Çatırdayan Dünya Düzeninde Barışı Ararken…

Neoliberal küreselleşmeye duyulan tepkiler eşitlikçi ve demokratik bir projeye dönüşmekten ziyade, otoriter, dışlayıcı, ırkçı, geleneksel ve saldırgan liderlik tarzlarına kanalize oluyor.

Yonca Özdemir*
yoncita@gmail.com

Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, Kıbrıs dâhil olmak üzere bölgeyi giderek daha geniş bir ateş çemberinin içine sürüklerken, “Üçüncü Dünya Savaşı başladı mı?” sorusu artık yalnızca sansasyonel bir söylem olmaktan çıkıp ciddi bir tartışmaya dönüştü. Bugün mesele yalnızca İran, Ukrayna, Gazze gibi tek tek savaşlar ya da bölgesel gerilimler değil; küresel düzenin, güç dengelerinin ve uluslararası hukukun nasıl bir çözülme sürecinden geçtiği. Peki gerçekten yeni bir dünya savaşının eşiğinde miyiz, yoksa tanık olduğumuz şey uzun süredir biriken krizlerin daha görünür hâle gelmesi mi? Ve bütün bu karanlık tablo içinde, barışa, adalete ve daha eşitlikçi bir dünya düzenine dair umut beslemek hâlâ gerçekçi bir seçenek mi?

***

Barış, özellikle de pozitif barış dediğimiz kalıcı barış, yalnızca savaşın fiilen yokluğu anlamına gelmez. Gerçek barış, belirli siyasal ve toplumsal koşulların varlığıyla mümkündür. Bunların başında iki temel unsur gelir: birincisi, sistemin aktörleri açısından en azından asgari bir adalet ve eşitlik duygusu yaratması; ikincisi ise, sistemin kurallar ve kurumlar temelinde işlemesi. İnsanlar ya da devletler, içinde yer aldıkları düzenin tamamen olmasa bile makul ölçüde adil olduğuna inanırlarsa, o düzene karşı daha fazla bağlılık geliştirirler. Sistemde kendini sürekli yoksun ve dezavantajlı hissedenler ise sistemi korumak yerine yıkmak için uğraşabilirler ve bu amaçla da şiddete başvurabilirler. Aynı şekilde, kuralların belli olması, bu kuralların herkes için geçerli sayılması ve ihlal edildiğinde yaptırıma uğrayacağının bilinmesi, aktörlere güven ve öngörülebilirlik hissi verir. Güvenin ve öngörülebilirliğin olmadığı yerde barışın kalıcı olması zordur. Çünkü herkes diğerinin ne yapacağını kestiremediği, kuralların keyfî biçimde çiğnenebildiği ve cezalandırılmayabildiği bir ortamda kendini sürekli tehdit altında hisseder.

Bu durum hem ülke içinde hem de uluslararası düzeyde geçerlidir. Ülke içinde “toplumsal sözleşme” dediğimiz mekanizma tam da buna hizmet eder. Vatandaşlar güvenlik, düzen ve birlikte yaşamın asgari koşulları karşılığında devlete belirli bir meşruiyet tanırlar. Devlet de yasaları uygulayan, kuralları denetleyen ve ihlalleri cezalandıran bir otorite olarak sistemin barış içinde sürmesini sağlar. Polis, mahkeme, anayasa ve diğer kurumlar bu çerçevede işlev görür. Elbette hiçbir ülke tam anlamıyla adil değildir; ancak yine de modern devlet, kendi sınırları içinde belli ölçüde kurallı bir yaşam alanı oluşturabildiği için toplumsal barışı sürdürebilir. Uluslararası sistemde ise temel fark, bu tür merkezi ve üstün bir otoritenin bulunmamasıdır. Dünya ölçeğinde, devletlerin üzerinde duran ve kuralları herkes için bağlayıcı biçimde uygulayabilen bir “dünya devleti” yoktur. Birleşmiş Milletler (BM) her ne kadar kimi zaman böyle bir görüntü verse de, gerçekte devletlerüstü bir zorlayıcı güce sahip değildir. Norm üretir, meşruiyet üretir, evrensel değerler adına konuşur, fakat kuralları ihlal eden büyük güçleri durduracak bağımsız bir yaptırım kapasitesine sahip değildir. Tam da bu nedenle uluslararası düzende kuralların işlemesi, tarihsel olarak çoğu zaman bir hegemon gücün varlığına dayanmıştır.

***

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzen bu açıdan kritik önemdedir. İki dünya savaşının yarattığı korkunç yıkımdan çıkan insanlık, güç siyasetinin sınırsız işlediği, büyük balığın küçük balığı yuttuğu, saldırgan savaşların olağan görüldüğü bir dünyadan daha kurallı bir düzene geçmeye çalıştı. ABD liderliğinde BM kuruldu, ekonomik kurumlar (Dünya Bankası, İMF, GATT, vb.) inşa edildi, insan hakları rejimi geliştirildi ve tüm BM ülkelerini bağlayan bir uluslararası hukuk çerçevesi yaratıldı. Elbette bu yeni düzen tamamen eşitlikçi ya da kusursuz değildi. Büyük güçler yine ayrıcalıklıydı; Güvenlik Konseyi’nin beş kalıcı üyesinin (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin) veto hakkı bulunması bunun açık göstergesiydi. Sömürgeciliğin mirası sürüyordu, ekonomik eşitsizlikler derindi ve sistemin kuralları çoğu zaman güçlü ülkelerin lehine çalışıyordu. Yine de bu düzen, önceki dönemin çıplak güç siyasetine göre daha kurallı, daha öngörülebilir ve görece daha barışçıl bir çerçeve sundu ve şimdiye dek de Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkmasına engel oldu. Çünkü sistemin hegemonu olan ABD, yalnızca kendi çıkarlarını korumakla kalmadı; aynı zamanda sistemin işlemesi için gerekli bazı “küresel ortak faydaları” da sağladı: deniz yollarının güvenliği, açık ticaret rejimi, dolar merkezli istikrarlı bir finansal çerçeve, kurumlar ve ittifak ağları bunların başında geliyordu.

Bu noktada “hegemonik istikrar teorisi” konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Charles Kindleberger, Robert Gilpin ve kısmen Robert Keohane gibi düşünürlerin çeşitli biçimlerde tartıştığı bu yaklaşımın temel iddiası şu: uluslararası sistem, tek bir baskın gücün düzen sağlayabildiği dönemlerde daha istikrarlı ve barışçıl olur. Hegemon, sistemin genel işleyişi için maliyetli ama gerekli olan kuralları, kurumları ve güvenlik şemsiyesini sağlar. Bu kamu malları en çok hegemonun işine yarar, çünkü sistemi o kurar ve kendi çıkarlarına göre şekillendirir; ama diğer devletler de bu düzenden belirli faydalar elde ettikleri için sistemi sürdürmeye razı olurlar. Başka bir deyişle, hegemonik düzen yalnızca zor üzerinden değil, aynı zamanda belirli bir rıza üretimi üzerinden ayakta kalır. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Amerikan liderliğinde kurulan liberal düzen tam da bu yüzden uzun süre yaşayabildi. ABD bu düzenden en fazla kazanan ülkeydi; fakat Batı Avrupa’dan Japonya’ya, daha sonra da başka pek çok ülkeye kadar geniş bir kesim de bu düzenden fayda gördü. Çeşitli uluslararası kurumlar ve anlaşmalar aracılığıyla da ülkelerin birbirlerine güveni arttı ve büyük bir savaş çıkma tehlikesi azaldı. Dolayısıyla sistem tam adil olmasa da yeterince işlevseldi.

Ne var ki, uluslararası sistemlerin en büyük sorunu, onları kuran hegemonik güçlerin sonsuz bir üstünlüğe sahip olmamasıdır. Zaman geçtikçe dengeler değişir. Sistemi kuran hegemon, başlangıçta en büyük ekonomik ve askerî avantajı elinde tutsa da, kurduğu düzen zamanla başka aktörlerin de yükselmesini mümkün kılar. Tam da bu yüzden, belirli bir aşamadan sonra düzenin nimetlerinden hegemon kadar, hatta bazen ondan daha fazla fayda sağlayan yeni güçler ortaya çıkmaya başlar. Bugün Çin’in yükselişini böyle okuyabiliriz. Çin, Amerikan liderliğinde kurulan liberal uluslararası ekonominin sunduğu açık pazarlar, üretim ağları, ticaret imkânları ve teknoloji dolaşımı sayesinde olağanüstü bir sıçrama yaşadı. Özellikle Dünya Ticaret Örgütü (WTO) üyeliği sonrasında dünya ekonomisine daha derin entegrasyonu, Çin’i küresel üretimin ve ticaretin merkezi haline getirdi. Ucuz emek, yüksek üretim kapasitesi, devlet destekli sanayileşme ve teknolojik atılım sayesinde Çin yalnızca dünya düzenine eklemlenmedi, zamanla bu düzenin en büyük kazananı oldu.

Tam da burada, hegemonik düzenin iç çelişkisi görünür hale geldi. ABD, bir dönem hem siyaseten hem ekonomik olarak en fazla yararlandığı bu düzenin maliyetlerini taşımaya devam ederken, getirilerinin görece azaldığını hissetmeye başladı. Özellikle sanayisizleşme, üretimin yurtdışına kayması, işçi sınıflarının ve alt-orta sınıfların güvencesizleşmesi Amerikan toplumunda ciddi sarsıntılar yarattı. Düzen artık yükselen ülkeleri, özellikle de Çin’i daha fazla besliyor gibi görünüyordu. Dolayısıyla ABD açısından sistemin cazibesi azalmaya başladı. Nitekim, kendi kurduğu oyunun kurallarından eskisi kadar kazanamayan hegemonun o kurallara olan bağlılığı zayıflar ve hegemon rolünü oynama isteği azalır. İşte bugün gördüğümüz şey de bu: ABD yalnızca bir rakiple karşı karşıya değil, aynı zamanda kendi kurduğu düzenin kendisi aleyhine işlemeye başladığını düşünmekte. Bu da onu giderek daha saldırgan, daha kural tanımaz ve daha tek taraflı bir çizgiye itmekte ve bu da tüm dünyayı belirsizliğe sürüklemekte.

George Modelski’nin “uzun döngüler teorisi” bu tarihsel momenti anlamak için oldukça faydalı. Modelski’ye göre dünya siyaseti yaklaşık 100-120 yıllık döngüler halinde işler ve her döngü bir dünya liderinin yükselişi, meşruiyet kazanması, sistem kurması, ardından ise aşınması ve yerini yeni bir güce bırakmasıyla şekillenir. Bu geçişler çoğu zaman barışçıl olmaz; tersine, sistemik savaşlarla birlikte gerçekleşir. Yani bir hegemondan diğerine geçiş, yalnızca ekonomik göstergelerle ölçülen teknik bir değişim değil, aynı zamanda son derece sancılı, çatışmalı ve hatta savaşlı bir süreçtir. Hegemonun gücünün azalması ve yeni güçlerin rakip olarak yükselmesiyle sistem istikrarsızlaşır ve süreç yeniden büyük bir savaş ihtimaline doğru sürüklenir.

Belki de tam böyle bir eşiğe yaklaşmış bulunuyoruz. Bugün ABD’nin göreli gerilemesi ve Çin’in yükselişi, böyle bir hegemonik geçiş ihtimalini gündeme getiriyor. Çin henüz ABD’nin tüm alanlarda yerini almış bir güç değil. Özellikle askerî kapasite, küresel ittifak ağı ve ideolojik meşruiyet bakımından Amerika’nın üstünlüğü hâlâ büyük. Ancak ekonomi ve teknoloji başta olmak üzere birçok alanda Çin’in hızla yükselmesi, hatta kimi alanlarda öne geçmesi, mevcut hegemon ABD için ciddi bir tehdit algısı yaratmakta. Bu yüzden yaşadığımız dönemi yalnızca “büyük güç rekabeti” olarak değil, “hegemonik düzenin kriz anı” olarak okumamız gerekir.

***

Bu krizin yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda derin bir ekonomi politik boyutu var. 1980’lerden itibaren dünya çapında egemen hale gelen neoliberal küreselleşme, devletleri giderek birer “rekabetçi devlet”e dönüştürdü. Devletler artık yurttaşlarının refahını, güvenliğini ve toplumsal bütünlüğünü sağlamakla yükümlü yapılar olmaktan ziyade küresel sermayeyi çekmek, yatırımcıya güven vermek, uluslararası rekabet yarışında geri kalmamak zorunda olan ekonomik aktörler gibi davranıyorlar. Bu çerçevede vergi indirimleri, esnek çalışma rejimleri, özelleştirmeler, sendikaların zayıflatılması ve sosyal harcamaların kısılması, neredeyse kaçınılmaz “rasyonel” politikalar gibi sunulmakta. Küresel piyasalara tam entegre olmak isteyen devletler, ekonomik büyüme ve yatırım karşılığında siyasal özerkliklerinden, toplumsal tercih çeşitliliğinden ve demokratik politika alanından feragat ettiler.

Bu rekabetçi devlet mantığının yanı sıra, militarizmin ekonomik sistem içine daha da derin biçimde yerleşmesi de ayrı bir sorun. Askerî-endüstriyel kompleks, sadece savaş isteyen şirketlerin lobi faaliyeti yürüttüğü dar bir alan değil. Elbette savunma şirketlerinin daha fazla bütçe, daha fazla silah satışı ve daha fazla askerî müdahale için devletlere baskı kurduğu doğru, fakat mesele bundan daha büyük. Devletler, savunma sanayiini aynı zamanda istihdam, teknolojik gelişme, inovasyon ve ekonomik büyümenin motorlarından biri, yani rekabetçiliğin önemli araçlarından biri olarak da görürler. Havacılıktan yapay zekâya, internete kadar pek çok teknolojik gelişme tarihsel olarak askerî yatırımlarla iç içe gelişmiştir. Bu nedenle savaş ekonomisi, kapitalizmin bazı evrelerinde yalnızca güvenlik kaygısının değil, aynı zamanda birikim rejiminin de parçası haline gelir. Savaş böylece yalnızca ideolojik ya da jeopolitik bir tercih değil, bir sermaye birikimi aracı haline gelir.

Enerji kaynakları ve enerji rotaları üzerindeki rekabet de bu tabloyu tamamlar. Kapitalist sistemin sürekliliği, enerji akışının güvence altına alınmasına bağlıdır. Petrol ve doğal gaz yalnızca ekonomik meta değil, aynı zamanda jeopolitik güç kaynaklarıdır. Bu yüzden Orta Doğu ve Doğu Akdeniz gibi bölgeler sürekli olarak küresel rekabetin merkezinde yer alıyor. Burada mesele sadece enerjiye sahip olmak değil; enerji rotalarını kontrol etmek, geçiş hatlarını denetlemek, bölgesel ittifakları buna göre şekillendirmek ve rakip güçlerin nüfuzunu sınırlamak da aynı derecede önemli. Bu nedenle bu bölgelerdeki çatışmalar çoğu zaman sadece etnik, mezhepsel ya da yerel siyasi gerilimlerle açıklanamaz. Bunların arkasında kapitalist dünya ekonomisinin enerji gereksinimleri ve jeostratejik hesapları var. Yani, Orta Doğu’nun ve Doğu Akdeniz’in bitmek bilmeyen çatışma alanları olması tesadüf değil.

***

Neoliberal küreselleşmenin iç cephede yarattığı tahribat ise bugün popülizmin yükselişini ve onun getirdiği çatışmaları anlamanın anahtarıdır. Neoliberal küreselleşme bir yandan devletler arası ekonomik rekabeti olağanüstü ölçüde kızıştırdı, öte yandan devletlerin kendi toplumlarına karşı koruyucu işlevlerini zayıflattı. Tam da insanlar sosyal devlete, istihdam güvencesine, kamusal korumaya ve yeniden dağıtım mekanizmalarına daha fazla ihtiyaç duyarken, neoliberalizm bunları budadı. Özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde, üretimin ucuz emek bölgelerine kayması, Çin gibi yükselen ekonomilerin yarattığı rekabet, sendikal gücün gerilemesi ve finansallaşmanın derinleşmesi sonucunda geniş toplum kesimleri kendilerini küreselleşme sürecinde kaybeden tarafta buldu. Sanayisizleşen bölgeler, çöken kentler, güvencesizleşen beyaz ve mavi yakalı emekçiler, borç ve hayat pahalılığı altında sıkışan orta sınıflar alt sınıflara doğru kaymaya ve dolayısıyla da bu sistemin kendilerine yaramadığını düşünmeye başladı. 2008 küresel finans krizi bu süreci daha da hızlandırdı. Tüm bunlar liberal düzenin meşruiyetine ağır darbe vurdu.

İşte popülist ters tepki dediğimiz şey böyle ortaya çıktı. Yani, popülizm yaşanan ekonomik dönüşüme karşı sistemik bir siyasi yanıt aslında. Popülist liderler bu sistemden dışlandığını, hor görüldüğünü, korunmadığını düşünen toplumsal kesimlerin sesi olma iddiasıyla ortaya çıkıyor. Popülizm neoliberal küreselleşmenin mağdurlarına kolay anlaşılır bir açıklama çerçevesi veriyor, ancak bu tepki çoğu zaman sağ popülizm biçiminde ortaya çıktığı üzere ciddi bir düzen eleştirisi de getirmiyor. Neoliberal küreselleşmeye duyulan tepkiler eşitlikçi ve demokratik bir projeye dönüşmekten ziyade, otoriter, dışlayıcı, ırkçı, geleneksel ve saldırgan liderlik tarzlarına kanalize oluyor. Popülist liderler güvencesizliğin ve öfkenin yarattığı enerjiyi gücü kendi ellerinde toplamak ve iktidarlarını kuvvetlendirmek için kullanıyorlar.  Örneklere baktığımızda, bu liderlerin içeride hukuk devletini aşındırdıklarını, kuvvetler ayrılığını zayıflattıklarını, medyayı ve muhalefeti hedef aldıklarını; dışarıda ise daha agresif, daha milliyetçi, daha kural ve hukuk tanımaz politikalara yöneldiklerini görüyoruz.

Popülizm pek çok yerde yükseliyor. Ancak bu eğilim, hegemonik gücün, yani ABD’nin kendisinde ortaya çıktığında, sonuçları çok daha yıkıcı. ABD gibi küresel düzenin merkezi olan bir devletin popülizme kayması, yalnızca bir iç siyaset dönüşümü değil, tüm uluslararası sistemi sarsan bir gelişme. Hegemon uluslararası hukuka saygıyı bırakırsa, uluslararası kurumları küçümserse, müttefiklerine dahi tehditler savurursa, saldırganlığı normalleştirirse, bu yalnızca bir ülkenin çizgisi olmaktan çıkar ve küresel düzeyde bir krize dönüşür. Nitekim ABD’nin Trump’ı iktidara getirmiş olması dünya barışına son zamanlarda vurulan en büyük darbedir. Zaten popülist liderlerin çoğu güç tutkusu yüksek, ben-merkezci, hukuku araçsallaştıran ve kendi iradelerini kuralların yerine koymaya eğilimli şahsiyetlerdir. Bu tip liderlerin savaş üretmeye daha yatkın olmaları tesadüf değildir. Savaş hem içeride otoriteyi tahkim etmenin hem de dışarıda güç projeksiyonu yapmanın en etkili araçlarından biridir.

***

Bugün gerçekten tarihin kritik dönemeçlerinden birindeyiz. Gerilemekte olan hegemon, kurduğu düzene sadakat göstermemekte, yükselen rakipler düzen içindeki boşluklardan yararlanmaya çalışmakta, neoliberal kapitalizmin yarattığı toplumsal yıkım popülizmi beslemekte, askerî-endüstriyel kompleks ve enerji rekabeti de çatışmaları sürekli yeniden üretmekte. Bu koşullar altında “Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğinde miyiz?” sorusunu sormak abartılı değil. Vahşi kapitalizmin ve onun krizinin getirdiği koşullarda iktidara gelen güç düşkünü liderlerin dünyayı nerelere sürükleyebileceklerini görmek için 1930'lara-1940'lara bakmamız yeterli. Elbette tarih hiçbir zaman mekanik biçimde tekrar etmez ve hiçbir savaş önceden kesinleşmiş değildir. Ancak büyük kırılmaların yaşandığı dönemlerde, sistemik gerilimlerin biriktiğini, kuralların aşındığını, uluslararası ilişkilerin sertleştiğini ve popülist liderliklerin de uluslararası saldırganlığı artırdığını biliyoruz. Bu nedenle bugün yaşadıklarımızı münferit bazı krizlerin toplamı olarak değil, daha büyük bir tarihsel dönüşümün parçaları olarak görmemiz gerekir.

Eğer dünya yeniden daha barışçıl bir düzene kavuşacaksa, yalnızca büyük güçler arasındaki dengenin yeniden kurulması da yetmeyecektir. Sorunun kaynağı sadece Çin’in yükselişi ya da ABD’nin gerileyişi değil. Sorun Trump’ın iktidardan düşmesiyle çözülecek kadar basit de değil. Daha derinde, vahşi kapitalizmin hem uluslararası rekabeti yıkıcı biçimde keskinleştiren hem de toplumların sosyal ve siyasi yapısını tahrip eden mantığı yatmaktadır. Kısacası, bugün mesele yalnızca bir hegemonun düşüşü değil, aynı zamanda barışın maddi ve kurumsal koşullarını kemiren bir dünya düzeninin iflasıdır. Dünyada daha barışçıl bir ortam özleniyorsa, vahşi kapitalizmin de tekrar dizginlenmesi gerekir. Yoksa mevcut krizin yeni Trumplar ve yeni savaşlar üretmesinin kaçınılmaz olduğundan emin olabilirsiniz.

* William & Mary Üniversitesi'nde Misafir Yardımcı Doçent, Demokrasi için Birlik (DİB) Platformu üyesi.

Dergiler Haberleri