Simge ÇERKEZOĞLU:
Eylül Ergül için müzik yalnızca bir meslek ya da sahne deneyimi değil; çocukluğundan itibaren içine doğduğu bir dünyanın devamı gibi. Opera sanatçısı bir anne, konservatuvar eğitimi alan aile üyeleri, senfoni orkestralarında yer alan akrabalar… Ancak onu bugün bulunduğu yere taşıyan yalnızca bu müzikal çevre değil tabii; aynı zamanda yeteneği, çalışkanlığı ve güçlü bir vokal tutkusu. Klasik piyano eğitiminden caz müziğine uzanan yolculuğunda Ergül ile müziğin kaçınılmazlığını, cazın Türkiye’deki algısını, geceyle kurduğu bağı, orkestrayla sahnede olmanın duygusunu ve Kıbrıs konserlerinin kendisinde bıraktığı izleri konuştuk.
“Konservatuvara nota bilgisi olmadan başladım”
Sadece müzisyen bir aileden değil, gerçek anlamda müzisyen bir sülaleden gelen, yeğenleri dahi senfoni orkestrasında sanatçı olan Eylül Ergül için müzik, bilinçli bir tercih olmanın ötesinde, adeta kaçınılmaz bir kader gibi…
“Kesinlikle bilinçli bir tercihti müzik ama bir yandan da kaçınılmaz bir kaderdi. Çünkü yeteneğimden ve yönelimimden dolayı, aslında içine doğduğum şeyi çok istedim de diyebilirim. ‘Yönelim’ çok doğru bir kelime çünkü hakikaten yöneliyorsunuz; yol sizi oraya çekiyor. Annem opera sanatçısıdır ama bana hiç nota ya da piyano öğretmedi. Hoca da tutmadı. Sadece küçükken kulak yeteneğime bakıp müziğe eğilimim olduğunu anladı. İlkokul bittikten sonra anneme, ‘Ben de ağabeyim gibi konservatuvar okuyacak mıyım? İstiyorum’ dedim. Hızla sınavlara hazırlandım ve girdim. Ancak okula başladığımda sınıfta nota bilmeyen tek kişiydim. Öyle de ilginç bir hikâyemiz var. Ağabeyim, kuzenlerim, herkes tanınır bilinirdi aslında ama buna rağmen ben konservatuvara nota bilgisi olmadan başladım.”
“İçimde çok güçlü bir şarkı söyleme tutkusu vardı”
Klasik piyano eğitiminden caz müziğine yönelmeyi seçen Eylül Ergül, daha önce verdiği bir röportajda bu dönüşümü “İçimdeki vokal tutkusu beni başka bir yöne çekti” sözleriyle anlatmıştı. Öyle görünüyor ki şarkı söyleme tutkusu, onu zamanla bambaşka bir müzik türünün içine çekmiş.
“Caz müziği ile tanışmam aslında biraz klasik kökenli olmamdan kaynaklanıyor. Klasik müzik, caz müziğine en yakın janrlardan biri diyebilirim. Çünkü çok karmaşık bir armonik yapısı var. Pop müziğine göre çok daha teorik bir müzik bilgisi gerektiriyor. Dolayısıyla klasik müzisyenlerin daha kolay yönelebileceği, kulağımızın duymak istediği bir müzik stili. Ben İlhan Baran ile çalıştım. İlhan Baran çok değerli bir Türk bestecidir. Aslında caz müziğini ilk ondan öğrendim. Sonra başka müzisyenlerle de tanıştım. Modern müzikle, on iki ton müziğiyle tanıştım. İlhan Hoca sayesinde caz söylemeye başladım. Konservatuvarda en çok okutulan kitaplardan biri solfej kitabı Lavignac’tır. Ben o kitaptaki şarkıları bile kendimce caz ya da blues gibi söylemeye çalışırdım. Dolayısıyla içimde çok güçlü bir şarkı söyleme tutkusu da vardı. Belki annemin ve teyzemin operacı olmasından dolayı, bilemiyorum. Tabii ki geçiş yapabileceğim ilk müzik türü cazdı. Konservatuvarda caz bölümümüz vardı, pop bölümü yoktu. Ben zaten piyanisttim, aynı zamanda şarkı da söylüyordum. ‘Caz piyano öğreneyim, kendime eşlik ederek çalayım’ diye düşündüm.”
Anlattıkları, Eylül Ergül’ün sahnede iki farklı kimliği aynı anda taşıdığını düşündürüyor: Bir yanda güçlü bir vokal tutkusu, diğer yanda hiç kopmadığı piyanistliği…
“Ben daha çok şarkıcıyım. Uzun bir süredir bu böyle. Ancak piyano çaldığımda da şunu düşünüyorum; ben aslında piyanistim de diyorum. Kıbrıs’taki iki konserde teknik nedenlerle mümkün olmadı ama piyano çalarken şarkı söylediğimde çok başka bir şarkıcı oluyorum. O nedenle şarkıcılık benim için en büyük tutku ama piyanist olmak da bana ait. Onun da farkındayım.”
Daha önce verdiği bir röportajda Eylül Ergül, caz müziği için “entelektüellere hitap eden bir alan” ifadesini kullanmıştı. Buradan hareketle bu kez caz müziğinin Türkiye’de nasıl algılandığını, sınıfsal ve kültürel kodlarını konuşuyoruz.
“Aslında bu soruyu sormanız beni çok mutlu etti. Hatırlıyorum, Vogue Türkiye’ye verdiğim bir röportajda bunu söylemiştim. Hatta çok değerli büyüğüm Önder Focan, çok değerli bir caz gitaristidir aynı zamanda Türkiye ve Avrupa’nın en iyi caz kulüplerinden birinin sahibidir— bu sözlerime eleştirel bir yorum yapmıştı. Araştırmalarınız için ayrıca teşekkür ederim. Bana gelen soruda, ‘Sizce caz müziği entelektüel müziği olarak yorumlanıyor olabilir mi?’ gibi bir şey sorulmuştu. Ben de bu nedenle ‘evet’ demiştim. Çünkü Türkiye ve Kıbrıs gibi Amerika’ya doğrudan ait olmayan kültürlerde caz müziği sanki yüksek toplumun, elit kesimin müziğiymiş ve yalnızca onlara hitap etmesi gerekiyormuş gibi bir algı oluşuyor. Oysa bu doğrudan Amerikan müziğidir ve doğası gereği daha alt tabakadan gelir. Ağıttır, yakarıştır. Hiç de öyle bir amacı yoktur, olamaz. Zaman içinde Amerikan müziğinde de Hollywood’un işin içine girmesiyle, Fransızların bu müziği armonileştirmesiyle birlikte daha üst tabakaya hitap eder hâle geldi. Başka ülkelere yayılırken de caz müziği bu prestijli algısını korudu. Türkiye’de de durum çok farklı değil. Bunun yanında şöyle bir gerçekliğimiz de var: Hangimiz doğuyoruz da caz müzik dinlemeye başlıyoruz? Sonuçta kaç kişi evde, yolda, otobüste radyoda opera ya da caz dinliyor? Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti için yaptığı en önemli şeylerden biri de buydu. Geçtiğimiz günlerde Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı doksanıncı yılını kutladı. Atatürk’ün bu okulları, operaları kurması ve bunları devlete bağlaması sayesinde, Kıbrıs’ta da benzer bir durum var, halk bu müziklere daha düşük ücretlerle erişebilir hâle geldi. Bundan önce insanların operaya erişme şansı bile yoktu. Nereden, nasıl olacaktı ki? Sonuçta İtalyan, Fransız ya da Alman değiliz. Dolayısıyla ‘caz müziği entelektüellere hitap eder’ duygusu oluştu. Ama Türkiye’de kesinlikle çok güzel underground işler yapan insanlar da var. Herkesin gidip dinleyebileceği, bilet alabileceği, hatta gidip jam session yaparak müziğe katılabileceği mekânlarımız da var. Sadece genel algı hâlâ bu yönde.”
“Caz romantizmi en iyi temsil eden müziklerden”
Lefkoşa konserine “From Within the Night” adı verildi. “Gecenin içinden” ya da “gecenin derinliklerinden” anlamına gelen bu isim, oldukça şiirsel bir çağrışım taşıyor. Biz de sohbetimizde bu isim üzerinden caz müziği ile gece arasındaki ilişkiyi konuşuyoruz.
“Bence de geceye çok yakışan bir isim… Lefkoşa Belediye Orkestrası’nın koordinatörü ve sorumlusu. Behiç Anibal seçti bu ismi. Caz müzikle gecenin ilişkisi bence de var. Aslında genel olarak eğlence hayatı dediğimiz şey de gece başlayan bir şey. İş biter, herkes rahatlar ve eğlenme vakti gelir. Bir de güneş gidince, hava kararınca üstümüze bir romantizm çöküyor. Caz da bence o romantizmi en iyi temsil eden janrlardan biri. Esintili bir yaz gecesinde fonda bir müzik çalacak olsa, bu caz olurdu diyebilirim. Çok güzel bir birleşme.”
“Orkestra ile şarkı söylemek herkesin yapabileceği bir şey değil”
Sanatçının Lefkoşa Belediye Orkestrası ile sahneye çıkmasının kendisinde nasıl bir duygu bıraktığını da merak ediyorum. Zaman zaman Türkiye’de senfoni orkestralarıyla da performans sergiliyor. Sohbetimiz bu noktada, bir orkestrayla aynı sahneyi paylaşmanın müzikal ve duygusal karşılığına uzanıyor.
“Öncelikle bir orkestrayla çalmak, her müzisyenin kolaylıkla yapabileceği bir şey değil. Çünkü orkestra içerisindeki hiyerarşiye hâkim olmak gerekiyor. Şefle kontak, konser maestrosuyla nasıl diyalog hâlinde olmak gerektiği, eslerin farkında olmak, nota okuyabilmek, nota takibi yapabilmek gibi hâkim olunması gereken detaylar var. Şöyle bir şey var; biz genel olarak pop müziğinde ya da diğer janrlarda beş-altı kişi müzik yapıyoruz. Bazen arabesk müzikte farklı çalgılar da görürüz ama işin içine orkestra girdiğinde, ki belediye orkestrası daha küçük kadrolu bir orkestra, aynı anda müzik yapan kişi sayısı otuz, kırk, elli hatta altmışı bile bulabiliyor. Dolayısıyla aynı anda elli kişiyle müzik yapılan bir sahnede o birlikteliği sağlayabilmek, müzikal uyum içinde olmak çok yüksek bir müzikalite de getiriyor. Bu hem çok prestij sağlayan bir şey çünkü bir noktada herkesin yapabileceği bir şey değil, hem de müzisyenler için çok büyük bir keyif. Nasıl anlatılır bilmiyorum ama koroda da aynıdır; büyük bir uyumdur, coşkudur. Herkesin ayrı bir yeri vardır. Kemanlar başka bir şey anlatırken obua başka bir şey söylüyor, siz ise şarkıları söyleyen kişi olarak o hikâyeyi taşıyorsunuz. Ama aslında bir hiyerarşi olmasına rağmen herkesin görevi o müziği taşımak. Çok değerli bir şey bu. Daha önce de orkestralarla sahne aldım. İlk kez 16 yaşımda, piyano ile yarışma kazandığımda solist olarak sahneye çıkmıştım. Vokal olarak ise bu sanırım dördüncü sahnem. Çok keyif alıyorum. Lefkoşa Belediye Orkestrası’nın ayrıca çok özel bir yanı da var. İçerisinde özellikle caz müzisyenlerini de barındıran bir orkestra. Cahit Kudrafalı, Kadir Evre, Hüseyin Kırmızı, Hüseyin Altan ve Uğur Güçlü gibi isimleri de bünyesinde barındırdığı için biraz farklı bir yerde duruyor. Hem popüler müziği hem caz müziğini bilen müzisyenleri bir araya getiriyor. Bu nedenle de ayrı bir keyif. Bir senfoni orkestrasında Cahit gibi bir basçı bulamazsınız. Mümkün değildir. Çünkü o bambaşka bir eğitimden geçmiştir. Dolayısıyla bu açıdan da çok özel bir deneyim.”
Son olarak Eylül Ergül, adaya ve dinleyicilere dair duygularını da büyük bir içtenlikle anlatıyor.
“Kıbrıs’ı ve Kıbrıslıları yerlere göklere sığdıramıyorum. Bir de sizin misafirperverliğiniz, samimiyetiniz çok güzel. Dinleyiciler muhteşemdi. Gösterilen ilgi ve alaka beni çok onurlandırdı. Kıbrıs’tan ayrılacak olmak beni üzüyor ama sanki burada bir yuva kazanmış gibi hissediyorum kendimi. Bu duygu beni gerçekten çok etkiledi. Coğrafi olarak da çok güzel bir ada. Açıkçası bunu bilmiyordum. Elbette burada bu kadar başarılı ve iyi müzisyenlerin olması da beni çok daha fazla proje üretmek konusunda heyecanlandırdı. Yeniden burada olmayı çok isterim.”