Çağdaş Öğüç
cagdas.oguc@gmail.com
Çalışma yaşamına dair tartışmaların büyük bölümünü, sorunun kaynağını yanlış yerde aradığımız için sonuçsuz bıraktığımızı düşünmekteyim. Kamu ile özel sektör çalışanlarının karşı karşıya getirilmesi, bireysel performans anlatıları, “çalışkanlık” ya da “verimlilik” gibi kavramlar, günümüz sömürü sisteminin özüne inmemize engel oluyor. Yapısal bir mesele, bireysel olanaklara indirgendiği için, eşitsizlik doğal ve kaçınılmaz bir duruma dönüştürülüyor.
On yılı aşkın süredir Basın Emekçileri Sendikası’nın yönetimlerinde yer alıyorum. Basın sektörü, kağıt üstünde ülkemizdeki “en örgütlü” iş kollarından bir tanesidir. Buna rağmen emekçilerin önemli bir kısmı sendikalı olmanın ne anlama geldiğini yeterince bilmemektedir. Örgütlü bir zeminin varlığı kendiliğinden bir bilinç üretmez, bu bilinç ancak mücadeleyle oluşur.
Bugün emekçiler, sendikanın kendilerine ne kazandıracağını değil, ne kaybettireceğini düşünmektedir. “İşveren beni gözden çıkarır”, “sendikacı damgası yerim”, “zaten bir şey değişmez”, “aidat çok fazla”...
***
Özel sektörde çalışan binlerce emekçi tamamen savunmasız bir zeminde var olmaya çalışmaktadır. İş güvencesi yok, toplu sözleşme hakkı yok, pazarlık gücü yok. Çalışma koşulları tek taraflı belirlenirken, emekçinin itiraz edebileceği, koşulları değiştirebileceği bir mekanizma ise bulunmamaktadır. İşveren karşısında tek başına duran bir emekçinin “özgür iradesinden” söz etmek gerçekçi değildir. Kağıt üzerinde var olan eşitlik, pratikte karşılığı olmayan bir varsayımdan ibarettir.
Örgütlü bir kamu çalışanı ile sendikasız bir özel sektör çalışanının ücretini yan yana koymak, yüzeyde bir “adalet” tartışması yaratır. Ancak bu karşılaştırma, o ücretlerin nasıl ve hangi koşullarda belirlendiğini gizler. Örgütlü olanın pazarlık gücü vardır, olmayanın yoktur. Sorun birinin fazla kazanması değil, diğerinin pazarlık yapamayacak kadar yalnız bırakılmasıdır.
Ücretin miktarına odaklanan bu yaklaşım, asıl belirleyici olan güç ilişkilerini görünmez kılar. Ücret, ekonomik bir sonuçtan öte, örgütlülük düzeyinin doğrudan bir çıktısıdır. Bu gerçek göz ardı edildiğinde, tartışma kaçınılmaz olarak yanlış bir yere oturur. Bu yüzden sorulması gereken soru basit ama kritiktir: Özel sektörde sendikasızlık neden bu kadar yaygındır?
***
Öncelikle işveren açısından bakmak gerekir. Örgütsüz emekçi, maliyet açısından daha avantajlıdır. Ücretler daha kolay baskılanır, çalışma saatleri esnetilir, fazla mesai kayıt dışı bırakılabilir. İşçiyle birebir kurulan ilişki, işverenin kontrol alanını genişletir. Pazarlık yoktur, itiraz mekanizması yoktur. Sendikasızlık, bilinçli olarak sürdürülen bir çalışma rejimidir.
Bir diğer önemli unsur ise ideolojiktir. Sendikalar yıllar içinde sistemli biçimde itibarsızlaştırıldı. “Sorun çıkaran”, “yatırım kaçıran”, “iş barışını bozan” gibi etiketlerle anılır hale getirildi. Dahası bu dil sadece işveren söylemiyle de sınırlı kalmadı. Medya, siyaset ve gündelik konuşma pratikleri içinde de tekrar edilerek normalleştirildi. Sonuçta sendika, hak aramanın aracı olmaktan çıkarılıp, düzeni bozan bir unsur gibi sunuldu.
Bu algı, işyerinin gündelik işleyişinde de yeniden üretildi. Sendikalı emekçi “sorunlu”, “fazla konuşan”, “uyumsuz” olarak kodlanırken, sessiz kalan, talep etmeyen emekçi ise “iyi çalışan” olarak ödüllendirildi ve sendikalaşma, kültürel bir risk haline getirildi. İşçi için esas sorun, damgalanmamak, dışlanmamak, “gözden düşmemek” haline geldi. Emekçiler bu nedenle sendikayı bir hak arama aracı olarak değil, başlarına iş açabilecek bir yapı olarak görmeye başladı.
Sonuç mu?
Bugün ortaya çıkan tablo şaşırtıcı değildir. Kıbrıs’ın kuzeyinde özel sektörde çalışan binlerce insanın maaşı kâğıt üzerinde başka, gerçekte başkadır. Sigorta primleri gerçek ücret üzerinden yatırılmamakta, fazla mesailer kayıt dışı kalmakta, hayat pahalılığı artışı ya hiç yansıtılmamakta ya da eksik yansıtılmaktadır. İşçiler hak aramak yerine düzenini bozmamak için susan bir konuma itildi. Susmak, örgütsüzlüğün dayattığı bir zorunluluk haline geldi.
Bunun teorik bir tartışma olmadığını görmek için uzağa gitmeye gerek yok. Ektam emekçilerinin mücadelesi bunu somut biçimde gösterdi. Örgütlü hareket edildiğinde mücadele sonuç üretti ve geri adım attırdı. Bu kazanım emeğin örgütlendiğinde nasıl bir güç haline geldiğinin de somut bir göstergesidir.
Buna rağmen sendikalaşma oranları, bu gücün ne kadar sınırlı kaldığını da ortaya koymaktadır. Doğrudan yapısal bir engelle karşı karşıyayız. Kağıt üzerinde “sendikalaşma” hakkı tanınmışken, pratikte o hakkın kullanımı imkânsız hale getirilmiştir. Örgütlenme bireysel bir opsiyon olarak sunulurken kolektif olarak engellenmektedir.
***
Ortada eşit olmayan bir güç ilişkisi vardır ve bu ilişkiyi değiştirmeden yapılan her çağrı, emekçiyi yine aynı yalnızlıkla baş başa bırakmaktadır. Sorun yapısalsa, çözüm de yapısal olmak zorundadır: Sendikasız çalıştırılmak yasaklanmalıdır!
İşyerlerinde çalışanların sendikal bir yapı içinde örgütlenmesinin zorunlu hale getirilmesi, iş sözleşmesinin kolektif bir zeminde kurulması, sendikasız istihdamın hukuken mümkün olmaktan çıkarılması demektir. Nasıl ki sigortasız çalıştırma bugün açık bir ihlal ve yaptırıma tabi bir durumsa, sendikasız çalıştırma da aynı şekilde ele alınmalıdır.
Örgütlenme, emekçinin temel güvencesidir. Bu güvence olmadan emekçi, hak talep edebileceği bir zeminden yoksun bırakılır, iş ilişkisi tamamen işverenin belirlediği koşullara teslim edilir. Sendikalaşmanın zorunlu hale gelmesi ise bu dengeyi baştan değiştirir. İşçi yalnızlıktan çıkar, pazarlık zemini eşitlenir, keyfilik sınırlandırılır. Ücretler, çalışma saatleri, izinler ve sosyal haklar bireysel insafa değil, kolektif sözleşmelere bağlanır.
En önemlisi, emekçi işe başladığı andan itibaren yalnız bir birey olarak değil, örgütlü bir yapının parçası olarak sürece dahil olur. Bu da hak talebini bir risk olmaktan çıkarır, çalışma hayatının doğal bir unsuru haline getirir.
Örgütsüzlük bir kader değildir. Ama bu kadar uzun süre kader gibi kabul edilmişse, bunun da bir nedeni vardır. O nedeni görmek, değiştirmenin ilk adımıdır.