Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (53)

Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (53)


 

Niyazi Kızılyürek
niyazi@ucy.ac.cy

Tartışmalar giderek derinleşiyordu. Üniversitenin kurulmasına tamamen karşı olanlar, bir “Helen üniversitesi” olarak değil de “iki-toplumlu” bir üniversite kurulduğu için itiraz edenler ve benim yazıp çizdiklerimden hoşlanmayanlar el ele verip atılmam için gürültülü bir kampanya sürdürüyorlardı. Ünlü ünsüz kişiler, siyasiler, köşe yazarları, gazeteciler, hatta bazı öğrenci dernekleri bir an önce üniversiteden kovulmam için bastırıyorlardı. Hepsinin de ortak gerekçesi “Anti-Helen” olduğum ve “Kıbrıslılık Bilinci” yaydığım safsatasıydı. Bu tuhaf argümanı desteklemek için özellikle Oliki Kipros (Total Kıbrıs) adlı çalışmamdan rastgele alıntılar yapıyor, sabah akşam medyada endam eyliyorlardı. “Kıbrıslı Rum gençlerinin bana emanet edilemeyeceğini” ileri sürüyor, uzaklaştırılmam için üniversite yönetimine baskı uyguluyorlardı. Doğrusu, epeyce tedirgin olmuştum. Diğer yandan da oldukça şaşkındım. Bana atfedilen “Anti-Helen” olmak, “Kıbrıslılık Bilinci” yaymak veya “Kıbrıs Ulusu” yaratmak gibi eylem ve fikirlerim yoktu. İster Oliki Kipros kitabımda, isterse Ulus Ötesi Kıbrıs’ta olsun, ortak bir Kıbrıslılık kimliği etrafında bir devlet tahayyülü dile getirilmediği gibi, bu türden görüşlere karşı olduğumu açık açık yazmıştım. Büyük tepkilere yol açan ve üniversitenin kütüphanesinden yok edilen Oliki Kipros etnik kimliklerin yadsınmadığı cumhuriyetçi bir yurtseverlik anlayışına dayanıyordu. Kitabın başlıca tezleri şöyleydi:

“Oliki Kipros’un temel dayanağı Kıbrıs’ın yurt olarak algılanmasıdır. Bu algı, Kıbrıs’ta yaşayan etnik grupları bir siyasi çatı altında birleştirebilir. Bazı iyi niyetli tarihçiler Kıbrıslıların Ortak-Çıkarları olduğunu vurgulamak için etnik gruplar arasında gerçekte olmayan benzerlikler keşfediyorlar. “Hellim” ve “Mulihiyadan” söz ediyorlar. Farklı dil, gelenek ve etnisite olgularını görmezlikten gelerek Eleni ile Ayşe arasındaki benzerliklere dikkat çekiyorlar. Bunların hiçbiri bir Kıbrıs Ulusu oluşturamaz. Fakat Türkiye ve Yunanistan ile aramızdaki ortak dil, din ve etnisite Kıbrıslıları Türkiye ve Yunanistan’ın uzantısı yapmaz.”
“Kıbrıslılar ilk defa bu tarihi momentte (1974 sonrası kastediliyor. NK) ortak yurt arayışı içine girdiler. Bu daha önce hiç olmadı. Geçmişte istemediğimiz ortak yurdu tarih şimdi önümüze koymuştur. Ancak ortak yurt kendiliğinden gerçekleşemez. Bu tarihsel meydan okuma, Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarını ciddi soru(n)larla karşı karşıya getirmektedir. Geleneksel siyasi değerleri altüst etmektedir ve bizi yeni değerler aramaya zorlamaktadır. En önemlisi, bizi kendimizi aşmaya davet etmektedir.”
“Evet, kendimizi inkâr etmeden ama kendimizi diyalektik bir süreç içinde aşarak yeni olan Oliki Kipros momentumunda yeniden bir araya gelmeliyiz.”
“Yeni, Eskinin üzerine bina edilir ama aynı zamanda ondan bağımsızlaşır. Ancak bu kendiliğinden olmaz. Öncelikle hesaplaşma/apologia gerektirir. Bunu yaparken, Eskinin irrasyonel mirasıyla karşı karşıya geleceğiz. Hala zihinlerimizde yaşayan Eskinin, tarihin karşımıza çıkardığı Yeniyi öldürmesine izin verip vermeyeceğimiz bizim elimizdedir.”
“Oliki Kipros’a ancak akıl ve tarih birliği içinde ulaşabiliriz. Marks’ın dediği gibi, hakikatin düşünceye yaklaşması/yönelmesi yetmez, düşüncenin de hakikate yönelmesi gerekiyor”.
“Oliki Kipros’ta çatışan çıkarlara değil, Ortak-Çıkarlara yer vardır. Savaşa “hayır”, barışa “evet”. Tek yurt, tek kimlik ve bütün Kıbrıslıların kendilerinin sayacağı bir ülke… İki toplumun entegrasyonu ancak böyle gerçekleşebilir ve bu entegrasyon bizi Oliki Kipros’a götürebilir.”
“Kuşkusuz bu kendiliğinden olamaz. Tarih, insanların bilinçli eylemleriyle yapılır. Bilincimizi bu yönde güçlendirmeliyiz: Birbirimize çok tavizler verebiliriz ama yabancılara değil! Etnik Kimlikleri İnkâr Etmeye ‘Hayır’, Kıbrıs’a Evet!”
“1974 sonrasında yaşadığımız bilinç-krizi bizi yeni ideolojik açılımlara ve yeni değerler arayışına sürükledi. Kıbrıslılar artık daha dinamik bir şekilde Kıbrıs’la bütünleşmektedirler. Bütünleşmiş bir toplum oluşturabilmek için yeni değerlere ihtiyacımız vardır. Dar görüşlü milliyetçilik, onun yol açtığı tahammülsüzlük, hayal âleminde yaşama ve demokratik olmayan güçler ve faşizan unsurlarla işbirliği gibi olgular sistematik olarak eleştirilerimizin hedefi olmalıdır.”
“Özeleştiri olmadan bir arada yaşama kültürü gelişemez.”
“Yeni bir zihniyet geliştirmeliyiz. Samimi iletişim, farklı etnik grupların duyarlılıklarına karşı saygı ve bir arada yaşama kültürünü güçlendirmeliyiz. Hepsinden önemlisi, Kıbrıs’a dair Yurt-Bilincini güçlendirmek gerekiyor.”
“İki toplumun Kıbrıs’ta bir arada yaşaması Ortak-Çıkarlarının gereğidir:  Ortak Devlet, Ortak Yurt Duygusu, Bir Kimlik ve tarihsel yabancılaşmadan arınmak… Bir arada yaşam bilinci bu değerlere dayanmalıdır. Ben bu bilince Oliki Kipros bilinci diyorum”.
“Oliki Kipros, Kıbrıs tarihine ve Kıbrıslıların çıkarlarına bütüncül bir bakışa dayanıyor. Benim yaklaşımımda ‘İyi’ ne Türk’tür ne de Helen. Fakat iki toplumun da İyisini içinde taşımaktadır. Sadece bir toplum için yararlı olan tikel İyi, Bütün Kıbrıs için İyi değildir. Oliki Kıbrıs’ta duyarlılıklar ortaktır. Ortak sevinç, ortak keder, ortak katil ve ortak kahraman…”

Görüleceği gibi, bu tezler bir tür cumhuriyetçi yurtseverlik anlayışına dayanıyordu. Cumhuriyetçi yurtseverlik literatürde, yurttaşların ortak-yarar etrafında siyasi bir cemaat oluşturmalarını ve bir özgürlükler alanı olarak yurtlarına bağlanmalarını öngörür. Aydınlanmanın önde gelen düşünürleri bu konuda bize önemli bir miras bıraktılar. Örneğin Jean Jacques Rousseau şöyle der: “Bir yurttaşa karşı yapılan bir adaletsizlik yalnızca devletle o yurttaş arasındaki ilişkiyi etkilemekle kalmaz, aynı zamanda, devletle bütün arasındaki ilişkiyi de zedeler. Toplum Sözleşmesi her bir yurttaşın özgürlüğünün ortak özgürlüğün parçası olduğunu hükme bağlamıştır. Eğer bir yurttaş ya da bazı yurttaşlar haksızlığa uğramışsa, çiğnenen onların özgürlüğü değil, herkesin ortak özgürlüğüdür. Güçlü yurttaşlar ya da yozlaşmış yargıçlar hırslarının kurbanı talihsiz yurttaşların düşmanı ve aynı zamanda bütün cumhuriyetin düşmanlarıdır. Ve bu nedenle bir bütün olarak cumhuriyet tarafından cezalandırılmalıdır. (…) ‘Ne zaman ki bir ülke her bir yurttaşına karşı borçlu olduğu politik sevgiyi esirger, karşılığında yurttaşların politik nefretini ve aşağılamalarını bulur. Bunu hak eder de: Patrie sözcüğü iğrenç ya da gülünç (odieux ou ridicule) hale gelir’. (…) ‘Yurttaşların hükümetlerin veya güçlülerin yaptığı haksızlıklar karşısında sessiz kalmaları özgürlük kaybına yol açar’. (…) ‘Dünyada gereğinden fazla kahraman ama yeteri kadar yurttaş yoktur’. (…) ‘Özgürlük olmadan insan olarak yaşayamayız. Bir milli kimliğin taşıyıcısı olmak bizi iyi bir yurttaş yapmaz. Bunun için özgürlük tutkusuna ihtiyacımız vardır’.”

İleri sürdüğüm tezlerde “kimlik inkârı” veya “kimlik fetişizmi” olmamasına karşın saplantılı bir şekilde bunda ısrar ediyor ve beni “kimlik inkârcısı” ilan ediyorlardı. Özellikle sağ muhafazakâr çevreler öfke içinde “Kıbrıslılık Fobilerini” haykırıyorlardı. Hiç kimsenin bir Kıbrıs ulusundan söz etmemesine karşın, tıpkı Kıbrıs Türk milliyetçileri örneğinde olduğu gibi, hayali bir “kimlik kaybı” korkusu, daha doğrusu, endişesi içinde yaşıyorlardı. “Endişe” diyorum, çünkü korku somut bir tehdit algısından türer, endişe ise kaynağı belirsiz bir tehdit algısından... Hiç bir maddi temeli bulunmayan “kimlik kaybı” endişesinin bu kadar yüksek perdeden dillendirilmesi oldukça dikkat çekiciydi. Kuşkusuz, bu durum Kıbrıs’a damgasını vuran milliyetçilik anlayışının bir ürünüydü. Cumhuriyetçi yurtseverlik anlayışı veya siyasi/teritoryal milliyetçilikle hiç tanışmayan adada “iyi yurttaş olmak ile milli kimliğin taşıyıcısı olmak” birbirine karışmıştı. Ayrıca, adada “gereğinden fazla kahraman vardı ama yeteri kadar yurttaş” yoktu. Yurttaşlar “güçlülerin yaptığı haksızlıklar karşısında her zaman suskun” kalmışlardı. “Bir yurttaş ya da bazı yurttaşlar haksızlığa uğradığında, sadece onların özgürlüğü değil, herkesin ortak özgürlüğü çiğnendiği” hiçbir zaman anlaşılmamıştı. Tam da bu yüzden insanlar “gülünç bir ülkede” yaşadıklarını fark edemiyorlardı bile. Açıkçası, Kıbrıs, etnik milliyetçiliğin kıskacında, zihinlerin, etnik grupların sınırlarıyla sınırlı kaldığı bir ülke idi. Oliki Kipros’a karşı yürütülen kampanya bu saplantıdan kaynaklanıyordu. Çünkü Oliki Kipros Kıbrıs’ın “kahramanların” değil, yurttaşların ülkesi olmasına, bir etnik grubun değil, ülkenin bütün insanlarının çıkar ve duyarlılıklarının gözetilmesine bir davet idi. Ve bu yanıyla da oldukça huzur bozucuydu.

Kampanya esnasında öne çıkan öfkeli ve saldırgan söylemler iki farklı tabana yayılan iki farklı akımdan besleniyordu. Kıbrıs’ı Helen ulusunun bir parçası olarak gören ve Enosis tarihe karışmış olmasına rağmen Helen ulusu ile organik bir bütünlük hayali içinde yaşayan geleneksel milliyetçiler ile Kıbrıs Cumhuriyeti’ne sarılan ama bu cumhuriyetin adada yaşayan herkesi kucaklayacak biçimde federal bir devlete dönüştürülmesine karşı çıkan neo-milliyetçiler… Kıbrıs Üniversitesi’ndeki varlığım iki akımın destekçileri açısından da rahatsız edici idi. Birinci grupta yer alanlar için bir Kıbrıslı Türk’ün Kıbrıs Rum gençlerini eğitmesi zaten kabul edilmezdi. Onlar açısından Kıbrıslı Türk olmam kendi başına bir sorun teşkil ediyordu. İkinci gruptakiler ise federalist bir Kıbrıslı Türk olmama kızıyorlardı. Onlar ancak “makbul” bir Kıbrıslı Türk’ü kabul edebilirlerdi. Toplumların siyasi eşitliğine vurgu yapmayan, federal bir devlet yerine üniter devleti savunan, yakın tarihe eleştirel bir gözle bakmayan, eleştiri yapacaksa da bütün günahları “dış mihraklara” yükleyen, Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklere karşı şiddet kullandıklarını dile getirmeyen, sadece Türk işgalinden söz eden “makbul birini” belki idare edebilirlerdi ama bana katlanamazlardı.    

  Hem Kıbrıslı Türk, hem eleştirel biri, hem de federalist olduğumdan karşı karşıya kaldığım cephe oldukça genişti. Kıbrıs Rum toplumunun büyük çoğunluğu üniversiteden kovulmamı istiyordu.

Dergiler Haberleri