Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (25)

Bitmeyen Savaşın Hikayesi: Bireysel Bir Tanıklık (25)

 


Niyazi Kızılyürek
niyazi@ucy.ac.cy

Güney Kıbrıs’tan Almanya’ya döndükten bir süre sonra iyi haberler aldım. Doktora bursu için başvurduğum Friedrich Neuman Vakfı müracaatımı kabul ederek bana üç yıllık burs verdiğini bildiren bir mektup gönderdi. Çok mutlu oldum. Bir an önce eşyalarımı (kitaplarımdan başka bir şeyim yoktu) toplayarak Londra’ya gitmeye karar verdim. Kıbrıs’ta “İngiliz sömürgeciliği ve Yeni Sömürgecilik” üzerine yapacağım Doktora çalışması için sömürge metropolünden daha iyi bir yer olamazdı. Bütün arşivler oradaydı. Ayrıca, Londra’ya yaptığım kısa ziyaretlerde tanıştığım Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlarla birlikte bir şeyler yapmak beni heyecanlandırıyordu. Özellikle Aydın Mehmet Ali’nin başını çektiği Türk Eğitim Birliği  (TEB) etrafında çok dinamik insanlar vardı. Bir yandan feminist bir mücadele veren ve anti-ırkçı etkinliklerde bulunan TEB üyeleri, diğer yandan da çok- kültürlü toplumlarda eğitim üzerine çalışmalar yapıyorlardı. Aydın Mehmet Ali Kıbrıs Türk solunun bazı kesimlerinin tersine, 1983 yılında yayınladığım kitabımı beğenerek okumuş ve benimle temas kurmuştu. Londra’ya taşınmamda onun teşviklerinin de önemli etkisi oldu.
Londra’ya taşınırken her Kıbrıslı Türk’ün başına gelebilecek nahoş bir hadiseyle karşılaştım. Londra’da yaşayan Luricina’dan okul arkadaşım sevgili Fezil beni Londra’ya taşıma kibarlığını gösterdi ve kamyonetiyle Bremen’e geldi. Normalde Fransa’dan Londra’ya şarap taşıdığı kamyonetini kitaplarla doldurduk ve Bremen’den yola çıktık. Fransa sınırına geldiğimizde polis bizi etraflıca yoklamaya koyuldu. Sanırım, o günlerde gerçekleşen bazı terör eylemleri yüzünden güvenlik güçleri oldukça temkinliydi. Kamyoneti didik didik arıyorlardı. Aracımız her polisi kuşkuya düşürecek kitaplarla doluydu. En önemlisi, polise gösterdiğim Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportumun dışında iki pasaportumun daha olmasıydı. Üstelik, pasaportlardaki isimler birbirinden faklıydı. Polis “terörist” yakaladığından emin bir edayla bizi uzun uzun sorguya çekti. Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportumda adım ve soyadım “Niyazi Mustafa” olarak yazılıydı. TC ve KKTC pasaportlarında ise “Niyazi Kızılyürek”. Bu durumu izah etmem gerekiyordu. Fakat bu kolay anlatılabilecek bir mesele değildi. Hızlıca ve olabildiğince derinlemesine bir “Kıbrıs tarihi” dersi vermekten başka çare yoktu: “Dünyaya Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğunda geldim. Osmanlıdan miras kalan ve cumhuriyetin yasalarına da aktarılan bir düzenlemeye göre baba adı aynı zamanda soyadı olarak kullanılıyordu. Bu yüzden kayıtlara “Niyazi Mustafa” olarak geçtim. Sonra ülkem ikiye bölündü ve kuzey yarısında Türkiye’den başka hiç bir ülkenin tanımadığı bir devlet kuruldu. O devletin yasalarına göre kendime bir soyadı seçmek zorundaydım. (devletin adını söylemenin bir manası yoktu, nasıl olsa varlığından habersizdiler.) “Kızılyürek” soyadını almaya karar verdim. (Bunun için büyük dedeyle nasıl uğraştığımı polislere elbette anlatmadım) Fakat o devlet tanınmadığından seyahat edebilmek için biz Kıbrıslı Türklere “ödünç” olarak TC pasaportu verilirdi. Bu “anavatan” Türkiye’nin Kıbrıs’taki “soydaşlarına” yaptığı bir “kıyak” idi. Haliyle, o pasaport da aynı soyadına düzenlendi. Daha sonra, Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu aldığımda –ülke bölünüp kuzeyde ayrı bir devlet kurulsa da Kıbrıslı Türkler hala Kıbrıs Cumhuriyeti yurttaşı sayılıyordu- Kıbrıs Rum makamları kuzeydeki devletin yasaları gereğince aldığım soyadını tanımadığımdan bana doğduğum tarihteki adımın ve soyadımın yazılı olduğu bir pasaport verdiler. “Hikayenin karmaşık olduğunu biliyorum ama durum budur” diyerek söyleyeceklerimi noktaladım. Fransız polisler anlattıklarımı büyük bir şaşkınlık içinde dinlediler ve sağa sola açtıkları telefonlardan sonra bizi serbest bıraktılar. Buna benzer sıkıntılarla çok karşılaştım. Kıbrıslı Türkler üç ayrı kimlikle gezen ama gerçekte aidiyetsiz bir toplumdu… Yolculuğumuza devam ettik ve sonunda Londra’ya ulaştık. 
Londra Kıbrıs’ta doğup büyüyen herkes için ilginç bir yerdir. Orada herkesin en az bir akrabası vardır. Adadan göç eden on binlerce Kıbrıslı Rum ve Türk hayatlarını bu kentte sürdürüyorlar. Büyük çoğunluğu Londra’nın kuzeyinde oluşturulan “etnik gettoda” toplanan ada halkının bakkal dükkanları, manav dükkanları, kuru temizleme evleri, lokantaları, kebap evleri, tekstil fabrikaları vardır. Bunlar, orta sınıf Kıbrıslıların iştigal ettiği işlerin başında gelir. 1920’li yıllarda başlayan göç, Kıbrıs’ta etnik çatışmaların seyrine ve şiddetine bağlı olarak devam etti. İlk gelen yoksul köylüleri, 1950’li yıllarda Kıbrıslı Rumların sömürgeciliğe karşı başlattıkları silahlı mücadele esnasında sömürge yönetiminin uyguladığı böl-yönet politikasıyla baş gösteren etnik çatışmalardan kaçanlar izledi. Bunlar arasında sömürge yönetimine hizmet eden ve öldürüleceğinden korkan Kıbrıslı Rumlar gibi, sömürge yönetiminin güvenlik güçlerinde “yardımcı polis” ve “komanda” olarak görev yapan Kıbrıslı Türkler de vardı. Daha sonra, 1964 çatışmalarında adadan ayrılıp Londra’ya yerleşenler ve 1974 savaşında mağdur olanlar göç geleneğini devam ettirdiler. 1974’ten sonra özellikle Kıbrıs’ın kuzeyinden Londra’ya yeni bir akın başladı. Kuzey Kıbrıs’ta mutsuz olan, haksızlığa uğrayan, işsiz kalan Kıbrıslı Türkler Londra’ya yerleşiyorlardı. Sözde “özgürlük diyarı” olan Kuzey Kıbrıs “ulusun mekanı” gibi soyut bir idea uğruna “Türkleştirilirken”, ülkenin insanların somut gereksinimlerine karşı büyük bir ilgisizlik vardı. Kuzey Kıbrıs’ı terk edip Londra’ya gelenlere karşı Rejim sinik ve duyarsız bir tutum içindeydi. “Gelen Türk Giden Türk” sözcüğü sık sık tekrarlanıyor, göç edenlere adeta “cehenneme kadar yolunuz var” denilmek isteniyordu. Londra’ya gelen çoğu üniversite mezunu genç insan ya lokantalarda garsonluk yapıyor, ya da tekstil fabrikalarında ütü sallıyordu. Bu tablo aslında Kuzeydeki Rejimin iflas ettiğinin en açık kanıtıydı. Fakat bundan kimse gocunmuyordu. Kıbrıs’ı (en azından yarısını) Türkiye’ye bağlama tutkusuyla yaşayan Türkçü liderimiz Rauf Denktaş’ın gözünde Kıbrıslı Türkler zaten “makbul Türk” değildi. Anadolu’nun “saf”, “bozulmamış Türkleri” daha kıymetliydi. Bu yüzden Anadolu’dan daha çok nüfus gelmesini istiyor, Kıbrıslı Türklerin ülkeyi terk etmesinden adeta gizli bir haz duyuyordu.
Londra’da çoğu semtlerde yan yana yaşayan Kıbrıslı Türkler ile Rumların kaynaşmış bir topluluk oluşturduğunu söylemek imkansızdır. Bitmeyen Kıbrıs Savaşının bütün izleri Londra’ya da yansıdı. Kıbrıslı Rumlar ve Türkler Londra metropolünde yan yana yaşasalar da kurumsal olarak ayrı ayrı örgütlendiler. Sadece bir iki solcu dernekte bir araya geliyorlardı. Bir zamanlar karma köylerde birlikte yaşayan ve “Geleneksel Kıbrıs”ın son kalıntıları sayılabilecek yaşlı insanlarla, folklorik bir “Kıbrıslılık” anlayışı benimseyen az sayıda genç insan bu derneklerde bir araya geliyordu. Kıbrıslı Türklerle Rumların barış içinde bir arada yaşayabileceklerinin kanıtı olarak gösterilmek istense de gerçekte bu merkezlerde ortak yurt arayışına yönelik siyasi bir irade emaresine rastlamak imkansızdı. Çoğu vaktini tavla ve iskambil oyunları oynayarak geçiriyordu.
Sadece Kıbrıslı Rum ve Türk örgütleri arasında değil, Kıbrıs Türk örgütleri arasında da ciddi bir bölünme yaşanıyordu. Milliyetçi Kıbrıslı Türkler “KKTC’yi tanıtmak ve yüceltmek” gibi bir misyona hizmet ediyor, “Rum ve Rumcu düşmanlığını” Londra’da da sürdürüyorlardı. Kıymeti kendinden menkul toplantılar düzenliyor, “Türkün Türk’e” propagandasını yapıyorlardı. Solcu Kıbrıslı Türkler daha çok Newington Green’deki Toplum Merkezi ile Turn Park Lane’de bulunan  Demokrasi Derneğinde bir araya geliyordu. Ben, ne folklorik “Kıbrıslılığa” ne de etnik ayırımcılığa prim vermeyen ve feminist mücadelesiyle tarihin en eski adaletsizliği olan kadınların sömürülmesine baş kaldıran  Türk Eğitim Birliğini kendimi yakın buluyordum. Bir yandan TEB’in etkinliklerine katılıyor, diğer yandan da doktora tezim için araştırmalarımı sürdürüyordum. Ayrıca, bir grup Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum ile birlikte kurduğumuz “Demokratik Sanatçılar Birliği” çatısı altında bazı etkinlikler düzenliyor, Kıbrıs’ta barış fikrini ileriye taşımaya çalışıyorduk. Zaman içinde Toplum Merkezi ile de ilişki kurdum. Bir kısmı Türkiye’de okurken solcu fikirlerle tanışıp CTP’li olan, bir kısmı da AKEL’e yakınlık duyan insanlardan toplandığı Toplum Merkezi’ne uğramaya başladığımda, beni kibarca karşılasalar da “onlardan biri” olmadığımı hissediyordum. Onların da bana bunu hissettirdiklerini itiraf etmeliyim. Türkiye’de okumadığım için zaten tanışmıyorduk. Kültürel kodlarımız da oldukça farklıydı. Ayrıca, kitabımdan ötürü AKEL’e yakın Kıbrıslı Türk solcular bana karşı temkinli ve mesafeliydiler. Türk Eğitim Birliği gibi başında Troçkist ve feminist bir kadının bulunduğu bir dernekle ilişki halinde olmam da ayrı bir şüphe kaynağıydı. Sovyetler Birliğine körü körüne bağlı olan ataerkil Kıbrıs Türk solu için bunlar kolay kabul edilebilecek şeyler değildi. Yine de zaman içinde ilişkilerimiz ilerledi. Birbirimizle konuştukça daha iyi anlaşıyorduk. Sonunda, Toplum Merkezi’nin çıkardığı Toplum Postası gazetesinde köşe yazarlığı yapmaya başladım. Kıbrıs’tan gelen solcu Kıbrıslı Türk siyaset adamlarının çoğunu bu dönemde tanıdım. Londra’ya sık sık uğrayan Kıbrıslı Türk siyasetçiler hiç değişmeyen bir başlık altında (“Kıbrıs Sorununda Son Durum”) konferanslar veriyorlardı.
1987 yılında Aydın Mehmet Ali ile Mehmet Yaşın Londra’da kimlik üzerine bir konferans düzenlemeye karar verdiler. Bu, o güne kadar bildiğimiz konferanslardan oldukça farklıydı. Konusu kimlik olan konferansın başlığı “Edebiyatta Kıbrıslı Türk Kimliği” olarak belirlenmişti. Örgütlenme gayet başarılıydı. Londra’da yaşayan edebiyatçılar, şairler ve yazarlar aranıp bulunmuş, konferansa davet edilmişti. Benim de konuşmacı olarak yer aldığım panelde Mehmet Yaşın, Neşe Yaşın, Hakkı Yücel ve Filiz Naldöven, epeyce ses getiren sunumlarımızı yaptık. Bir yıl sonra da sunumlarımız İngilizce ve Türkçe olarak iki ayrı kitapta toplandı.
Kıbrıslı Türk kimliği üzerine ilk defa bu kadar derinlemesine kafa yorulmuştu. Bu, kuşkusuz, 1974 sonrasında ortaya çıkan toplum manzarasından bağımsız bir durum değildi. Dönemin genç ve başarılı şairleri bir süreden beri kimlik konusunu temel alan  güzel ve anlamlı mısralar yazıyorlardı. Kıbrıs Türk solu da neredeyse bir kimlik hareketine dönüşmüştü. Hayatın bütün alanlarını etnik-milliyetçi bir anlayışla düzenleyen 74-Rejimi Kıbrıslı Türkleri “Türk ulusunun organik bir parçası” olarak tanımlıyor ve Kıbrıslı Türkleri Kıbrıs ülkesinden adeta söküp alarak “Türk Ulusunun hayali dünyasına” taşımaya çalışıyordu. Bu etnik-milliyetçi proje aynı zamanda bir kültür “taarruzu” idi. Kıbrıs, Kıbrıslı Türklere yurt olarak hiç bir anlam ifade etmeyen bir coğrafyaya indirgeniyor ve “Türklüğün Kalesi” olarak yeniden anlamlandırılıyordu. Bu saldırı karşısında harekete geçen Kıbrıs Türk solu ve entelektüeller Türk milliyetçiliğinin Taksim projesine ve aynılaştırıcı söylemlerine karşı çıkıyordu. Bu bir bakıma yadsınmayı yadsımaktı. Kıbrıslı Türkler arasında yavaş yavaş “Kıbrıs-Merkezci” arayışlar yükseliyor ve Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türklerin ‘ortak-yurdu’ olacak yeni bir ülkenin hayali kökleşiyordu. Bu eğilimler zaman zaman “özcü” bir anlayışla kimlik güzellemesine dönüşse de Kıbrıs tarihinde ilk defa olası bir “Post-Nasyonal Yurtseverliğin” tohumları atlıyordu. Ve bu tohumları ilk serpiştiren şairler olmuştu… “Nerede kimlikten söz edilirse, orada mutlaka bir kavga vardır” diyen Zygmund Baumann doğru söylüyordu. Kıbrıslı Türkler kimlikten söz ediyorsa, ortada bir kavga var demekti ve kavganın temelinde de Türk milliyetçiliğinin Kıbrıslı Türkleri “soydaşa” indirgeyen “kimlik” anlayışı ile Kıbrıs’ı “yavru vatan” olarak algılayan “vatan” kavrayışı vardı.
“Edebiyatta Kıbrıslı Türk Kimliği” konferansı tamamlandıktan sonra, üzerinde bir süreden beri çalıştığım “Paşalar Papazlar” adlı çalışmama son noktayı koymaya çalışıyordum. 1988 yılına girerken kapağında bir papaz ile bir hocanın yer aldığı kitabı baskıya verdim.

Dergiler Haberleri