BMGK 1325  Kadınlar, Barış ve Güvenlik

1990 ve 2013 yılları arasındaki 40 barış sürecinde, kadın katılımı çabaları zayıflatmak ya da sorunları karışıklaştırmaktan ziyade, hem kadınların hem erkeklerin yararına olacak bir barış anlaşmasının, gerçekleşme ihtimalini arttırdı

FEMİNİST ATÖLYE
feministatolye@gmail.com

                          

2000 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) önemli bir yasa tasarısını kabul etti: Kadınlar, barış ve güvenlik hakkında BMGK 1325 sayılı karar. Belge, savaşın kadınlar üzerindeki etkisini tanımlamakla kalmayıp, arabuluculuk sürecinde ve barışın tesisinde kadınların oynayabileceği rolün önemine de dikkat çekti. Kararın kabulünden 17 yıl sonra,  kadınlar, barış ve güvenlik üzerine yapılan araştırmalar ve kadınların barış sürecine katılımını gösteren istatistikler, beklentiler ve sonuç arasında bir uçuruma işaret etmekte.

Barış Müzakerelerinde Kadınlar

1990 ve 2013 yılları arasındaki 40 barış sürecinde, kadın katılımı çabaları zayıflatmak ya da sorunları karışıklaştırmaktan ziyade, hem kadınların hem erkeklerin yararına olacak bir barış anlaşmasının, gerçekleşme ihtimalini arttırdı (O’Reilly et al., 2015; Paffenholz, 2015). Diğer değişkenler sabit tutulduğunda, kadınların da katıldığı resmi barış anlaşmaları çok daha uzun ömürlü oluyor. (Stone, 2014a). Barış müzakereleri sonunda yapılan anlaşmalarda, kadınların katıldığı anlaşmaların 2 yıldan daha uzun bir barış sağlama olasılığının katılmadıkları anlaşmalara oranla yüzde 20 daha fazla olduğunu görüyoruz. Uzun dönemde ise, bu anlaşmaların, kadınların oluşum sürecine katıldığı durumda, 15 yıldan uzun süreli barış sağlama şansının yüzde 35 arttığını görüyoruz (Stone, 2014a).

Kadınların barış görüşmelerine katılımı üzerine yapılan çalışmalar gösteriyor ki, barış müzakerelerine kadınların katılımı, barış taleplerine yeni yaklaşımların ve metotların geliştirilmesine katkı sağlıyor (UN Women, 2015). Kadınların katılımı, sosyal ve insani konuları da dâhil ederek, müzakereleri askeri eylem, güç ve servet paylaşımının ötesine taşıyor ve çoğunlukla taraflar arasında olumlu ilişkiler kurmak niyetinde oldukları için, köprüler oluşturan, rekabetçi olmayan bir müzakere biçimini teşvik ediyor.  (The Institute for Inclusive Security, 2009). Kadınlar, barış ve güvenlik hakkında son küresel çalışmalar, barış müzakerelerine kadınların katılımlarının ve masadaki liderliklerinin, toplumun ihtiyaçları ve insani yardımların müzakerelere dâhil edilmesini sağladığını, çatışmalardan sonraki ekonomik toparlanmaya yardımcı olduğunu ve barış müzakerelerinin sonuçlandırılmasına katkıda bulunduğunu gösteriyor (UN Women, 2015).

Kadınların barış süreçlerine katılımları ve barışın sürekliliği arasındaki ilişkiyi gösteren bütün bu ampirik bulgulara rağmen, kadınlar hala barış müzakerelerinde yoklar. Birleşmiş Milletler Kadın Örgütü’nün (UN Women) 1992 ve 2011 yılları arasındaki verilerine göre (2012) , barış anlaşmalarına katılanların yüzde 4 ten daha azı, barış müzakerecilerinin yüzde 10’dan daha azı, kadınlardı.

BMGK ‘nin kadınlar, barış ve güvenlik hakkındaki kararları, BMGK 1325’in hedeflerini yerine getirmek için, Ulusal Eylem Planları’nın (UEP) (National Actions Plans) benimsenmesinin önemini ortaya koymaktadır. Aralık 2015 itibariyle, dünyanın dörtte birinden daha az bir kısmı UEP’yi kabul etti. Ulusal eylem planlarının etkili olması, daha fazla kadın katılımının sağlaması ve kadınlarla ilgili sorunlara ( örneğin, cinsiyete dayalı şiddetin önlenmesi, savaşan kadınların silahsızlandırılması ve tahliye edilmesi, güvenlik sektöründe kadınların varlığının artması, çatışmalar sonrasında cinsiyet eşitliğinin sağlanması gibi…) dikkat çekmek için devletin bütçe ayırması; sosyal, ekonomik, politik ve güvenlikle ilgili konularda çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte hareket etmesi ve hesap verebilirlik için mekanizmalar geliştirmesi gerekir. Ulusal Eylem Planları’nın çoğu, kadınların katılımınının gelişimini takip etmek için bir bütçeye ya da gerekli imkana sahip değil (UN Women, 2015). Birçok ülkede barış süreçlerine kadınların katılımı hala önemsiz olarak görülüyor. Ancak, “kadınların müzakerelerde olmamasının nedeni, onların diyalog ve müzakere sürecindeki sözde tecrübe eksikliği ile açıklanamaz” (UN Women, 2012) aksine, böyle önemli değişim aşamalarına kadınları dâhil etmede irade eksikliği söz konusudur.

Bu irade eksikliği bilindiği üzere, çoğunlukla ataerkil düşünce ve uygulamalardan kaynaklanıyor. Örneğin, Sarai Aharoni (2014), 20.yüzyılın sonunda İsrail-Arap müzakere sürecinde, İsrailli müzakerecilerle yaptığı çalışmada; İsrailli müzakerecilerin, Doğu (     Filistinliler) ve Batı (İsrailliler) arasındaki özsel kültürel farklılıkları belirtmek için cinsiyetçi kalıplar kullandıklarını ve kadınların diplomatik ve stratejik diyaloglardan çıkarılmasını meşru göstermek için bundan istifade ettiklerini ortaya koydu. Başka bir deyişle, İsrailli erkek müzakereciler, İsrailli kadınların müzakerelere katılımını sınırlamak için, Arapların ‘namus kodlarını’ bir mazeret olarak kullanmış, böylece Arap erkekliği hakkındaki kültürel algılamalardan yararlanmışlardır.

Barış müzakerelerinden kadınların dışlanmasının ve başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerin diğer bir nedeni de müzakerelerin iki taraflı ve homojen olduğunun düşünülmesidir. Müzakere masaları genellikle birbirine silah doğrultan taraflardan oluşur ve kadınlar çoğunlukla silah tutan taraf değildir. Çatışmalar görüşülmesi gereken, çok katmanlı ve karmaşık sorunlara yol açtığı için, müzakerelerde çatışmalardan etkilenen bütün tarafların temsil edilmesi gerekir. Başarılı barış süreçleri, silahlı veya silahsız bütün tarafların (Paffenholz, 2015) dâhil olmasını gerektirir. Sonuç olarak, kadınların bu süreçlerdeki temsili için kontenjan ayırmak, bu süreçlerin başarılı barış anlaşmaları ve kalıcı bir barışla sonuçlanmasına yardımcı olabilir.

Dünyanın yarı nüfusu kadınlardan oluştuğu için, kadınların bu süreçlerde daha fazla yer alması ve kadın kimliğinin süreçlerdeki temsilinin gerekliliğine dair görüşler hiçbir suretle, reddedilemez. Ancak, şunları da sormak önemlidir: “Kadınlar sadece nicel olarak bulunmaktan ziyade barış masasına ne getirebilir?” ve “Kadınların barışa önemli katkısını nasıl kavramlaştırabiliriz?”

Barış Süreçlerinde Kadın ve Başarı: Kadınların Önemli Katkısı

Ekim 2000’den yani BMGK 1325’in kabulünden bu yana, resmi barış süreçlerindeki kadınların sayısının artırılması ve kadınlara daha fazla söz hakkı vermek için barış görüşmelerinin yeniden ve daha iyi şekilde tasarlanması konusunda çok düşük bir ilerleme kaydedildi. (Paffenholz, 2015) Kadınlar katıldıklarında, çoğunlukla hükümeti temsil ediyorlar. Barış süreçlerinin kapsayıcılığı, çatışmanın her iki tarafından, her seviyeden ve çeşitli rollerden kadınların temsilini gerektirir. Bununla birlikte hükümetlerin süreç boyunca sivil toplum üyelerine danışması gerektiğini de göz önüne alırsak, sivil toplum üyesi kadınların şu rollerden bir veya birkaçı bağlamında temsil edilmesi önemlidir: Görüşmelerde doğrudan katılımcı, danışman, gözlemci, komisyon üyesi, problem çözme atölyelerinde katılımcı, kamusal karar alıcı ve kitle eylemleri (O’Reilly et al., 2015).

Bu kadınların yerel sivil toplum örgütlerinden seçilmesi ayrıca önemlidir. Barış süreçlerine hükümetler arası kuruluşların temsilcileri gibi çatışma dışındaki kadınları dâhil etmek, daha uzun süreli bir barış anlaşması sağlamaz. Aksine, çatışmalardan etkilenen yerli kadınların sürece dâhil olması uzun süreli bir barış anlaşması için hayati önem taşır (Stone, 2014b). Sivil toplum temsilcilerinin katıldığı barış anlaşmalarının başarısız olma olasılığı yüzde 64 daha azdır (Nilsson, 2009). Ayrıca, başarılı barış süreçleri sivil toplum aktörlerinin BMGK 1325’in uygulanması için devlete baskı kurmakla kalmayıp, karar alma sürecinde cinsiyet eşitliği ilkelerinin göz önünde tutulmasını sağladığını gösteriyor. (Jenkins, 2013). Geçmişte barış ile ilgili çalışmış, organize gruplara liderlik etmiş kadınlar müzakere sürecine dâhil edildiğinde, barış anlaşmaları daha sürdürülebilir hale geliyor (O’Reilly et al., 2015, s. 26).

Barış süreçlerinde artan kadın varlığı önemli olmakla birlikte, arabuluculuk ve barışın inşasında çeşitli rollerde kadınlara istihdam yaratmaya öncelik verilmesi önemlidir. Kadınların etki etmesine olanak sağlayan doğru bir strateji ile hareket edildiğinde, kadınların katılımı yarar sağlayacaktır. (Paffenholz, 2015). Doğru strateji, şiddete karşı bütünsel bir yaklaşım geliştirmeyi içerdiği gibi kazanmaya çalışmak yerine diğerinin bakış açısını anlamaya çalışmak anlamına da gelmektedir.

Barış Süreçlerine Kadın Sorunlarının Dahil Edilmesinde Bütüncül Bir Yaklaşımın Gerekliliği

1990’dan beri barış süreçlerinde sadece kadınlar değil aynı zamanda onların hayatlarını etkileyen sorunlar (örneğin cinsiyet eşitliği, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet vb.) da bulunmuyor. BMGK 1325’in kabulünden bu yana, kadınların insan haklarını ele alan hükümler, sadece sınırlı sayıda barış anlaşmasına dâhil edilmiştir. Kadın sorunlarının, ve kadınların barış sağlayıcılar olarak anlaşmalara dahil edilmesi ve bununla ilgili hükümlerin uygulanması olduğu kadar  şiddete karşı bütünsel bir yaklaşım geliştirilmesi de huzurlu bir toplum yaratmada uzun vadeli bir vizyon için gereklidir. Şiddetin önlenmesi ve kadın katılımını azaltan sorunları ilişkilendirerek cinsiyet merceğini genişletmek, böylesi bir vizyon için ön koşuldur. BMGK 1325’in temel taşlarından biri olan engelleme, cinsiyete dayalı her türlü şiddetin önlenmesi için uluslararası toplumu teşvik etmektedir. Ancak bu, çatışmaya meyilli toplumlarda şiddetin ana nedenlerini anlamak kadar, cinsiyete dayalı şiddet ile şiddetin farklı biçimleri arasındaki karşılıklı bağlantıları görmeyi de gerektirir.

Toplumlarda, toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında “şiddetin sürekliliğini” araştıran bilim insanları, şiddetin kişiler arasından uluslararasına uzanan cinsiyetçi bir sürekliliği olduğunu tartışırlar (Gangoli, 2006; Cockburn, 2012). Bu uzmanlara göre evde, iş yerinde ve kamusal alanda yaşanan şiddet arasında barış ve çatışma dönemlerinde de süregelen göz ardı edilemeyecek bir bağ vardır. Süreklilik “baskı ile zarar ve fiziksel zarar” (Cockburn, 2012, s. 255) olarak hareket ettiği için yoksulluk, dışlanma, aşağılanma gibi biçimlere bürünen yapısal şiddet kaçınılmaz olarak aile ve ev içi şiddete dönüşür (Scheper-Hughes, 2004; Bourgois, 2004).

Toplumsal cinsiyet ile şiddet arasındaki ilişkiye farklı bir pencereden; iktidarın kesişimsel analizi üzerinden bakarsak gücün, kapitalizm, etno-ulusal hegemonya ve patriarki gibi farklı boyutlarının nasıl birbirini güçlendirdiğini görürüz. Sınıf, toplumsal cinsiyet, etnik köken gibi toplumsal farklılıkların kesişimselliği hali hazırda var olan ayrımcılık ve baskı biçimlerini güçlendirerek azınlık kadınlarının temsilini zayıflatmakla kalmaz (Weldon, 2006; Hughes, 2013), daha fazla baskıya da sebep olur.

Sonuç

Araştırmalar kadınların çatışmalar süresince ve sonrasında sahada barışın inşasında aktif ve etkili olduğunu göstermektedir. Ancak bu çabalar resmi barış süreçlerinde nadiren gözlemlenir. Başka bir deyişle, kadınlar barışı inşa edenler olarak doğrudan yapısal şiddeti azaltma işini yaparlar ancak bu zorlu iş çoğu zaman küçümsenir, engellenir ve bastırılır. Ancak barış diyalogları, tabanda yapılan çalışmalar ve yurttaş aktivizmi de barış süreçlerinin

Dünyanın neredeyse her yerinde barış ve çatışma dönemlerinde toplumsal cinsiyete dayalı farklı deneyimleri kabul etme konusunda erkek egemen aktörler ve hükümetler isteksiz davranırlar. Ancak çatışmanın yeniden yükseldiği ve toplumun yeniden polarize olduğu koşullarda ivedilikle yapılması gereken sivil toplum üyelerinin, kadınların liderleri yeniden masaya dönmeye ikna edebilmek için uygulayabileceği stratejileri tartışmasıdır. Ancak farklı kimliklere, ihtiyaçlara ve taleplere sahip kadınlar birbiriyle konuşmaya başladığında ve olası barış eylemlilikleriyle birlikte çatışma ve barışa dair iki tarafı da tatmin eden bir anlayış geliştirdiklerinde, liderleri yeniden müzakereye döndürebilecek baskıyı yaratabilirler. Ancak  kapsayıcı ve sürdürülebilir barış aynı zamanda sürecin kadınların hayatlarını erkeklerinkinden daha farklı etkileyen meseleleri ve farklı şiddet formları arasındaki bağlantıları de içerecek şekilde genişletilmesini de gerektirmektedir.

Profesör Ayşe Betül Çelik, Sabancı Üniversitesi

Not: Çelik, A. B. (Mart, 2016), “BMGK 1325’ten 15 Yıl Sonra: Kadınlar, Barış ve Güvenlik ”, Cilt V, Sayı 3, s.6-17, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (https://researchturkey.org/?p=10926&lang=tr)  makalesinden alıntıdır.

Kıbrıs’taki barış görüşmeleri sürecinin devamı için Feminist Atölye olarak çağrımızı yeniliyor ve bu konudaki çalışmaların hızlanarak sürmesi konusunda isteğimizi tekrarlıyoruz. Üyelerini iki toplumun akademisyenlerinin oluşturduğu  2009’da çalışmalarına başlayan  Toplumsal Cinsiyet Danışma Kurulu (GAT)’ın,  Kıbrıs barış sürecinde toplumsal cinsiyet eşitliğinin yaygınlaştırması amacıyla bugüne kadar yaptığı çalışmaların, barış sürecinde oldukça anlamlı olduğunu söyleyerek,  (GAT, BMGK 1325 sayılı kararın ilkelerini temel alarak ‘idare ve güç paylaşımı’, ‘vatandaşlık hakları’, ‘mülkiyet hakları’ ve ‘ekonomik haklar’ konusunda öneriler geliştirdi. Bu öneri paketlerinin 3’ü BM Arabuluculuk Girişimi’ne ve müzakerecilere sundu. ) Kıbrıs’ta  kalıcı barış adına atılacak her adımda, kadınların masada olması gerektiğinin önemini kavrayan, cesur liderler görmek istediğimizi yinelemeye devam edeceğiz.. .

Kadınlar barışa adım adım yaklaşmaya gönüllü…. Masa nerede?

 


MOR KİTAPLIK

“Kadınların Barış Mücadelesinde Dünya Deneyimleri” kitabı çıktı.

Demokrasi, Barış ve Alternatif Politikalar Merkezi DEMOS’un ilk kitap çalışmasını, Güneş Daşlı ve Nisan Alıcı hazırladı, çalışmanın akademik danışmanlığını Dr. Ulrike Flader yaptı.

Savaştan en çok etkilenen kesim olan kadınların bir taraftan barış mücadelesini yürüten aktivistler olarak öne çıkarken, diğer taraftan birçok örnekte resmi barış müzakerelerinden dışlandığını hatırlatan araştırmacılar, “Savaşın temelinde yatan sebep ne olursa olsun, kadın bakış açısı içermeyen barış süreçleri eksik kalıyor ve kalıcı bir toplumsal barış inşasıyla sonuçlanmıyor” diyor.

Kitap Sırbistan, Kosova, Sri Lanka ve Suriye’deki kadın barış mücadelelerini inceliyor. Sırbistan ve Kosova’da etnik temelli çatışma, Sri Lanka’da ulusal kurtuluş hareketleriyşe bir devletin silahlı güçleri arasındaki çatışma, Suriye’de ise farklı örgütlerin çatışması incelenirken, bu farklılıkların kadınların barış mücadelesinde seçtiği yöntemlerde belirleyici olduğu ifade ediliyor.

Kosova’da savaş sonrası devam eden kadın mücadelesinin en önemli ayağının cinsel şiddete maruz kalan kadınların travmalarını iyileştirmek olduğunu söyleyen araştırmacılar, bu konuda çalışan Medico Kosova ile yaptıkları mülakatlar aracılığıyla, savaştan çıkmış bir toplumda kadınların hem psiksosyal hem de ekonomik olarak güçlendirilmesinin nasıl mümkün olacağıyla ilgili deneyimler aktarıyor.

Sri Lanka’da çocukları kaybedilen kadınların örgütlediği Savaştan Etkilenen Kadınlar Derneği, savaşın yıkıcı etkisi olan yoksullaşma ve toprak kaybı sorununa dair Kadın Gelişim Merkezi ve geçiş dönemi adaleti alanında Ulusal Barış Konseyi’nin deneyimleri aktarılıyor.

Daşlı ve Alıcı, bu kitabı “Türkiye’de barış ve özgürlük mücadelesinde yaşamını yitiren kadınlara” adıyor. (ÇT)

 

Dergiler Haberleri