Dünyanın hâlet-i ruhiyesi: Yeni bir şey söylemek mümkün mü?

Umut’u aramak insanlığın en temel varoluş mücadelesi olmuştur ve hep var olacaktır. Zira aksi düşünüldüğünde, ‘ebedi barış’ hayali ebedi çatışma haliyle yer değiştirme riski taşımaktadır.

Nur Köprülü*
koprulunur@gmail.com

Tunus kökenli bir sosyolog olan Profesör Freij Stambouli ile yaşadığı bir diyaloğu aktarırken Fred Halliday, özelde Orta Doğu’ya ve genelde de dünyaya dair yapılan saptamaların bilhassa üç olay tarafından ciddi biçimde sarsıldığına işaret eder. Bu olaylardan ilki 1979 yılında İran İslam Devriminin ilan edilmesidir. İkinci olay yine Orta Doğu coğrafyasında yaşanmış olan ve 15 yıl süren Lübnan iç savaşı; üçüncü ve son gelişme ise 1989’de Berlin Duvarı’nın yıkılmış olmasıdır (Halliday, 2005). Bu tespitiyle Halliday, aslında bize bugünü anlamamız için bir kılavuz sunar. Siyaset bilimciler ve uluslararası ilişkiler alanında araştırmalar yürüten akademisyenler, dünyayı dönüştürecek niteliğe ve etkiye sahip birçok olay/ devrim veya savaşı önceden tahmin edememiş olabilir, ancak bu bizim (araştırmacıların ve de elbette ki tüm insanlığın) geçmiş ile gelecek arasındaki odak ve zamanın ilişkilendirilmesi konusunda geri adım atmamız gerektiği anlamına gelmemelidir. Tam tersine, yaşanan değişimlerin ve savaşların nedenini anlamak ve zamanın ruhu ve bağlamı içerisinde değerlendirmek elzemdir.

Bugüne nasıl gelindi? Bir savaşın anatomisi

28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı ‘önleyici saldırı’; ABD Başkanı Trump tarafından ‘Destansı öfke’, İsrail Başbakanı Netanyahu tarafından ise ‘Aslan kükremesi’ olarak nitelendirilirmiş ve 2003 yılında ABD’nin Irak’a askeri müdahalesi sırasında kullanılan benzer bir tehdit algısı ve güvenlikleştirme yolu ile meşru kılınmaya çalışılmıştır. Bahse konu saldırıların ardından İran karşılık vermiş ve Körfez ülkelerinde yer alan ABD üslerine yönelik saldırılar başlatmıştır. Kademeli artış gösteren bu tırmanış zinciri İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasına, Körfez ülkelerinde yer alan önemli enerji / petrol rafinelerinin hedef alınması noktasına kadar gelmiştir. Gelinen bu aşamada Körfez İş birliği Konseyi (GCC) üyesi ülkeler – başta Suudi Arabistan, Katar, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) – ABD güvenlik şemsiyesi altında tam anlamıyla güvende olmadıkları gerçeğiyle karşı karşıya kalırken; aynı zamanda yaşanan bu kademeli tırmanış Kıbrıs adasını da içine alan geniş bir coğrafyaya yayılma eğilimi göstermiştir. Bu çatışma hali Kıbrıs dahil, Orta Doğu coğrafyasının neredeyse tamamının müdahil olmayı asla tercih etmediği bir çatışma zeminini ortaya çıkarmıştır. Zira, içerisinde yaşadığımız bu ‘sarkaç’ (pandül) aslında sadece İran’ı kapsayan veya İran’da bir rejim değişikliğini amaçlayan bir süreç olarak okunamayacak kadar bölgesel ve küresel jeopolitik bir nitelik barındırmaktadır. Şöyle ki, ABD-İsrail ve İran arasındaki süregelen uyuşmazlık ve sıcak çatışma halinin, 7 Ekim 2023 sonrası dönemde Orta Doğu coğrafyasının güvenlik ve siyasi yapısını şekillendirmekte olan yeni gerçeklik üzerinden ‘bütünlüklü’ olarak okunması gerekliliğini gündeme taşımaktadır. Dolayısıyla ‘7 Ekim ve sonrası dönemin’, Orta Doğu coğrafyası odağında ve dünya ölçeğinde bir kırılma noktası olduğuna vurgu yapmak gerekmektedir. Şöyle ki; 7 Ekim sonrasında İsrail’in önce Gazze’ye, ardından da kuzeyde bir cephe açarak Lübnan’da Hizbullah’ın zayıflatılmasına yönelik olarak başlattığı askeri operasyonlar, Orta Doğu’da değişmekte olan yeni jeopolitik denklemin yapı taşlarını oluşturmaktaydı. İlaveten, 8 Aralık 2024 tarihinde Esad yönetimindeki Baas rejiminin Suriye’de devrilmesine müteakip bölgede yeni gerçeklikler vuku bulmuştur. Suriye’de rejim değişikliği hali hazırda Lübnan üzerinde zayıflayan Suriye vesayetini bertaraf ederken, İran ve Suriye arasındaki bağı da koparmış ve bölgede İsrail’in bölgesel bir güç olma potansiyelini artırmıştır. Bu gelişmelere ek olarak geçtiğimiz yıl haziran ayında İsrail ve İran arasında 12 gün süren bir çatışmaya da şahitlik edilmişti. Hali hazırda uluslararası sistemin – Soğuk Savaş döneminin aksine – keskin bir güçler dengesinden yoksun oluşu bu çatışma halini perçinlemekte ve bir süredir ABD’nin bölgeden çekilme vurgusu yaptığı bir dönemde İsrail, bölgesel güç olma gayesiyle bu yeni ortaya çıkan jeopolitik olanağı her ne pahasına olursa olsun kullanmayı tercih eden bir yaklaşım sergilemektedir. Diğer bir deyişle, 7 Ekim sonrasında İsrail’in yakaladığı ve ‘nadir’ bir jeopolitik fırsat olarak ifade edilen zemin bölgeye hiç olmadığı kadar hâkim olmayı düşlemesiyle ilişkilendirilebilmektedir.

Orta Doğu’nun Geçirgen sınırları ve dünya ölçeğindeki konumu

28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı yukarıda ifade edilen yeni denklemin bir diğer sacayağını teşkil etmekle birlikte, Orta Doğu bölgesinin bölge dışı aktörler tarafından ‘penetre’ edilme durumunu görmemiz açısından bir vaka daha ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda belirtmekte yarar vardır ki, Orta Doğu’ya istisnai (exceptional) bir bölge olarak muamele etmek bölgenin her daim küresel güçlerin müdahale etmesine zemin tanıması anlamı taşıyacaktır. Diğer bir ifade ile, bu bölgenin dünyadaki diğer bölgelerden kültürel ve ‘otantik’ doğası gereği farklı olduğunu söylemek Orta Doğu literatüründe çok tartışılan bir husustur. Bu minvalde, elinizdeki bu yazı bahse konu ‘istisnacı’ bir bakış açısıyla kaleme alınmamıştır. Orta Doğu’da süregelen çatışmalar, mezhepsel uyuşmazlıklar ve savaşlara zemin kazandıran niteliği istisnai bir bölge olmasından dolayı değil, küresel açıdan ticaret yolları ve enerji kaynakları gibi liberal ekonomik sistemin devamını sağlayabilmenin geçiş noktası olarak konumlandırılışından kaynaklanmaktadır. Halliday’in (1999) de ifade ettiği üzere Orta Doğu bölgesi ‘penetre’ olma özelliği taşımaktadır. Esas olan piyasanın Orta Doğu toplumunun tüm kesimlerine nüfuz etme derecesidir ve ekonomik anlamda kendi kendine yeterlilik nasıl geçmişte kaldıysa, siyasal yalıtılmışlık da öylece ortadan kalkmıştır. ABD’nin 2003’teki Irak’a yönelik müdahalesi Orta Doğu’da birçok farklı gelişmeye neden olmuş, hatta bölgede Amerikan karşıtlığını tetiklemiştir. Bölge ülkeleri özellikle Irak’ın dönüşümünde ve Suriye’de yaşanan iç savaştan dersler çıkarmışlardır. Bugün bölgede başta Türkiye, Mısır, Ürdün ve Körfez ülkeleri diplomasi çağrısında bulunurken, özellikle tampon bölge haline gelen Körfez ülkeleri bu savaşın onların savaşı olmadığını yinelemektedirler. Bu minvalde şu hususun da altını çizmek elzemdir: her ne kadar 2011 Arap Ayaklanmaları ‘ekmek ve özgürlük’ talepleriyle genişleyerek ‘Arap Sokağı’ dediğimiz toplumsal aktivizme dönüşmüşse de ardından Libya, Suriye ve Yemen’de yaşananlar Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki toplumların istikrarı ve refahı, demokratikleşmeye yeğleme eğilimi gösterdiğini ortaya koymaktadır.

Dünyanın hâlet-i ruhiyesi: Yeni bir şey söylemek mümkün mü?

Âmin Maalouf, Çivisi Çıkmış Dünya: Uygarlıklarımız Tükendiğinde kitabında şu ifadeye yer verir: ‘bilanço yıkıcı savaşlarla, insan onuruna karşı işlenmiş suçlarla, toplu savurganlıklarla ve trajik yoldan çıkmalarla doludur; bunlar da bizleri bugünkü tükeniş haline sürüklemiştir’ (2009, s. 139). Bugün içerisinde bulunduğumuz sarmal ve çok katmanlı çatışma hali belki de savaşların yeni doğasını nitelendirmekte, hatta yeni normal olarak kabul görmüş durumdadır. Venezüella’ya benzer bir örüntü (pattern) ile yakın coğrafyamızda yer alan ülkelerin ve toplumların güvenlik, egemenlik ve istikrarlarının zayıflatıldığı bir dönemden geçmekteyiz. Bu, devlet egemenliği ve toprak bütünlüğü gibi temel prensipler üzerine inşa edilen ve 1945 sonrası oluşturulan liberal dünya düzeni perspektifiyle konsolide olan Vestfalyan devlet anlayışına taban tabana zıtlık gösteren bir hâlet-i rûhiye içerisinde olduğumuzun da tezahürü değil midir?  Diğer bir deyişle, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan düzenin ve onun kural-merkezli kurumsal yapısı erozyona uğramış ve bu dünya geneline nüfuz eden bu ‘yeni gerçekliğin’ veya ‘sarkacın’ yıkıcı etkilerinin bir süre daha etkisini hissettireceğini ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Gazze’nin ve Filistin’in geleceğinin muğlak durumu, yeni Suriye’de süregelen İsrail varlığı ve Lübnan’ın siyasal geleceğinin ve istikrarının belli koşullara bağımlı kılınması gibi olgulardan dolayı bölgenin bir süre daha bırakın barış inşasını, istikrar açısından da son derece kırılgan bir zeminde seyredeceğini söylemek mümkündür. Hiç kuşkusuz, İran’da bir süredir devam eden siyasal değişim taleplerinin ve protestoların akıbeti de bu savaşın ne yöne evrilecek olmasıyla da yeni bir zemin kazanması muhtemeldir.

Bu savaş elbette Mete Çubukçu’nun da ifade ettiği gibi ‘Bu nedenle şu ya da bu şekilde bu savaş bitirilecek’. Burada bilhassa önemli olan birkaç hususun altının çizilmesi gerekmektedir. 28 Şubat’tan sonra ABD’nin sadece bu coğrafya üzerinde değil, dünya ölçeğindeki konumu nasıl bir seyir izleyecek ve Körfez ile İsrail, ABD ve İran ilişkileri nasıl bir yola girecektir? Gelinen bu aşamada, İsrail’in askeri güç kullanarak ve savaşa girerek İran’ın başını çektiği ‘Direniş Eksen’ini yıpratma stratejisi bölgeye muktedir olabilecek mi? Zira salt askeri ve ekonomik güçle bugüne dek Orta Doğu coğrafyasında siyasal ve normatif açıdan kabul görmeyen bir ülkenin bölgeye hâkim olmasının ne kadar muhtemel olabilecektir sorusu bu noktada akla gelmektedir.

Uluslararası ilişkiler, savaşların nasıl önlenebileceği ve barışın tesisi amacıyla ortaya çıkan bir disiplindir. Birinci Dünya Savaşı bu alanın yeşermesine ve ardından da İkinci Dünya Savaşı bu disiplinin kök salmasına sebebiyet vermiştir. Her ne kadar müneccim olmasak da yaşanan acıların ve bu çatışma halinin nasıl son bulması konusunda hatırı sayılır bir literatür mevcuttur ve dünya tarihi bu konuda da neredeyse hemfikirdir. Uluslararası norm ve değerlerin kurumsallaşması, var olan uluslararası kurumların ‘varoluş’ hikayelerinin zihinlerde canlanması ve bu kurumsal yapıların değişen koşullara uyum gösterebilecek şekilde yeniden yapılandırılması gerektiği apaçık ortadır. Dolayısıyla, umut’u aramak insanlığın en temel varoluş mücadelesi olmuştur ve hep var olacaktır.  Zira aksi düşünüldüğünde, ‘ebedi barış’ hayali ebedi çatışma haliyle yer değiştirme riski taşımaktadır.

Kaynakça:

Çubukçu, Mete, ‘Bu Son Savaş Değil’, Birikim Dergisi, 14 Mart 2026.

Halliday, Fred, Revolution and World Politics: The Rise and Fall of the Sixth Great Power, Red Globe Press London, 1999.

Halliday, Fred, The Middle East in International Relations: Power, Politics and Ideology, Cambridge University Press, 2005.

Maalouf, Âmin, Çivisi Çıkmış Dünya: Uygarlıklarımız Tükendiğinde, Yapı Kredi Yayınları, 2009.

*Prof. Dr., Yakın Doğu Üniversitesi, Senato Üyesi

Dergiler Haberleri