Farkında bile değilken sahnelediğimiz oyunlar-Truman Şov

Farkında bile değilken sahnelediğimiz oyunlar-Truman Şov

 

pervinyigit@gmail.com
Pervin YİĞİT

Bütün dünya bir sahnedir… 
Ve bütün erkekler ve kadınlar
sadece birer oyuncu…
Girerler ve çıkarlar
Bir kişi bir çok rolü birden oynar (1)

1998 yapımı bir film olan Truman Şov’da, bir şirketin evlat edindiği ilk insan olan Truman’ın (İngilizce’de gerçek demek olan true kelimesi ile insan demek olan man kelimesinin birleşiminden elde edilmiş bir özel isim), doğduğu günden beri 5000 adet kamera ile izlenmesi ve hayatının 24 saatinin televizyondan kesintisiz olarak yayınlanması anlatılmaktadır. Bu program için dev bir dekor kurulur; Truman’ın en güzel şekilde yaşayabilmesi için yapay bir ada inşa edilir, muhteşem evler yapılır ve insanlar dahi hep iyi olarak kurgulanır. Her gün doğan güneş bile oyunun bir parçasıdır, adanın etrafındaki deniz yapaydır, ay diye görünen ışık kümesi ise Truman’ın dünyasında yaşanılanların izlendiği, gerektiğinde yönetmenin olaya dahil olduğu, kısaca Truman’ın hayatının kontrol edilebildiği stüdyodur.

Truman’ın hayatındaki herkes; babası, eşi, en yakın arkadaşı ve hatta annesi birer oyuncudur ve bu programda olmalarının tek sebebi buradan para kazanıyor olmalarıdır. Bir televizyon programının parçası olduğundan haberi olmayan tek kişi ise Truman’ın kendisidir. Bu yüzdendir ki, programın yönetmenini oynayan kişi, bu kadar sahteliğe rağmen bu programda Truman ile ilgili sahte ve kurgu bir şeyin olmadığını, şovu izleyenlerin samimi bir hayata tanık olduklarını söyler. En yakın arkadaşı ise şovdaki her şeyin gerçek olduğunu söyleyerek Truman’ın kontrol altında olmasının onu gerçeklikten koparmadığını iddia eder. Programı yapan, yöneten ve bu kurguya dahil olan kişiler, şovdaki kurgunun Truman’ın yaşadıklarını sahte yapmadığı konusunda hemfikirdirler çünkü Truman’ın duyguları ve davranışları kurgunun bir parçası değildir.

Truman’ın doğumu, ilk adımı, okuldaki ilk günü ve evliliği bu program sayesinde milyonlar tarafından izlenmiştir ve ilginçtir ki başrol Truman’ın bundan haberi olmadığı için, aslında evliliği de, işyerinde yaşadığı sorunları da, duyguları da gerçek olarak algılanır. Tabii ki böylesine kurgu bir dünyada yaşadıklarının ne kadar gerçek olabileceği başlı başına bir sorundur. Yönetmene bakarsak Truman kendi hayatını kendisi kontrol ediyordur, mesela kendi istediği işi yapıyordur, kendi istediği kızla evlenmiştir ya da en yakın arkadaşı kendi seçimidir. Gerçekte ise evlendiği kız, Truman’ın hayal kırıklığı ile biten ilişkisinden sonra, rol icabı ayağı takılarak üstüne düşen, yapımcının gelecekte Truman ile evlenmesi için işe aldığı bir oyuncudur. En yakın arkadaşı ise kendisiyle konuşurken yönetmenin sufle verdiği, Truman’ın en çaresiz anlarında bile beraber içtikleri biranın reklamını konuşma arasına yerleştiren duygusuz ve kötü bir aktörden başkası değildir.

Fakat filmde Truman, bunlardan bihaber önüne sunulan seçimleri kendi seçimleri olarak gören ve kendisi için çizilen rolü çok iyi oynayan birisi olarak karşımıza çıkar çünkü yaşadıkları ve hissettikleri gerçektir. Biz filmde yalan bir dünyada, gerçek duygular yaşayan Truman’ı ve bunu izleyen milyonları seyrederken, Truman yaşadığı hayat ile ilgili şüpheye düşer ve oradan kaçmaya karar verir. Yaşadığı ada yapay bir dekor olduğu için aslında kaçacağı bir yer olmamasına rağmen, kaçmaya teşebbüs eder ve gemi ile yapay denizin sonuna gelerek, dekorun sonundaki duvara çarpar. Burası şov için hazırlanan setin bittiği yerdir ve buradan bir merdiven ile bizim gerçek dediğimiz dünyaya açılan bir kapı vardır. Truman bu noktaya ulaştığında, önce çaresizce duvarı yumruklamaya başlar. Tüm hayatının bir senaryodan ibaret olduğundan artık emin olmuştur. Gerçek dünyamızda kesinlikle göremeyeceğimiz bir sahnede; Truman gökyüzüne daha doğrusu duvara yumruk atarken, biz de kendi hayatlarımızla, kendi gerçeklik algımızla yüzleşme fırsatı buluruz. Bu sahnede, yönetmen, Truman’a stüdyodan bağlanır ve ona kendisinin gerçek olduğunu bu yüzden de seyredilmeye değer olduğunu söyler. Sonrasında ise Truman’ı yapay dünyasında kalması için ikna etmeye çalışır. Ona dışarıdaki dünyanın şu anda içinde yaşadığı dünyadan daha iyi olmadığını, hatta şimdikinin daha güvenli, daha gerçek, Truman için daha iyi olduğunu söyler. Orada her şey kontrol edildiği için Truman’a zarar gelmeyeceğini de ekler ve Truman’ı 30 yıldır izlediği için onun için neyin en iyi olduğunu kendisinden bile daha iyi bildiğini belirtir. Truman da buna karşılık, kafasının içerisine hiçbir zaman kamera yerleştiremediklerini söyler, kendisi için yaratılan bu “cennet”i bırakarak gerçek dünyaya adım atar ve film biter.

Açıktır ki Truman Şov’u kapitalizm ve medya eleştirisi bağlamında iyi bir film olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca Truman ve ismi İsa’ya bir gönderme içeren yönetmen Christof arasındaki ilişkiyi Tanrı ve kul arasındaki ilişkinin bir yansıması olarak görüp filmi kader ve özgürlük tartışmaları ile de ele alabiliriz. Ben ise bu filmi gerçeklik algımızın sorgulanmasına yardımcı olacak bir araç olarak görerek, filmin bize gösterdikleri ışığında şu anda içerisinde yaşadığımız topluma bakmak istiyorum.


Biz, bize sunulan hayatı ve dünyayı gerçek olarak kabul ederiz (2)

Filmin sonundaki konuşmada yönetmen Truman’a bu kadar güzel bir dünyayı bırakıp gitmemesi için adeta yalvarır. Neticede Truman’ın bildiği, gerçek olarak kabul ettiği dünya orasıdır ve bizim gerçek olarak adlandırdığımız dünyanın neye benzediği ile ilgili hiçbir fikri yoktur. Başka bir deyişle; dünyanın Truman’a sunulan hali, onun gerçek dünyasıdır. 

Platon’un Devlet isimli kitabında yer alan ve hala bugün yaşadığımız dünyanın ne kadar gerçek/sahte olduğunu sorgulamamıza yarayan bir varsayımda da görüldüğü üzere kişiler kendilerine gösterilen dünyayı gerçek olarak kabul ederler.  Mağara Alegorisi diye bilinen bu ünlü varsayımda, bir mağarada hareket edemeyecek ve birbirlerini göremeyecek şekilde bir grup insan, zincirlerle bağlı olarak yaşar. Mağaranın kapısı arkalarına gelecek şekilde olduğundan ne güneş ışığını ne de nesnelerin gerçek hallerini görebilirler. İnsanların arkasında bir ateş yanar ve yüzleri duvara dönük olduğu için, görebildikleri şeyler bu ateşin yardımıyla nesnelerin ya da gerçekliklerin duvara yansıyan gölgeleridir. Kısacası onların gerçeklikleri, nesnelerin gölgeleridir.

Kitabın devamında bu kişiler arasından bir kişinin dışarıya çıkması ve nesnelerin gerçekliklerini ve güneş ışığını görmesiyle esas gerçeğin hangisi olduğu sorgulanır. Böylesi bir durumda hem güneş ışığına çıkmak hem de içerde olanlara dışarıdaki gerçekliği anlatmak cesaret ister. Bir düşünün; size ilk sunulan gerçeklik nesnelerin gölgeleri olsaydı, güneş ışığını gördüğünüzde esas gerçekliğin bunlar olduğuna inanır mıydınız? Ya da doğduğunuzdan beri pembe gözlüklerle dünyaya bakmış olsaydınız, dünyanın gerçekten pembe olmadığını düşünebilir miydiniz?

Truman Şov’u geçenlerde yeniden izledim ve Platon’un Mağara Alegorisi ışığında düşündüğümde, Truman’ın filmin sonunda bırakıp kaçtığı kurgu dünyayı Kıbrıs ve gerçek olarak adım attığı dünyayı da Kıbrıs’ın dışı olarak okudum. Bu ikiliği, kurgu dünya ve gerçek dünya ya da mağaranın içi ve dışı diye ayırarak değil, Kıbrıs ve dışarısı olarak ayırarak ne düşündüğümü anlatmaya çalışacağım.


Ve sahnede Kıbrıslı Türkler

Biz Kıbrıslı Türkler için içerisi olarak tabir edebileceğimiz yer Kıbrıs’ın kuzeyi. Biz burada tam da Platon’un söylediği gibi bize sunulan gerçeklikleri kabul ederek hayatımıza devam ediyoruz. Siyaseti, sosyal yaşamı, aile ilişkilerimizi, hatta adanın bölünmüşlüğünü bile bize sunulduğu şekliyle kabullendik. Dışarıda ise içerden; Kıbrıs’tan daha aydınlık ama daha güvensiz diye adlandırabileceğimiz bir dünya var. Belki de bu yüzden eğitim almaya veya gezmeye gitsek de günün sonunda içerisinin güvenliği ve konforu önceliğimiz oluyor ve adaya dönüyoruz.

Filmde yönetmen, kurgu dünyayı anlatırken, “ben Truman’a normal bir yaşama girme şansı verdim. Dünya mide bulandırıcı bir yer ama burası dünyanın olması gerektiği hali gibi. Dışarıda yalanlar, ikiyüzlülük var ama benim dünyamda burada korkulacak hiç bir şey yok” der. Peki, Kıbrıs’ın kuzeyinde de çoğumuzun yaşadığı yer Truman’ınki kadar korunaklı olmasa da ailelerimizin bizler için yaratabilecekleri en iyi dekor değil mi? Başka bir deyişle, ebeveynlerimize yakın bir yerde oturarak, onların mutfağını bizim paket servisçimiz olarak görerek, annelerimizi çocuklarımızın bakıcısı, babalarımızı ev işlerimizden sorumlu emekliler olarak atadığımız, onların torpiliyle iş sahibi olduğumuz bir yer olabilecek en konforlu dekorun içinde değil midir? İşte bu yüzden bizim korunaklı yaşam alanımız; adanın kuzeyi oluyor.

 

Yaşamamız için kurulan set: Kıbrıs’ın kuzeyi

Truman’ın filmin sonunda kendi kurgu dünyasından kaçıp adım attığı dünya ise kuzey Kıbrıs’ın dışı; dünyanın Kıbrıs’ın kuzeyi dışında herhangi bir yeri. Filmi izledikten sonra Kıbrıslıların dünyada daha iyi yaşama koşulları varken neden aynı devlet dairesinde hatta aynı masanın başında 30 yıl geçirdiklerini düşündüm yine. Yurtdışında yaşamayı seçmiyoruz çünkü daha küçük bir evde, daha eski bir araba kullanarak faturalarla baş etmek istemiyoruz. Akşam eve gittiğimizde yemeğin hazır olmasını, daireden çocuğu almak için çıkıp alışverişe gitmeyi, bağımsız bir birey olmak yerine muhtaç durumda olan ve hiç büyümeyen evlatlar olmak istiyoruz aslında. Bir tarafa aydınlık olan dışarısını bir tarafa ise güvenli, işimizin garanti olduğu, konforlu Kıbrıs’ı koyduğumuzda, tabii ki ikincisi ağır basıyor. Hem zaten güneşli hava da vazgeçilmezimiz değil mi?

Bizim yaşamamız için kurulmuş sete baktığımızda küçük bir denizde her gün maddiyatla daha da büyüyen balıklar olduğumuzu görüyorum. Truman’dan dolayı aklımıza gelen sorulara bakarsak, bizim için de aynı soruları sormamız mümkün; özgür müyüz, bu yaşadığımız kendi hayatlarımız mı, yoksa biz de Truman gibi bize sunulan rollerin içinden en iyisini seçip, bu rolü de en iyi şekilde oynuyor muyuz?

Küçük denizimizde büyük balıklar olunca, bir süre sonra insanların bizi gördükleri gibi görmeye başlıyoruz kendimizi. Yaptığımız rol ikiye katlanıyor; kendi biçtiğimiz rolün yükünün üzerine (farkında olmasak da) toplumdaki diğer insanların bizlerden bekledikleri üzerine kurulu olan hayatımızın ağırlığı da ekleniyor. Jean Paul Sartre’ın dediği gibi diğer insanlar bizim cehennemlerimiz olurken (3), biz asıl cehennemin kendimiz olduğunu fark etmeden yaşayıp gidiyoruz. Bizden beklenen şekilde iyi evlatlar oluyoruz, hemen evlenip çocuk sahibi oluyoruz, geleceğimizi garantiye alan bir iş yapıyoruz, ailemizin siyasi partisine oy veriyoruz ki iktidarda olduklarında işimize yarasın; kısacası yakınımızdaki insanları tatmin eden “iyi ve başarılı” insanlar oluyoruz bu küçücük adada.

Truman’ın dünyasında zihninden başka her şey kontrol ediliyordu. Sözde iyiliği için olan kameralar sadece zihnine girememiş, insanlar Truman’ın sadece düşüncelerine hükmedememişlerdi. Bu yüzden ne gerçekten ne hissettiği izlenebildi ne de kaçma cesaretini nerden bulduğu anlaşılabildi. Aslında bizim de zihinlerimiz özgür ama Immanuel Kant’ın dediği gibi aydınlanmak için bilmeye cüret etmek gerekir (4) ve bizde bu cesaret olmadığından Truman gibi kaçamıyoruz.

Bu durum adanın kuzeyinde yaşayan herkes için geçerli değil tabii ki, ama çoğunluğumuz için esas sorun içinde bulunduğumuz durumun farkında bile olmamamız. Kendimizi küçücük bir denizde kocaman balıklar olarak görürken, zihinlerimizin materyalizm tutkumuzla gittikçe daraldığını fark edemiyoruz. Mutluluğu da özgürlüğü de hala maddiyatla elde edebileceğimizi sanıyoruz.

Filmin ilk sahnesinde Truman’ın kafasına, dekorda geceleri yıldız olarak kullanılan bir spot düşer ama Truman bunun ne olduğunu sorgulamaz bile çünkü kurgu dünyadaki zincirleri henüz kendini sıkmaya başlamamıştır. Halbuki son sahnede yönetmenin kendisine “korkuyorsun, bu yüzden burayı terk edemeyeceksin, sen buraya aitsin” demesini hiç ciddiye almadan arkasını döner ve dış dünyaya çıkma cesaretini gösterir. Bizim kafamıza o spotlardan her gün kaç tane düşüyor ama hayatlarımıza gayet mutlu bir şekilde devam ediyoruz; bir çocuk daha yapıyoruz, bir tatile daha gidiyoruz, bir çift ayakkabı daha alıyoruz. Diğer tarafa, dışarıya, aydınlığa, adına ne derseniz deyin, geçmek sorun olmuyor ama orada kalmak bizi ürkütüyor çünkü orada birey olmamız, birer özne olmamız gerekiyor. Açıkça söylemek gerekirse, Kıbrıs’ın dışında bir yerde elektrik dairesinde tanıdığımız yok diye sıraya girmek zorunda kalacağız, yemeğimizi annemizde yemek son model araba taksitimizi ödememize yardımcı olamayacak, “eğitim” almadığımız konularda ahkam kesemeyeceğiz, bilgi dağarcığımız kendimize bile yetmezken torpilimiz var diye akademisyen olamayacağız, sadece insani ilişkilerimiz iyi olduğu için, tüm düğünlere ve cenazelere gittiğimiz için ya da babamız tanınan bir siyasetçi olduğu için milletvekili seçilemeyeceğiz. Dışarıda ideolojiler de kaygan bir zeminde değil; çıkar üzerine kurulu bir solculuk ya da sağcılık yok veya sol ve sağı aynı anda kucaklayan insanlar büyük bir çoğunluğu üniversite mezunu olan toplumlar tarafından değer görmüyor mesela. Orada insanların düşündüğü, sorguladığı bir hayat var, belki buradan daha zor ama daha aydınlık, canlı ve gerçek bir hayat. Kim bilir…

Belki biz de bir gün maddiyatın ya da kuşatıldığımız bu manevi güvenlik duvarının bizi mutlu ya da özgür yapmadığını keşfeder, küçük denizde büyük balıklar olarak tatmin olmak yerine, büyük denizlerde küçük balıklar olmanın keyfine varmak isteriz. Ne demişti Milton; “Cennette kul olacağıma, cehennemde kral olurum”.

-------------------------------------------------------------------

Kaynakça

1. William Shakespeare, Nasıl Hoşunuza Giderse, 3. Bölüm, 7. Trajedya.
2. Platon, Devlet, 7. Kitap, çev. M.A. Cimcoz ve S. Eyüboğlu (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1975).
3. Jean-Paul Sartre, No Exit, and three other plays (Unitede States: Vintage Books, 1989).
4. Immanuel Kant, An Answer to the Question: “What is Enlightenment” (United Kingdom: Penguin Books, 2013).
5. John Milton, Paradise Lost (London, 1667).

Dergiler Haberleri