olduklarımıza, yaşadıklarımıza, bunların doğruluğuna, yanlışlığına yönelik şüphenin oluşması demektir. Böylesi bir entelektüel tutum, olup bitenler karşısında davranışlarımızı belirleme ve yönlendirme gücüne sahiptir. Çünkü bizler düşünen, tercih yapan, karar veren ve eyleyen varlıklarız.

Hep arayışını sürdürdüğümüz dingin, huzurlu bir yaşamın mümkün olup olmadığı, mümkünse bu koşulların neler olduğu, hayatı kendine dert edinen düşünürlerin üzerinde çokça kafa yorduğu bir konu. Hazzı, faydayı ve mutluluğu merkeze alan İlkçağ atomcu filozofu Demokritos (İ.Ö 5.yy) ile başlayıp J.Bentham (1789-1832) ve J.S. Mill (1806-1873) ile doruk noktasına ulaşan faydacılık, insani tüm eylemlerin amacının mutluluk olduğu varsayımına dayanan, felsefe tarihinde hazcılık (hedonizm) olarak bilinen bir görüş. Bu filozoflar bizlere yaşamdan nasıl haz alınacağı, nasıl mutlu olunacağı yanında, ıstıraba, korkulara, eylemlerimizi belirleyen güdülere dair pek çok şeyler söyler. Kyrene okulunun kurucusu Aristippos (İÖ 435-355), bedensel hazları ruhsal hazlardan üstün tutmasına rağmen bu türden hazların esiri olma ihtimaline karşı dikkatli olmamızı öğütler. Epiküros (İ.Ö341-270), insanın amacının dingin ve mutlu yaşamak olduğunu söylerken erdemli kişinin mantığını kullanarak, doyum sağlayan hazları acı verenlerden ayırt edebilen kişidir der.  Sadeliği seçerek zenginlik, ün peşinde koşmamayı, bize en çok haz sağlayacak olan ‘dostluğa’ sığınmamızı öğütler. [1] Nitekim Stoacı Seneca (İ.Ö 4- İ.S 65), Ahlak Mektupları (Epistulae Morales) adlı eserinde, dingin bir yaşam için önerilerde bulunurken, öncelik belirlemeye değinir ve görünüşte iyi olanı değil, sağlamı, doğruyu ve kendi bünyesinde daha güzeli aramayı tavsiyeler. Huzur ve mutluluk için doğaya ve akla uygun bir şekilde, hayatı sadeleştirerek yaşamak yerine kalabalıkları taklit ederek yaşadığımıza dikkat çeker. [2]

Çileci bir anlayışa sahip Schopenhauer (1788-1860), İrade ve Tasavvur Olarak Dünya (Die Welt als Wille und Vorstellung) kitabında, insanın hiç bitmek bilmeyen ihtiyaçlarını giderirken kısır bir döngü yaşadığını söyler. Eylemlerimizin kaynağının bencillik, intikam ve şefkat (duygudaşlık) olduğunu savunur. Tek derdi soyunun devamını sağlamak olan kör iradenin çocukları olduğumuzu, o nedenle de kötülüğü her yere bizim yaydığımızı yüzümüze vurur. Ona göre, dünya eğer cehennemse bunun sorumlusu insan soyudur.  Öyle ki “…aslında hiç doğmamak, bu tamah, bu hırs, bu ıstırap dünyasına hiç gelmemek iyidir…” der. [3] Filozofun etkisinde kaldığı Hint Felsefesinin en eski metinleri olan Upanişatlar’da da gerçek benliğimize ulaşabilmemizin bütün tutkularımızdan kurtulmuş, zihnimizin ve duyularımızın arıtılmış olması gerektiği yer alır.

Filozof B. Russell (1872-1970), Nobel ödül töreni için yaptığı konuşmasında (1950) bütün faaliyetlerimizin kaynağındaki temel arzularımızın açgözlülük, rekabet, gösteriş ve iktidar sevgisi olduğunu söyler. Ayrıca bunların yanında ikincil tutkular olarak gördüğü, sıkıntıdan kaçınma ve heyecan aşkına değinir. Can sıkıntısını insanlığın en büyük düşmanı olarak görür. Ona göre insanlar can sıkıntısından kurtulmak için uzun doğa yürüyüşleri gibi insan ruhuna dinginlik sağlayacak aktiviteler yerine, dedikodu, kumar gibi boş şeylerle vakit geçirmektedirler. [4] Modern diye nitelendirdiğimiz eylemlerimize baktığımızda Russell’ın söylediklerinde ne kadar da haklılık payı olduğunu görürüz. Çoğumuz sıkıntılar içinde adrenalini bol heyecanların peşinde koşarken ya da köşemizde miskin miskin otururken, çok azımız yetinmenin insan varoluşu üzerinde yarattığı dinginliği keşfedebiliyor.

Günümüzün çılgın,  karamsar düşünürü Slavoj Zizek de verdiği bir röportajda salgının olası sonuçlarını değerlendirirken, küresel sıkıntıların üzerinden gelinebilmesi için sosyal hayatın yeniden düzenlenmesi gerektiğini vurgular. Özellikle kapitalist bakış açısından kurtulmamız ve hayati öneme sahip şeyleri ön plana çıkarmamız gerektiğini söyler. Çözüm olarak olabilecek en hayali düzeyde bir fedakârlığı önerir, modadan, arabalardan ve daha birçok lüks tüketim mallarından vaz geçmemiz gerektiğini vurgular.

Küresel dünyanın dayattıklarının etkisi altında biçimlenen hayatlarımızdan sıyrılmak, daha dingin daha huzurlu bir yaşamın ön koşuludur. Bunun için de hayatımızda boşu boşuna yer kaplayan her şeyi ayıklamak, hayatımızdan çıkarmak ve sadelikten yana bir tercih yapmak zorundayız. Ne insan, ne toplum ne de dünyamız bundan daha fazla bir keşmekeşi kaldıracak güce sahiptir. İhtiyacımız olan şey, güçsüzleşmemizi, yaşadığımız topluma yabancılaşmamızı engelleyecek esnek, aydınlanmış bir zihin ve minimal düzeyde gereksinimlerle hayatı küçücük bavullara, çantalara sığdırarak hayatı olabildiğince sadeleştirmektir. Böylece kaliteli ve arınmış, temiz bir yaşama kapı aralayabiliriz. Ne kadar hayalci görünürse görünsün, arınmış zihinler ve bedenler, hazlar arasındaki farkı kavrar ve bize yeni umutlar aşılar. Bizlerse her türlü olumsuzluğa rağmen tercihimizi umuttan yana kullanırız.

Yaşadığımız onca sarsıntılara yenilerini ekleyen salgın, ölüm korkusunu yeniden içimize saldı. Korku miskindir; bizi esir aldığında bedensel varoluş pahasına özgürlüğümüz de dâhil bizi biz yapan birçok şeyden vazgeçebiliriz. Dıştan neon ışıkları gibi parlayan ancak her geçen gün çürümüşlüğü, bozulmuşluğu ile yüzleştiğimiz hayatlarımız giderek daha da güçsüz, silik, kuralsız, köhne ve anlamsız bir hal alacak. O nedenle geldiğimiz noktada sormamız gereken soru şudur: Huzurlu, dingin bir yaşam için nelerden ve ne kadarından vazgeçmeye hazırız?

İllüstrasyon: Modern Life, Steve Cutt


Kaynaklar

[1] Turan, Esra, Y, İlkçağ Felsefesinde Faydacılığın Temelleri,     https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/397537

[2]Zeller, Eduard, Grek Felsefesi Tarihi, Say Yayınları, İstanbul, 2008

[3] http://dusuncetarihi.kapadokya.edu.tr/makale/mutlu-yasama-dair.html

[4] https://www.nobelprize.org/prizes/literature/1950/russell/lecture/

Dergiler Haberleri