ÇOCUKLUĞUM VE HALKIM

Daldaki elmaları sayan, iğneleyici, araştırıcı kuşkucu bakışlarından, sözlerinden ürküntü yayılan bir kadın. Ağlamasını bilmezdi, masalların anlattığı kötü kalpli cadılara benzerdi. Nasıl olup da iyi yürekli çocuklar doğurabildiğine şaşardım

 

Şirvan Erciyes
sirvan3873@gmail.com

 

Çocukluğumdan çok bahsettiğim için onu özlediğimi düşünüyor belki birileri, hayır özlediğim şey o değil. Çocukluk ne ki? Yasak bahçe ve parya muamelesi gören bir aile.

Daldaki elmaları sayan, iğneleyici, araştırıcı kuşkucu bakışlarından, sözlerinden ürküntü yayılan bir kadın. Ağlamasını bilmezdi, masalların anlattığı kötü kalpli cadılara benzerdi. Nasıl olup da iyi yürekli çocuklar doğurabildiğine şaşardım. İğneleyici tüm cümlelerden ve cümle kuruculardan nefret etme nedenim olan kadın.

Onların karşısında henüz herhangi bir türe dâhil edilememiş ve zehri bilinmeyen bir yılanın ısırdığı tavşan gibi kaskatı kesilirdim. Onların yani iğneleyenlerin. Nabzım hızlanıp, avuçlarım terlerken yanaklarımı ateş basardı. Oysa haykırmak isterdim. “Açık konuş neyi ima ediyorsun?” diyebilmek. Beni engelleyen şeyin ne olduğunu bilemezdim, gücü karşısında boyun eğdiğim, irademi yok eden. Zehrin panzehre dönüştüğü  tuhaf şok halinden kurtulmak mümkün olmazdı uzun süre.

Anılarımda su tutmaya devam eden havuz düşer aklıma sık sık ve havuzu dolduran tulumba. Parmaklarımı ılık suya daldırıp yüzdürdüğüm, tırtılları önce atıp sonra bir çöp yardımıyla kurtardığım; beton, sıradan, küçücük, balıksız ve nilüfersiz havuz ve kırmızı boyası dökülmüş eski tulumba.

Sonra elektrikli bir motor nakledildi tulumbanın yorgun gövdesine, aşağı yukarı gidip gelen kol işlevini yitirdi, artık  midesindekileri coşkuyla boşaltan, oluk oluk kusan bir tulumbaydı o. Kolu hareket etmese bile ağzından devasa kusmuk fışkırtan ölü bir canavara dönüşmüştü. Ölülerin kusmadığını biliyordum elbette, onlar yalnızca ağlardı. Gözleri solardı. Bir ölüyü gözlerinden tanıyabilirsiniz. Terk etmek zorunda kalınan hayata veda edemediğinden değil de ıskalanan onca şeye karşı duyulan geç kalmış pişmanlıktan dolayı minik buz kristallerine benzeyen yaşlar dökülür ölülerin gri gözlerinin kenarlarından. Öpülmeyen her ağız için, gezilmeyen her diyar için, söylenmeyen şarkılar, okşanmayan başlar, uyunmayan sineler için ağlar ölüler.

Her ölümde elemli bir öykü arayan, öleni ölmeden bir kaç gün önce rüyasında gördüğünü söyleyen ve bu rüyayı bir an önce anlatmak için sıraya giren, öleni son kez gördüğü, son kez konuştuğu o anı yeniden yeniden anlatan ve ölümün ardından gizlenen bir hastalık olup olmadığını, ölenin kaç yaşında olduğunu araştırmayı seven halkım. Oysa halk sözcüğü ne kadar demode artık. Cenazelerde ağıtlar yakıp her göreni kahredecek içtenlikle ağlarken, biraz sonra gelen kıymalı pideye iştahla yumulan ve havadan sudan şeylerden sohbet edebilen halkım, hiçte soylu değilsin ve biz zaten soyluluk kavramına inanmıyoz, asalete de.

Yoksa inanıyor muyuz? Herkesin aşağıladığı birileri var değil mi? Kategoriler ne işe yarar? Ötekinin ötekisi olmak. Öteki ilan edilen tarafından öteki ilan edilmek de var kaderde. En alttakinin canı çıksın mı? Çıkmasın ey ne soylu ne da asil olan halkım, çıkmasın.

Göçebeliğinden vazgeçmek istemediği için direnen, silaha sarılan, başkaldıran, kırılan, kıyıma uğrayan, yalnızca bir türküde yaşayan halkım. İslam ile en son müşerref olup da  niçin müşerref olduğunu bir türlü kavrayamadığından ikna olamayan halkım. Halaya, davula, zurnaya, ölü evlerine, düğünlerdeki bedava rakı ve biraya meftun halkım. İnşaatların vazgeçilmezi, duvar ya da sıvacılıktan dış cephe yalıtım sistemlerine terfi eden halkım. Önce dağlarını sonra köylerini yitiren, kentte ayrıksı duran yabanıl halkım. Game Of Thrones’da yaşasaydın duvarın ötesine sürülürdün, haline şükret. Beynimin tüm kıvrımlarına dokunan, yün çorap gibi başıma geçirdiğim, kuşak gibi belime sardığım halkım. Okudu burnu büyüdü, bizi beğenmiyor dediniz ya bana, teessüf ederim. Benim yanımda kibar olmayı denediniz ya, aynı dilin iki kıyısından seslendik ya birbirimize. Aramızda yitip giden şeyin ne olduğunu ne siz ne de ben bulamadık da, “Daha daha nasılsın?” dan öteye geçemedik ya. Kuzu kulağı ve yemlikle dürüm yapılmış süzme yoğurtlu ve yufka ekmekli, kömbeli ve yün yorganlı, heybeli ve helkeli, bulgur pilavlı ve tarhanalı halkım beni aranıza yeniden alsanız keşke. Sizden ricam budur.  Ama şimdiki aranızı istemiyorum. Yüz yıl önceki aranıza alın beni. Mavi boncuklar ve kınalar, boyanmış tavuk telekleri ve çaputlar bırakın yollarıma, bulurum sizi. Cin ve  peri masalları anlatın bana, Hz. Ali Cenkleri.  Kerbela, köy odaları, tekerlemeler, bilmeceler bırakın yollarıma, bulurum sizi. 

Size bir şey itiraf edeyim aramızda kalsın ey halkım, ben cenk hikâyesi dinlemedim bir kez bile. Romanlarda, öykülerde cenk hikayeleri dinleyenlere imrendim yalnızca. Onların zihninde canlanan görüntülere kendini kaptırdığı o esrik âna tutuldum, kendimi kaptırmak istedim, unutmak. Oynadığı oyunu sahi zanneden çocuğun coşkusuyla kendimi zamanın dışına atabilmek istedim.

 Babam, elektriklerin olmadığı bir akşam masal anlattıydı bir keresinde. Elektrikler gelince yarıda bıraktıydı. “Baba n’olur lambayı televizyonu kapatalım, elektrikler gelmemiş gibi yapalım, devam et masala.” dediydim de, olmaz dediydi. Yüzüme bile bakmadıydı, hemen televizyonu açtıydı. Ömrüm boyunca ağzımda o masalın yarım tadının burukluğunu taşıdım. Siz bana masallar anlatın, bilmeceler sorun, tekerlemeler öğretin lütfen ey sevgili halkım, demode halkım. Şimdi artık uzaktan baksak da birbirimize, sizin aranızda ölmek, köyüme gömülmek istiyorum. Ama lütfen, rica ederim mezarlıkta hayvan otlatmayınız.

 

                                                                

Dergiler Haberleri