Buda’yı yanlış anlamak

Buda’yı yanlış anlamak

 

Yılmaz Akgünlü
yakgunlu@yahoo.com

Her insan kendini anladığı kadar anlar dünyayı ve başkalarını. Bir düşünürü, şairi, sanatçıyı ya da bilge bir kişiyi de kendi derinlerimize inebildiğimiz ölçüde anlayıp takdir edebiliriz. Bugünlerde internette gezen ve büyük ihtimalle uyduma olan, oğlunun Buda’ya yazdığı iddia edilen bir mektup var. Mektupta oğlu Buda’yı krallığı bırakıp kaçmakla suçluyor. Böylelikle insanları ailelerini bırakıp pasif bir hayata kaçmaya teşvik etmekle eleştiriyor. Buda’nın yaptıklarını ve öğretisini düşünüp iyice anlamadan, dönemin koşullarını ve kültürel yapısını gözönüne almadan onu yargılamak ne kadar mümkün?

Her konuda yaptığımız gibi klişelere sığınıyoruz. Günümüz dünyasında bir başbakanın oğlu politikaya atılmayıp yazar olmayı seçse ya da insanlara duyduğu ilgi ve sevgiyle başka bir mesleğe yönelse onu ne kadar yargılayabiliriz? Buda her şeyden önce kendisine atası, babası ya da kısaca toplum tarafından verilen rolü seçmeyip, GERÇEĞİ arayan kişiyi temsil etmektedir. Gerçekten neler yaşadığını tam olarak bilemeyiz, ama anlatılageldiği şekliyle onun hayat hikayesi hepimizin hayat hikayesidir bir bakıma. Hangimiz ergenliğin ya da gençliğinin bir döneminde çevremizde olan her şeye isyan edip kendi yolumuzu bulma arzusunu bir kez olsun duymamışızdır ki?

Çoğu insan yeterli cesaret ve çabayı göstermeyip topluma boyun eğmiştir, ama dünya tarihinde azımsanamayacak sayıda insan da zorlu acılara, mücadelelere girişip kendi özgün yolunu bulmuş ve kendini gerçekleştirirken dünyaya da bir şeyler katabilmiştir. Buda bu anlamda hepimizin her zaman yürümesi gereken yolun sembolüdür. Buda bir anarşistdir, çünkü kendisinden önce gelen dinsel sistemin temel dogmalarını sarsmış ve yepyeni, özgün bir yol önermiştir. Bu yol kişinin gerçeği ancak ve ancak kendi çabasıyla bulabileceği, dışardan alınacak sözlü bilgilerin asla yeterli olmayacağı üzerinde temellenmektedir. Yani daha ilk adımda Buda bizi her şeyden, hatta kendisinden bile özgür bırakmakta, bizi kolaycılığa kaçmak konusunda uyarmaktadır. Ve aynı zamanda Buda kendi kurtuluşumuz için bütün sorumluluğu bize yüklemektedir.

Herhangi katı bir öğretisi olmadığı için ve saldırılacak bir dogması olmadığı için Budizm bir “-izm” bile olmadan bugüne kadar gelebilmiş en başarılı yollardan biridir. Elbette bir yol olması bakımından Buda’nın önerdiği şeyler vardır. Ama bizzat Buda size söylenenleri kim söylerse söylesin kendi akıl süzgecinizden geçmeden kabul etmeyin demiştir. Buda yaşamın olduğu gibi gözlemlenmesini önermektedir bize, yani iyi kötü gibi yargılamalar olmadan her şeyi, her insan, canlı ya da cansız her şeyi izlemek ve gözlemlemek .

Buda kendi gözlemleri sonucunda yaşamın temelinde ACI olduğunu söylemiştir, ancak bu acı Budist düşünceyi karamsar bir yol yapmaz. Çünkü Buda hem acının doğasını anlamayı önermiş hem de acıdan çıkış için bir yol önermiştir. Buda’ya göre acının nedeni her şeyin değişmekte olduğu olgusunu yeterince görüp kavrayamadığımız için geçici olan şeylere bağlanmamızdır. Bu geçici olan şeylerin başında da toplumsal etkileşim sonucu oluşan benlik algımız gelir.

Budanın öğretisinin anahtarı işte bu benlik algısındadır. Ve öğretisinin en yanlış anlaşılan bölümü de burasıdır. Buda bir benliğimiz olmadığını söylememiştir aslında, Onun dediği kalıcı, değişmeyen bir benliğin olmadığıdır.

Bizim benlik dediğimiz şey zihnimizde kendimize aitmiş gibi tutmayı alışkanlık haline getirdiğimiz şeylerdir. Elbette bu kişiden kişiye göre değişir. Ama işte bu kendimiz kabul edip de tuttuğumuz şeyler gerçekte bize dışardan verilmiş ve aslında bize ait olmayan şeylerdir. Mesela bir insanın ismi, sahip olduğu sosyal statü, görünüşü, yaşı, cinsiyeti gibi şeyler. Hatta düşüncelerinin çoğu, arkadaşları, ailesi, beğendiği, sevdiği şeyler vs. Bunlar bize ait midir ki? Değildir ama garip bir şekilde bunları kendimize aitmiş gibi algılarız. Yani gerçekte bunların çok büyük çoğunluğu üzerinde gerçek bir sahiplenme gücümüz yoktur. Yaşarken bunların çoğunu zaman içerisinden kaybederiz, güzel bir insan güzelliğini, zeki bir insan zekasını, ailemizi, yapmayı sevdiğimiz şeyleri bile kaybederiz.

Kaybetmeyeceğimize inandığımız çoğu şeyi ise ölümle birlikte kaybederiz. O halde diyor Buda bunlara kendimizmiş gibi sahiplenmenin ne anlamı var? Böyle yaparak kendi varlığımızı kaygan, geçici bir zemin üzerine oturtarak sürekli kaygı içinde yaşamayı garantilemiş oluyoruz.

Yaşamın gerçek tadına, huzur ve güven içinde neşeyle yaşamanın tadına varamıyoruz. Bir de aslında bize ait olan ve asla elimizden alınmayacak olan ve gerçek biz olan bir benliği duyumsayabiliriz. Ancak bu benlik sahiplenip üzerine adımı yapıştırabileceğim bir benlik değil. O zaten hep var, arka planda duruyor, ama kendimiz sandığımız şeyleri bir türlü bırakamadığımız için onu görüp yeterince etkin olmasına izin veremiyoruz. Hepimiz maskeli balodaki konuklara benziyoruz. Kimimiz süpermen kimimiz kraliçe maskesi takıyor ve eğleniyoruz, ve bu maskelerle karşımızdaki insanlarla temas kurmaya öylesine alışmışız ki, bir türlü o maskeyi çıkarıp sıradan bir insan olarak basit yaşamımıza dönmeyi beceremiyoruz. Buda böylece acının nedenini ortaya koyarken, bundan bir çıkış yolu da öneriyor demiştik.

Buda’nın önerdiği şey aslında çok basit. O kadar basit ve uygulaması kolay ki, gene de kimse bunu uygulayamıyor. Buda’nın önerisi kendimiz olmak. Elbette bu basit iki kelimenin içinde yaşamın bütün ihtişamı, güzelliği ve onuru saklı. Bu iki kelime içinde sorularımızın tüm cevabı var. Ancak gelin görün ki hiç de kolay değil kendimiz olmak. Dedik ya bir kez kendimizi kendimiz olmayan şeylerle karıştırmışız. Bu maskeler yüzümüze yapışmış, ve onları çıkartmak mantıklı gelse bile bunu yapacak cesaretimiz de yok, çünkü onlar olmadan nasıl yaşayacağımızı bilemiyoruz. Yani mesele sadece maskelerimizi çıkarmak, olmadığımız kişi olmaktan vazgeçmek değil, bu yetmiyor. Bunu bir an için yapabilsek bile, bir de kendimiz olarak yaşamaya bir ömür boyu cesaret edebilmek gerekiyor. Bu bir  yol, kendimiz olma yolu. Ancak varlığımızı sürdürmek için başkaları gibi olmaya alışmışız, böylece topluma kabul edileceğimize, daha iyi ve güvenli bir konum elde edeceğimize inanmışız. Bu yüzden çevremizdekilere yaranmak için kendimizde vazgeçebiliyor ve özümüze ihanet edebiliyoruz.

Erich Fromm insanın kendisi olmakla yalnız olup dışlanmak arasında bir çatışma yaşadığında dışlanmamak için kendisinden vazgeçeceğini söylüyor. Ve bu sorundan tek çıkışın da “evrensel insan” olmaktan geçtiğini savunuyor. Evrensel insan kendisinin ötesindeki sonsuz değerler alanıyla bütünleşebilen ve böylece yalnızlıktan asla korkmayan bir insan. Zaten o evrensel alanı özümseyip yaşadığında bütün her şeyle süregiden o birlik hissi kendini evinde ve dostlarıyla hissetmesine yeterli oluyor. İnsanların sevgisine, ilgisine bağımlı olmadan onlarla içten paylaşımlar yaşayabiliyor. Çokluk ve kalabalığın eziyetine katlanmadan azla yetinebiliyor, ama azda da çoğu bulabiliyor. Buda’dan Erich Fromm’a geçtik gibi göründü, ama bu doğru değil. Gerçekte bütün insanlık ve varlıklar bir bütün, çağlar değişse de Budalar her yerde her dönem var. Her şeyden önemlisi bizlerde içimizde Buda doğasını saklıyoruz. Bizden önce gelen bilgelerin ruhunu özümseyip bunu sevgiyle yaymaktan başka bir şey yapmamıza gerek yok.

Dergiler Haberleri