Denis Dinand: Kıbrıs Deneyimi ve Ekonomik Araç Olarak Kamu İstihdamı

Sendikal mücadelelerin her zaman 'toplumsal mücadele' olarak nitelendirilmesini ve sendikaların böyle bir rol üstlenmesini de doğru bulmuyorum.

Denis Dinand
dinandenis@gmail.com

Gaile sorusu: Kıbrıs (KKTC) deneyimini göz önüne alarak, toplumsal ve siyasal yaşamda sendikaların yeri ve işlevleri nedir, ne olmalıdır?

Sendikaların rolünü tartışmadan önce Kıbrıs deneyimini tanımlamak gerekir. Nihayetinde bu tanımlamayı her birey farklı yapacağından, tarihi, teorileri ve istatistiksel verileri de farklı şekilde yorumlayacaktır. Bireysel süzgeçlerimizi, yani yorumlarımızı saydamlaştırdığımızda soruyu daha objektif bir temelde analiz edebiliriz.

Tarihi çok geriye sarmadan, 1983 sonrası süregelen ekonomik durumdan bahsedelim. Temelleri 1983 öncesine dayanan — iyi veya kötü — bir devlet yapısı inşa edildi ve bu yapı, öncelikle her devletten beklenen temel hizmetleri vatandaşına ulaştırdı. Ekonomide “doğal tekel” (natural monopoly) olarak tanımladığımız sektörler bu hizmetlerin en somut örnekleridir. Devletin yol yapması beklenir çünkü yollar “kamusal mal” niteliğindedir; herkesin kullanımına açıktır, yol kullanımının kısıtlanması güçtür ve yapım maliyetleri de oldukça yüksektir. Bu sebeple herhangi bir özel şirketin bu maliyeti üstlenip, sonradan kâr amacıyla bu yapıları işletmesi ne kolaydır ne de tercih edilen bir durumdur. Nitekim Adamızda da yol yapımı, elektrik üretimi, akaryakıt ve doğalgaz tedariki, liman işletmeciliği gibi temel ihtiyaçları karşılamak adına devlet himayesinde doğal tekeller oluşmuştur.

Bu doğal tekellerin mühendisliğini, işletmeciliğini ve genel işçiliğini üstlenmek için devlet, adadaki sınırlı insan sermayesinden yararlanmış ve kamuya emeğini veren bir kesim istihdam edilmiştir. Bu kamu personelinin en belirgin özelliği, ülkemizin orta gelirli kesimini oluşturması ve sendikalaşabilmesidir. Kamu istihdamı, ülke tarihinin bu noktasında bir ekonomik araç olarak yorumlanabilir. Kalkınma süreçlerinin başında kamu istihdamının ekonomik belirsizliği ve karamsarlığı aşacak bir “mancınık” görevi görmesi, en temel talep odaklı ekonomik araçlardan biri kabul edilir. Bunun en yaygın örneği, ABD’de 1929’da başlayan Büyük Buhran’dır. 1933 yılında Franklin D. Roosevelt başkanlığındaki yönetimin, “Yeni Düzen” (New Deal) olarak bilinen kapsamlı paketle kamu maliyesini ve istihdamını etkin bir araç olarak kullanması buna örnektir. Uygulanan bu politikalarla daralan tüketici talebi ateşlenmiş ve ekonomiye can suyu verilmiştir.

Küreselleşme ve "Bağımlı Bağımsızlık" Paradoksu

Devletleşme sürecinin bir adım ötesinde küreselleşme çağını görmekteyiz. Bu çağda, kamu istihdamının yarattığı ekonomik ivmenin yanı sıra, küresel düzenle birlikte çeşitlenen tüketici taleplerini karşılayacak ithalatçı ve hizmet üretici şirketler türeyerek reel sektörde bir hareketlilik başlatmıştır. İthalatçı şirketler dünyaca ünlü tüketim ürünlerini Ada’ya getirmiş ayni zamanda da ulaşım imkanlarının artmasıyla turistlerin ve öğrencilerin ihtiyaçlarına karşılık verecek oteller ve üniversiteler doğmuştur. Bu büyük ölçekli kurumsal yapıların yanında, her ekonomide olduğu gibi zanaatkâr ve esnaf da büyüyen orta sınıfın taleplerini karşılayacak şekilde faaliyetlerini çoğaltmıştır. Böylece kamu istihdamının yanı sıra reel sektörün de istihdam yarattığı bir döneme girilmiştir.

Bu ekonomik aktiviteler, ekonominin bir kalkınma yoluna girdiğini göstermektedir. Ancak bu yolculuğun en çarpıcı özelliği, “bağımlı bağımsızlık” olarak tanımlayabileceğimiz karakteridir. Kıbrıs Türk halkının Kıbrıs Cumhuriyeti’nden kopması kendi bağımsızlık yolculuğunu işaret etse de; bu sürecin en büyük destekçisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nden gelen mali yardımlar ve nüfus akışı, kalkınmanın bir bağımlılık ilişkisi içerisinde gerçekleştiğini göstermektedir. Bu ilişki, kamu istihdamının zamanla ekonomik bir araçtan siyasal bir araca nasıl dönüşeceğinin de ipuçlarını taşır.

Kalkınmanın başında bu bağımlılık ilişkisi, yerel halkın oluşturduğu orta gelirli kamu personeli istihdamını finanse etmiştir. Halkımız, geçmişte bir azınlık olarak, genellikle daha yoksul bir konumda yaşamıştı. Devletleşmenin yarattığı iş imkanları ve dış kaynaklı finansmanla Kıbırs Türkleri’nin sosyal sınıf atladığını söyleyebiliriz. Fakat reel sektörün çalışma koşullarından keskin bir şekilde ayrışan kamu hakları, sendikaların etkin mücadelesiyle pekişerek kamu personeline bazı ayrıcalıklar kazandırmıştır. Reel sektörün neden bu hakların gerisinde kaldığı bu yazının ana konusu olmasa da, iki sektör arasındaki uçurumun varlığını tespit etmek argümanımız için yeterlidir.

Ekonomik Araçtan Siyasal Araca: Yapısal İşsizlik

Kamu sektöründeki çalışma koşullarının reel sektöre kıyasla iyileşmesiyle birlikte, zaman içerisinde bireysel tercihler değişmiş ve kamu personeli olmak herkesin ana arzusu haline gelmiştir. Her birey refahı hak eder; rekabetçi dünyanın vahşiliği karşısında kendi “kurtarılmış alanını” yaratmak istemesi insani ve rasyonel bir durumdur.

Rekabetçi dünyanın vahşiliğini özel sektör üzerinden okuyabiliriz. Ülkemizde yetişen yüksek nitelikli insan sermayesinin karşılık bulacağı ileri teknoloji ve hizmet üreten işletmeler kısıtlı olduğundan, artan nüfusla birlikte çalışma koşullarının kötüleşmesini gözlemleyebiliriz. Örneğin, ABD’de inşaat sektöründe yerel halk bireysel yüklenici şeklinde yüksek gelirlerle çalışırken, bizde bu sektördeki işgücü 3. dünya ülkelerinden gelen düşük maliyetli işgücü ile ikame edilmektedir. Bu durum, yabancı işgücünü getiren ve yöneten müteahhitlere yüksek rant kapıları açarken, yerel işgücünü piyasanın dışına iterek yapısal işsizlik yaratmaktadır. Zamanla bu yapısal işsizlik sorunu ve kamu haklarının cazibesi, kamu istihdamını siyasetçilerin oy devşirebileceği siyasal bir araca dönüştürmüştür.

Sosyal Adalet Sorunu

Siyasal araca dönüşen kamu istihdamı, tek başına bir sosyal adalet sorunu yaratmasa da, özel sektörün denetimsizleşmesi ve kamu maliyesinin sürdürülemez bir yapıya sürüklenmesiyle bu sorun yüzeye çıkmıştır. Sosyal adalet sorununu anlamak için kamu maliyesinin tüm vatandaşlara ait olduğunu hatırlamak gerekir. Hepimizin cebinden çıkan paralarla oluşan bu yapının temelinde bir sosyal sözleşme vardır. Gelirimizin bir kısmından feragat ederek yarattığımız kamu kaynağının ortak çıkarlar için kullanılmasını bekleriz. Ancak bu kaynaklar sürdürülemez şekilde sadece belirli zümrelerin refahını korumak için kullanıldığında, gelir dağılımı bozulur. Burada hedef kamu çalışanı değil, bozulan sistemin kendisidir ve bu sürdürülemez yapının mimarlarıdır.

Gelir dağılımındaki bozulmanın bir diğer nedeni de reel sektörün bir rant havuzuna dönüşmesidir. Bu durum, siyasetçilerin iktidarlarını finanse edecek bir “patronaj sistemi” kurmasını kolaylaştırır. Bazı sektörlerde emek piyasasının aşırı liberalleşmesi (kuralsızlaşması) ve haksız rekabete daha da çok açılmasına neden olacak izinlerin verilmesi bu patronaj sistemini beslerken, bazı diğer sektörlerde ise şirketler arası rekabetinin devlet eliyle kısıtlanması bu sisteme hizmet eder. Örneğin, 30-40 yıl önce kurulan, adadaki küçük ölçekle ve siyasal ilişkiler aracılığyla tekel gücü elde eden ithalatçı şirketler, "ilk hareket eden avantajı" ile büyük rantlar elde etmektedir.

Normal şartlarda rantın olduğu yerde girişimcilik gelişir ve rekabet, kâr marjlarını makul seviyeye çekerek kaliteyi artırır, işçi ücretlerini yükseltir. Ancak bunun için devletin, Rekabet Kurulu gibi kurumlar aracılığıyla adaleti ve eşit rekabet şartlarını tesis etmesi gerekir.

Yozlaşmanın Bedeli ve Sendikaların Rolü

Siyasi partilerin reel sektörle kurduğu ilişki, sosyal adaletsizliği derinleştirmektedir. Geleneksel partiler, iktidarlarını sürdürmek için en savunmasız kesimi vuran “dolaylı vergileri” kullanmaktan çekinmemiştir. KDV, seyrüsefer bedelleri ve oda kayıt ücretleri gibi kalemler, küçük ve orta ölçekli işletmeler için aşılması güç bariyerler oluşturarak büyük sermayenin rantını korumaktadır. Sonuç olarak ülkedeki kaynaklar rant sahibi şirketlerde, siyasilerde ve siyasi bağlantılarla kamuya giren kişilerde toplanmaktadır.

Bu denklemin en dışında kalan özel sektör emekçisi, hem vergisini vermekte hem de ülkenin zenginliğinden ve kamu hizmetlerinden mahrum kalmaktadır. Seyrüsefer ödeyip bozuk yolları kullanmak zorunda kalmaktadır. Adil bir düzende özel sektör emekçisinin de en az kamu çalışanı kadar kamu maliyesinden faydalanması gerekir.

Günün sonunda temel sorun kamu maliyesinin sürdürülebilirliği ve sosyal adaletsizliktir. Bu, tek başına sendikaların çözebileceği bir problem değil, genel bir toplumsal yozlaşmanın bedelidir. Sendikaların asıl misyonunun bu genel yozlaşmayı ortadan kaldırmak olduğunu düşünmüyorum. Kanaatimce sendikalar, temel hatlarıyla kendi zümrelerinin haklarını korumaya devam etmeli ve ekonomik ranta karşı dengeleyici bir güç unsuru olarak emekçilerin ekonomik pastadaki payını artırmaya odaklanmalıdır. Bunun, dolaylı olarak bir toplumsal fayda yaratacağına ve sosyal adaleti geliştireceğine inanıyorum. Öte yandan, sendikal mücadelelerin her zaman 'toplumsal mücadele' olarak nitelendirilmesini ve sendikaların böyle bir rol üstlenmesini de doğru bulmuyorum, zira elde edilen kazanımlar çoğu zaman zümresel sınırda kalmakta ve toplumun geneline yayılmamaktadır.

Toplumsal kalkınma programlarını tasarlayacak olan kurumlar siyasi partilerdir. Ne sendikaların görevi bu programı hazırlamaktır, ne de partilerin görevi sendikal eylemlerden patronaj ilişkisi devşirmektir. Sendikalar, örgütlenme amaçlarını yerine getirerek kendi üyelerini korumaktadır. Asıl görevini yapmayanlar ise statükodan yararlanan siyasi partiler ve onlara yön veren ekonomistlerdir.

Sonuç olarak, ekonomistlerin ve siyasi partilerin şu sorulara rakamlarla cevap vermesi gerekir:

  • Kamu maliyesini, kamu personelinin haklarına dokunmadan sürdürülebilir kılmak ve gelecek nesillere bırakılan borç batağını ödemek mümkün mü? Mümkünse önerdiğiniz somut ve yapısal ekonomik politikalar nelerdir?
  • Kamu kaynaklarını sürdürülebilir kılmak için sadece yolsuzluğu önlemek yeterli mi?
  • Vergi sisteminde servet vergisi veya progresif (artan oranlı) sistemler ne kadar etkili olur?
  • Özel sektör ile kamu arasındaki uçurumu kapatmak için özel sektörde sendika zorunluluğu veya asgari ücretin en düşük kamu maaşına endekslenmesi gibi araçlar ne kadar uygulanabilirdir?

Bu soruları normatif bir söylemden çıkarıp pozitif ve bilimsel bir dille tartışmadığımız sürece toplumsal bir kurtuluşun mümkün olmadığı kanaatindeyim.

Görsel Notu:

Trajedi, Ezgi Dağlı. Sanatçının kişisel arşivinden kendi izni ile paylaşılmıştır.

Dergiler Haberleri