Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (59)

Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (59)

 

Niyazi Kızılyürek
niyazi@ucy.ac.cy

Sarsıcı bir yaz mevsiminin ardından üniversiteye döndüm. Derin kederler içindeydim ama zor günlerin geride kaldığını ümit ediyordum. Sömestre de gerçekten iyi başlamıştı. Üniversiteden atılmama dair uzunca bir süre devam eden tartışmalar sona ermiş, heyecanla işime sarılmış, yeni bir kitap hazırlamaya soyunmuştum. Gelgelelim, bir Atina gazetesinde yayınlanan birkaç satırlık bir “haber” beni her zamankinden daha zor bir duruma düşürecekti.

Yunanlı bir gazeteci cumhurbaşkanı Glafkos Kliridis’in kızının genç bir Kıbrıslı Türk akademisyene âşık olduğunu yazıyor, alaycı bir üslupla “ulusun DNA’sının saldırı altında olduğundan” söz ediyordu. “Haberi” Lefkoşalı bir meslektaşından aldığını ileri süren gazeteci, Kathy Kliridis’in “gönlünü Kıbrıs üniversitesinde çalışan Nazım isimli genç bir Kıbrıslı Türk’e kaptırdığını” ve adanın bu dedikoduyla “sessizce çalkalandığını” iddia ediyordu. Doğrusu, o güne kadar Lefkoşa’da böyle bir söylentinin dolaştığından haberim olmamıştı. Bu konuda bir şey yazılmadığı gibi, kimsenin konuştuğunu da duymamıştım. Açıkçası, ortada bir ‘tezgâh’ vardı. Bir taşla birkaç kuşun vurulmasının hedeflendiği bu ‘tezgâh’ta ismimin ‘Nazım’ olarak geçmesi ise, bu oyunu hazırlayanların acemiliğini işaret ediyor gibiydi.

Görünen oydu ki beni üniversiteden uzaklaştırmayı başaramayanlar, görüşlerimi ve Kıbrıs’taki varlığımı “Kıbrıs Helenizm’i için tehlikeli” bulanlar, Kathy’nin iki toplumun yakınlaşması için çaba sarf etmesinden hoşlanmayanlar ve Glafkos Kliridis’i hedef almak isteyenler böyle bir yola başvurmuşlardı. İddialarını Kıbrıs’ta dolaşıma sokamayacakları için konuyu Atina’da bir gazetenin dedikodu sütunlarına taşımışlardı. Bu küçük magazin haberi “Türk erkeklerinin dünya yüzündeki başarılarıyla” yakından ilgilenen Türk basınına derhal yansıdı. Ezelden beri Kıbrıs Sorununda kışkırtıcı yayınlar yapan ve pek çok asparagas habere imza atan Hürriyet gazetesi birinci sayfada yayınladığı bir yazıda Kıbrıs’ta ‘Milli Damat’tan söz ediyordu. Ardından Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum basını devreye girdi ve medya bir kez daha adeta üstüme yıkıldı. Türk basını olaya buram buram sekssizm ve milliyetçilik kokan bir noktadan yaklaşıyordu. “Rum cumhurbaşkanının kızının Türk sevgilisi” olduğu kötücül bir zevkle yazılıyor ve bundan “gururla” bahsediliyordu. Onlar için “düşman ulusun kızlarıyla yatmak, ulusun erkeklerinin üstünlüğünü” gösteriyordu. Nitekim gazetecilerden biri “Denktaş şimdi bütün günahlarını affedecek” diyerek karşımda sırıtıyordu. Türk basını milliyetçi ve sekssist saplantıların verdiği çarpık bir haz duygusuyla yayın yaparken, Kıbrıs Rum basını mahcup bir şekilde “Türk basınından alıntılar” yapıyor ve “olayın utanç verici olduğunu” ima ediyordu.

Şaşırıp kalmıştım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Böyle bir iddia karşısında ne yapılabilirdi ki? Bu konuda tek kelime söylememeye karar verdim. Basın sürekli olarak beni arıyor, ısrarla röportaj istiyordu. Akşam eve döndüğümde kapının önünde bekleyen gazeteciler buluyordum. Bütün ısrarlara rağmen konuşmuyordum. Fakat durmadan çalan telefonuma bir gün ölüm tehditleri gelmeye başlayınca, yüzümün rengi gibi işin renginin de değiştiğini anladım. Basındaki dedikodulardan “milli onuru” rencide olan birileri beni öldürmekle tehdit ediyordu. Telefonda Yunancanın Kıbrıs lehçesiyle sık sık tekrarlanan “Kendini Ölmüş Bil” cümlesi bir anda hayatımı altüst etti. Ertesi sabah evimin giriş kapısının üzerinde Türk bayrağı dalgalanan bir tabut resmi görünce, iyice endişelendim. Bunca zaman yaşadığım onca gerilimlere rağmen hayatımın tehlikede olabileceği aklıma hiç gelmemişti. Fakat durum şimdi farklıydı. Mesele yazdığım kitaplar, Panikos ile çektiğim belgesel ve yaptığım eleştiriler filan değil, “ulusun namusu” idi ve bunun şakaya gelir tarafı yoktu.

Bu konularda oldukça tecrübeli olan, bir Kıbrıslı Rum kadını sevdiği için başına gelmedik kalmayan çoban Hasan “şimdi seni öldürecekler, kaçasın” diyordu. Sonunda polise haber vermeye karar verdim. Eve gelen memurların söyledikleri beni yatıştırmak bir yana, daha beter korkuttu. İstihbarat yetkilisi, “zor bir vakıa” olduğumu, beni “önce kimin öldürmek isteyebileceğinin belli olmadığını, bunu “Rumların da Türklerin de yapabileceğini”, bu yüzden “tebdili kıyafet içinde dolaşmamı, arabamı evimin uzağına park etmemi ve motoru çalıştırmadan önce bomba olup olmadığını anlamak için arabamın altına bakmam gerektiğini söylüyordu. Ciddi bir tehdit altında olduğumu fark ettim. Ne yapmam gerektiğini düşünürken, oturduğum dairenin arka sokağında bulunan AKEL binasına gidip yetkililerle konuştum.

Daha önce de belirttiğim gibi, bir Kıbrıslı Türk kendini en rahat AKEL üyelerinin yanında hisseder. Parti Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas biraz da yayılan dedikoduların doğru olup olmadığını öğrenmek isteyen bir edayla Kathy’nin çok iyi bir insan olduğunu, Glafkos Kliridis’in de “aslında milliyetçi olmadığını, bizim gibi çözüme inandığını”, Kathy ile evlenmemiz halinde “barışa katkı” yapacağımızı söylüyordu. Basın konferansı düzenleyip ölüm tehdidi aldığımı açıklamamın yararlı olacağına düşünüyordu. Basın konferansı düzenlemek istemediğimi, bunun iki toplumun barış içinde bir arada yaşamasını istemeyen milliyetçiler tarafından fena halde kullanılacağını, ayrıca, böyle bir bilgiyi kamuoyu ile paylaşmam halinde bazı kesimlerin bunu fırsat bilerek buna yeltenebileceklerini söyledim.

O akşam bir grup AKEL üyesi daireme gelip beni korumaya aldılar. Fakat durum böyle devam edemezdi. Başka çareler bulmalıydım. Bu arada, ölüm tehditlerini rektörümüzle de paylaşmıştım. İyi kalpli rektör olayı duyunca adeta sararıp solmuştu. “Ya seni öldürürlerse…” Benim için gerçekten endişelenen rektör ödenekli izin alarak yurt dışına gitmemin iyi olacağını düşünüyordu. Bu öneriyi kabul edemeyeceğimi, bunu yapanların muhtemelen üniversiteden gitmemi isteyen kişiler olduğunu, kalkıp gidersem tam da onların istediğini yapmış olacağımı belirttim. Kıbrıs’ta ve üniversitede kalmaya kararlıydım. Fakat evimde kalamayacağım aşikârdı. Beni korumak için eve gelen arkadaşlarım, AKEL’in bodyguardları ile gençlik kollarından gençler, sabaha kadar evin önünde seyreden polis arabaları beni rahatlatmaktan çok huzursuz ediyordu. Rahat uyku uyuyamıyordum. Bütün gece gözlerim açık “mertek sayıyor”, dışarıda kedi yürüse yattığım yerden fırlayarak kendimi pencereye atıyordum. Bu arada, tebdili kıyafet olsun diye bıyıklarımı kesmiştim… Adaya gelen ve benimle röportaj yapmak isteyen Hürriyet gazetesi muhabiri, “seni dün bıyıklı görmüştüm, bugün bıyıksız” deyince, Hürriyet gazetesine “sır vermeyeceğimi” düşünerek “ben zaman zaman bıyıklarımı keserim” deyip geçiştirdim. Sonra yakın dost olacağımız Hürriyet gazetesi muhabiri Zeynel Lüle’ye önce uzun uzun Hürriyet gazetesinin Kıbrıs tarihindeki günahlarını saydım, yalan yanlış yayınlarını hatırlattım, sonra da “aşkın millisi olmaz, bu ne saçmalık!” diyerek sorularını yanıtladım. Zeynel Lüle çok düzgün bir röportajla söylediklerimi aynen yayınladı ve aramızda büyük bir dostluk başladı. Fakat durum gerçekten kötüydü. Evimde uyku uyuyamıyordum. Sonunda dairemi terk ettim ve sevgili Zenon ile Margarita’nın yanına taşındım. İşimi aksatmadan ve öğrencilerime hiçbir şey çaktırmadan üniversiteye gidip geliyordum. Bir süre sonra tehlikenin geçtiğini düşünerek evime döndüm. Hayatım yavaş yavaş normalleşmeye başladığında takvimler 1998 yılını gösteriyordu. Demek ki, üniversiteye başladığım 1995 yılının üstünden tam üç yıl geçmişti ve ben ancak yeni yeni “insan evladı” gibi yaşamaya başlıyordum.

O yaz ailemi ziyaret etmek için yine Larnaka-Atina-İstanbul-Ercan “seferini” yapıp Kıbrıs’ın kuzeyine indiğimde, yani her zamanki gibi 15 dakikalık yolu 15 saat uçarak kat ettiğimde, bir başka karşılanmıştım. Tanıyan tanımayan, solcusu, sağcısı, TMT’lisi, TMT’li olmayanı herkes Kathy ile evlenip evlenmeyeceğimizi merak ediyordu. Eski tanıdıklar, hiç tanımadığım kimseler benimle görüşmek istiyordu. Herkesin dilinde aynı dedikodu haberleri vardı. Doğrusu, bunca yıllık entelektüel, akademik çabalarım ve ısrarla sürdürdüğüm aktivizmden sonra saçma sapan bir dedikodu haberi ile “ünlenmek” ağırıma gitmişti. Fakat “ünüm” beni takip eden istihbaratçıların tavrında bir değişikliğe yol açmamıştı. Nereye gitsem yanımda bir gölge gibi dolaşmaya devam ediyorlardı. Bir akşam beni oradan oraya taşıyan rahmetli eniştemin arabasını istihbaratçının arabasıyla karıştırınca, ortalık iyice karıştı. O akşam Lefkoşa’dan ziyaretime gelen siyasiler arasında Ahmet Derya da vardı. Yol üstündeki meyhanede sohbet ederken, Derya bana bir hediye getirdiğini söyleyip bir kaset uzattı. “Babam, Rumcada iyi çatisto söylerdi, onun sesinden bir kaset hazırladım” dedi. Teşekkür ettim ve diğer küçük hediyelerle birlikte kaseti de eniştemin arabasına bıraktım. Daha doğrusu, eniştemin arabasına bıraktığımı düşünüyordum. Meğer hediyeleri eniştemin değil, istihbaratçının arabasına bırakmışım… Bitmeyen sohbetimizi izlemekten yorulan istihbarat görevlisi gece yarısından sonra ayrılıp gittikten sonra, ertesi gün sabahın erken saatlerinde Güney Lefkoşa’ya varmak için “belalı üçgende” çıkacağım yolculuk için hazırlık yapmaya başladım ve hediyeleri yanlış arabaya koyduğumu fark ettim. Hediyelerimin gitmesine üzüldüğümü gören akrabalarım (aralarında sıkı milliyetçi olanlar da vardı ama beni asla yalnız bırakmazlardı) “sen üzülme, biz istihbaratçının nerede oturduğunu biliyoruz, şimdi evine gideceğiz ve onu uyandırıp hediyelerini alacağız” dediler. Gerçekten de dediklerini yaptılar ve bölgede tanınan istihbaratçının evine gittiler. Ne var ki, görevli memur yatmaya gitmeden önce merkeze uğrayıp ele geçirdiği “çok önemli” malzemeyi yetkililere teslim etmişti.

Ertesi gün sabahleyin ben adadan ayrıldıktan sonra köye giden istihbaratçılar ailemi ve akrabalarımı sorguya çektiler. Ahmet Derya’nın babasının Kıbrıs Rum ağzıyla okuduğu çatistoları “düşmana gönderilen şifreli bilgiler” zannetmiş olacaklar ki, telaş içinde “şifreyi çözecek” ipuçları arıyorlardı…

Dergiler Haberleri