Celal Özkızan: Sendika: Sınıf Mücadelesinin Okulu

Sermayedarların ve emekçilerin çıkarları birbiriyle uyuşmaz. Uyuşmamak bir yana, birbiriyle temelden çelişir.

Celal Özkızan*

Sendikalar Niye Var?

Bu soruya teorik, politik ve tarihsel bir cevap üretmek zor değil. Ancak bu türden bir cevaba başvurma ihtiyacı duymadan dahi soruya -hem de daha da kolay bir yoldan- cevap üretebiliriz: Kıbrıs’ın kuzeyindeki ortalama bir özel sektör çalışanına “işyerinde olmasını en çok istediğin şey nedir?” diye sorduğunuzda, size ya doğrudan “sendika” cevabını verecektir, ya da ancak sendika ve toplu iş sözleşmesi ile gerçekleşmesi mümkün olan ihtiyaçları -düzgün ücret ve sigorta, güvence, çalışma koşulları, özlük hakları- sıralayacaktır. Bir başka deyişle sendikalar ortaya “ideolojik” sebeplerle çıkmadı. İlk sendikaları solcular ya da komünistler kurmadı. İlk sendikalar ortaya çıktığında ve ilk grevler yapıldığında Karl Marx henüz doğmamıştı bile.

Aynı durum Kıbrıslı Türkler için de geçerlidir. Ahmet An’ın İşçi Sınıfımızın İlk Öncüleri: 1958'e Kadar Emek Hareketinde Kıbrıslı Türkler kitabında aktardığı üzere, ilk Kıbrıslı Türk sendikacıların çoğu, bırakın solcu olmayı, politik insanlar dahi değillerdi. Kıbrıslı Türklerin efsane sendikacısı Arif Hasan Tahsin, bu serüveni özlü bir biçimde kendi kişisel tanıklığıyla şöyle aktarır: “Hani komünist deller ya bana, ben komünist değilim aslında… Komünistler emek, çalışma falan deller, ben tembelim… Hayatta hiçbir şeyi kendi gönlümnan yapmadım…biz da öğretmenidik… Öğretmenin bir sürü sorunu var. Birleşelim da beraber savunalım haklarımızı dedik, kim yapacak dediler, biz bulunduk ortada, sendikacı olduk… Ben hayatta hiçbir şeyi kendi gönlümnan yapmadım. Ama karşıma çıkan hiçbir işten da gaçmadım…”

Sendikaların Yükselişi ve Düşüşü

Görüldüğü üzere, sendikalar var, çünkü kapitalizm var; sendikalar var, çünkü piyasa ekonomisi var. Kapitalizm henüz ilk gelişme çağındayken bile yaşamsal bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan sendikaların, kapitalizmin mutlak egemenliğe sahip olduğu günümüzde daha da yaygın olmasını bekleriz haliyle. Gerçekten de, birkaç on yıl öncesine kadar sendikalar, çalışanlar için maaş kadar, emeklilik kadar normal kabul edilirdi. Sendikalı çalışanların toplam çalışanlara oranı Britanya’da, ABD’de, Almanya’da, Japonya’da ve Fransa’da sırasıyla şöyleydi: 54% (1979), %34.8 (1954), %40.6 (1991), %35.4 (1970) ve %30.1 (1949).

Sendikalar çalışanlar için yaşamsal bir ihtiyaç, ancak sendikalaşma kapitalistler için yaşamsal bir tehdide dönüşebilecek bir potansiyel de taşıyor. Kapitalistler için kârları söz konusu olduğunda yaşam da dahil olmak üzere hiçbir şeyin değeri olmadığından; 1980’lerle başlayan neoliberal dönüşüm ve dünya sosyalizminin geriye çekilmesiyle birlikte kapitalistler, işçi sınıfı mücadelesine ve o mücadelenin örgütlü ifadesi olan sendikalara karşı acımasız bir saldırı başlattılar. Bu saldırının sonucunda, yukarıda bahsi geçen toplumlarda, yine sırasıyla birlikte sendikalaşma, 2024 itibariyle şu oranlara düştü: %22, %11.1, %14.1, %16.1 ve %10.1. (1)

Kapitalistlerin sendikalara ve işçi sınıfı mücadelesine yönelik başlattıkları saldırıların başlıcaları sendika ve grev karşıtı yasal düzenlemeler, “işgücü piyasası esnekliği” adı altında çalışanların güvencesinin altını oyacak çeşitli idari düzenlemeler, sendikalaşma girişimlerine yönelik -EKTAM örneğinde doğrudan gözlemleme şansını da bulduğumuz- yıldırma politikaları (ki çeşitli diğer örneklerde bu politikalar yeri geldiğinde sendikacıların öldürülmesini dahi içeriyordu) ve özelleştirme ile taşeronlaştırma politikaları sayılabilir. Neoliberal küreselleşme ile birlikte sermayeye ekonomik faaliyetlerini daha ucuz işgücünün ve daha sermaye yanlısı koşulların bulunduğu bölgelere özgürce taşıma olanağı sunulurken, emekçilerin bir yerden başka bir yere göç etmesinin koşullarının yasal ve gayrı yasal yollardan zorlaştırılması da sendikaların faaliyetlerinin altını oymuştur.

Kapitalistler bireyci ideolojilere yaslanarak sendikal örgütlenmelerin kolektif ve politik bir niteliğe sahip olup işyeri verimliliğinin altını oyduğu propagandasını yaparken, aynı kapitalistler bu süreç boyunca kendi kolektif ve politik işveren örgütlenmelerine sahip çıktılar. OECD’nin 2024 yılı ortalamasına göre bir işveren örgütüne üye olan işletmelerin toplam işletmeler içindeki oranı %55’tir. Kıbrıs’ın kuzeyinde tüm ticari işletmelerin Ticaret Odası’na üye olmasının zorunlu olduğunu da biliyoruz. Aynı Ticaret Odası’nın ve sözcülerinin, söz konusu 10 ve üzeri çalışanı olan işyerlerinde sendikalaşma zorunluluğu olduğunda bir anda özgürlük havarisi kesilip sendikalaşmanın ‘zorla’ olamayacağını ifade etmelerindeki ironiyi de okuyucunun takdirine bırakıyoruz.

Dahası, Kıbrıs’ın kuzeyindeki mevcut sendikalara yönelik saldırılar da, bu yazıyı okuyan herkesin bildiği üzere, yaygındır. Sağ partilerin bu konudaki sicili zaten ortadayken, CTP’nin ve CTP sözcülerinin sendikalara yönelik tavrını da, daha 2009 yılından beri Talat, Mungan ve Erçakıca arasında geçen “sendikaları bitirme” planlarının kamuoyuna sızmasından biliyoruz. Daha birkaç hafta önce, Yenidüzen gazetesinden Cenk Mutluyakalı’nın emekçilerden hayat pahalılığı kesintisi yapılması için hükümetin ve sermaye kesiminin dayatmaya çalıştığı düzenlemeye karşı çıkan sendikaların grevini eleştirmesi, sendikaları antidemokratiklikle suçlayıp sermayeye “aile emeğiyle ayakta duran işletmeler” diyerek sahip çıkması, güncel bir örnektir. (2)

Sendikaların neoliberal küreselleşme dönemine ayak uydurmakta yaşadığı sıkıntıları (3), yaptığı stratejik ve taktiksel hataları, yaşadığı ideolojik savruluşları, bürokratikleşme sorununu ve elbette yozlaşmış pratikleri eleştirel bir süzgeçten geçirmeliyiz. Ancak, sendikal faaliyetlerin eksiklerini ve yanlışlarını bahane olarak gösterip sendikalaşmanın altını oymaya çalışmak, dünyayı başımıza yıkmakla meşgul olan kapitalistlerin amansız ve acımasız saldırılarına ve politikalarına karşı somut, kararlı ve anlamlı bir muhalefetten geri durup düzenli olarak sendikaların sorunlarını konuşmak, Nasreddin Hoca’nın “hırsızın hiç mi suçu yok” hikayesine benzer acıklı bir ironiyi içinde barındırmaktadır.

Hırsızın Hiç Mi Suçu Yok?

Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, ülkeler içindeki eşitsizliklerin modern tarihin en düşük noktasında olduğu dönem, sendikalaşma oranlarının en yüksek olduğu ve ayrıca sosyalist devletlerin dünya siyasetinde bir etken olduğu 1945-1980 arası dönemdir. Yine şaşırtıcı olmayan bir biçimde; sendikalaşmanın, sosyalizmin ve işçi hareketlerinin geriye çekildiği 80 sonrası dönemde ise ülkeler içindeki eşitsizlikler ciddi artış göstermiştir. (4)

Kıbrıs’ın kuzeyinde İstatistik Kurumu’nun yayınladığı gelir dağılımı eşitsizliğine ilişkin veriler de benzer bir tabloyu ortaya koymaktadır. Sendikalaşmanın olmadığı özel sektör büyüyüp ekonomiye hakim oldukça, toplum daha eşitsiz bir noktaya taşınmıştır. Kamu otoritesi ekonomiden üretim, işletme, kredi kullanımı ve istihdam bakımından geriye çekilip büyük sermayeye alan açtıkça, eşitsizlik Kıbrıslı Türk toplumunda da ciddi bir sorun haline gelmiştir.

Yaklaşık 20 yıldır, farklı hükümetler gelip geçmesine rağmen, ekonomiye ilişkin bütün bedelleri kamu çalışanlarına, özel sektör çalışanlarına ve başta esnaf olmak üzere küçük işletme sahiplerine ödetiyoruz. Ultrazenginlerin ve büyük sermayedarların cebine bir kez olsun elimizi uzatmıyoruz, yetmezmiş gibi bu kesimlerin sahip olduğu ayrıcalıkları, vergi muafiyetlerini, teşvikleri üzerine katarak sürdürüyoruz. Bu esnada ekonomi pandemi döneminden beri büyüyor, yani ortada bir kriz de yok. Yaşanan, devletin gelirlerini artıramamasından ötürü giderlerini karşılayamadığı bir bütçe krizi, yani suni bir kriz.

Devletin tek yapması gereken, büyüyen ekonominin aktığı kanalları, bütçe gelirlerinin genişlemesi için katkı vermeye yönlendirmek... Bir başka deyişle, bütçeyi, artan kaynakların toplandığı eller aracılığıyla rahatlatmak… Daha da basitleştirerek söylemek gerekirse, ülkedeki ultrazenginleri vergilendirmek ve büyük sermayeye sağlanan hukuki, idari ve mali ayrıcalıkları ortadan kaldırmak… Böylece, rahatlayan bütçe aracılığıyla devlet kamusal yatırımlar yapabilir, hanehalkı harcamalarını azaltabilir, yani “hayatı ucuzlatabilir”.

Ancak, siyasal istikballerini büyük sermaye kesimleri ve ultrazenginler ile kurdukları ilişkiler üzerinden tanımlayan sağdan soldan siyasi partilerin (UBP, CTP, DP, TDP, YDP, HP) böyle bir girişimde bulunmayacaklarını biliyoruz. Kaldı ki maliye ve bütçe politikası Kıbrıs’ın kuzeyindeki ekonomi bakımından buzdağının sadece görünen yüzü. Kıbrıs’ın kuzeyinde kamu sektörü ve devlet ekonomisi, bir bütün olarak ekonominin içerisinde giderek az bir yer kaplıyor. Gerek işgücünün istihdamı, gerek doğal kaynakların kullanımı, gerek banka kredileri gerekse ekonomik faaliyetlere (üretim ve hizmetler) baktığımızda, Kıbrıs’ın kuzeyinde çok yaygın ve derin bir piyasa ekonomisi olduğunu görebiliyoruz. Yani bütçe ve maliye ‘kusursuz’ yönetildiği takdirde bile, mevcut sorunlarımızın büyük bir çoğunluğu karşımızda durmaya devam edecektir, zira bu sorunların çoğunun üretildiği yer piyasadır.

İşte gerek kamu maliyesi gerek piyasa ekonomisi bakımından on yıllardır sermaye yanlısı bir politika izlenirken; ‘acı reçete’ gündemi hakiki veya suni bir nedenden her açıldığında bu reçete hep çalışan kesimlere kesilirken; toplumsal ve doğal kaynaklar büyük oranda piyasanın kontrolündeyken ve toplam istihdamın yüzde 80’inden fazlasını yapan özel sektörde sendikalaşma dahi yokken; toplumsal ve ekonomik tartışmaların ‘sendikaların’ omzuna yüklenmesinin hiçbir temeli yoktur.

Sonuç

Sermayedarların ve emekçilerin çıkarları birbiriyle uyuşmaz. Uyuşmamak bir yana, birbiriyle temelden çelişir. Sermayedarlar da bunun ve kendi sınıf çıkarlarının gayet farkındadırlar, buna göre siyaset yaparlar, bu doğrultuda talepleri öne sürerler, dayatmalarını bu mantıkla gerçekleştirirler, siyasi partilerle bu çerçevede ilişki kurarlar.

Sendikalar ise emekçiler için sınıf mücadelesinin okuludur. Ülkemizde büyüyen emek hareketi, somut talepleri ile kendi varlığını her geçen gün daha güçlü bir şekilde ortaya koymaktadır: asgari ücretin en düşük kamu maaşına eşitlenmesi, ultrazenginlere Servet Vergisi, özel sektöre sendikalaşma yasası… Ancak, kapitalistlerin sınıfında uysal bir öğrenci gibi davranıp her dersten pek iyi ile geçenlerin, emekçilerin sınıfına sahte okul kimliğiyle girerek hem bizdenmiş gibi davranıp hem de dersleri sürekli manipüle etmeye çalışması, emek hareketinin daha da büyümesi önündeki mevcut en büyük engellerden biridir. Sendikalar, halihazırda emek hareketinin somut talepleri etrafında birleşmiştir. Bir sonraki adım, bu taleplere daha da sıkı sarılmak ve bu taleplerin siyasal alanda da ifade edilmesi için zemin ve alternatif yaratmaktır.

*Bağımsızlık Yolu Omorfo Bölge Sorumlusu


Yazıdaki notlar

1. Diğer ülkelerden farklı olarak Fransa verisi 2019 yılı içindir.

2. Grev, siyah çelenk, boykot! - Cenk Mutluyakalı, 3 Nisan 2026, Yenidüzen.

3. Bu konuda “toplumsal hareket sendikacılığı” literatürü tartışmaya değerli bir katkı sunmaktadır.

4. Bu konuda daha ayrıntılı veri için bakınız: World Inequality Report 2022.

Dergiler Haberleri