Bir Masaldır Beyoğlu…

Bir Masaldır Beyoğlu…


Stella Aciman

Bir masaldır Beyoğlu… Gezmekle, okumakla, yazmakla tükenmeyen! Herkesin kendi yarattığı bir Beyoğlu vardır, tıpkı benim yarattığım gibi. Her ne kadar, benim yarattığım Beyoğlu can çekişiyorsa da, ben yine de geçmişin izini sürmeye devam ediyorum. Biliyorum, bugün hala var olan ama yok olmalarının çok da uzak olmadığını gördüğüm, çocukluğumun, gençliğimin ve yaşlılığa doğru ilerlediğim bugünlerimin vazgeçilmezlerini dolaştığım bir Beyoğlu veya benim dilimde Pera günü…

O’nu, Pera’dan Galatasaray’a doğru yürürken illa ki sol tarafta, küçük taburesinde, yaz kış demeden, önünde içi lavanta çiçeği dolu sepetinin başında otururken görürsünüz. Adı Remziye… Yıllar yüzündeki çizgilerin arasına biraz hüzün, biraz gam yerleştirse de, yüzündeki gülümsemeyi yok edememiş. Beni görünce hemen tanıyor ve “Hoş geldin, nerelerdesin?” diyor gülerek ve ekliyor, “özlemişsindir lavantalarımı.” Bana fırsat bırakmadan, “abe doldurayım lavantalarını” diyor. Yanındaki apartmanın girişine oturuyorum, hemen bana bir çay söylüyor ve başlıyoruz sohbete…  

Kaç yıl oldu Remziye?
30 yıl oldu be…
Nerede doğdun?
Doğma büyüme İstanbullu’yum. Taksim’de doğdum ve büyüdüm.
Lavantaları nereden topluyorsun?
O eskilerde kaldı, artık toplamıyorum, Isparta’dan geliyor. Bunlar özel yetişiyor. Tarla mı kaldı İstanbul’da, her taraf aha gördüğün gibi taş yığını…

“ARAYI AÇMA, BENİ DE BULAMAYABİLİRSİN”

İşler nasıl gidiyor?
Çok şükür bir ekmek parası çıkıyor ama nerde o eski müşteriler, o madamlar… Onlar lavantadan anlardı, kiloyla alırlardı. İşte görüyorsun, Beyoğlu kimlere kaldı.
Bir zamanlar her köşeden bir lavanta satıcısı çıkardı, nerede onlar?
Eskiden burada 25-30 kişiydik lavanta satan. Kimi öldü, kimi işi bıraktı… Kala kala üç kişi kaldık.
Kalkıyorum oturduğum yerden, elime içi mis gibi kokan lavanta torbasını tutuşturuyor ve “arayı çok uzun tutma, bir bakarsın beni de bulamazsın bir daha geldiğinde” diyor gülerek.

DİLENCİ İTHALİ

Bir insan selinin arasında Galatasaray’a doğru ilerliyorum, içime sinmiş hüzünle.  Gözüm sol tarafta şimdi adını unuttuğum bir pasajın içindeki küçük dükkânı arıyor. Karakedi Plak… O da yenilmiş zamana, gençliğimin kulağı okşayan o güzel nağmeleri dışarı sızmıyor artık o dükkândan. ‘Beyoğlu’nda gezersin, gözlerini süzersin…’  Nağmeler dökülüyor Zeki Müren’den Pera’nın kaldırım taşlı caddesine… ‘Bak bir varmış, bir yokmuş’ diye söyleyen Ajda Pekkan’ın ilk yılları… Karakedi’de can bulurdu her çıkan yeni plak! Şimdi Pera’da nağmeler havada uçuşmuyor; sadece kalabalığın ayak seslerine boğulmuş, geçmişini kaybetmiş, bir Beyoğlu olarak hayatta kalmaya çabalayan bir ruhsuz o!

Bir köşede elinde sazı, görme engelli bir adam hem çalıyor hem söylüyor... Yanık bir türkü… Biraz daha ileride genç bir adam ve küçük bir kız, ellerinde akordeon… Bir vals çalıyorlar. Yere bir fötr şapka koymuşlar, içinde üç-beş lira… Durup izliyorum onları, resimlerini çekiyorum. Genç adama yaklaşıyorum, “kızın mı çok güzel çalıyor” diyorum. Gülümsüyor, “evet kızım, ben öğrettim” diyor gururla ve bozuk bir Türkçeyle. “Romanyalıyım ben” diyor. “Neden buradasın?” diye soruyorum ama cevaplayacak kadar Türkçesi yok. Yoluma devam ederken, ‘Beyoğlu, yabancı müzisyen ve dilenci ithal etmeye başlamış anlaşılan’ diye düşünmeden edemiyorum. 
Ayaklarım beni Ağacami Sokağına doğru götürüyor… Hemen sol tarafta, duvarını Demirören AVM’ye dayamış inatla zamana karşı direniyor… Hacı Abdullah Lokantası!

HACI ABDULLAH

Şık giyimli bir garson kapıda karşılıyor ve beyaz örtülü bir masaya oturtuyor. Zeytinyağlı tabağı ve kuzu haşlama söylüyorum, anılarıma doğru çekiliyorum. Annemin en sevdiği lokantaların başında gelirdi burası. Her hafta Balık Pazarı’nda alışverişimizi yaptıktan sonra yemek için, ya İngiliz Konsolosluğu’nun karşısındaki Alman bir kadının işlettiği Fisher Restoran’a , ya da Hacı Abdullah’a giderdik. Fisher’in dana şinitselini ve yanına koyduğu patates salatasının tadını geçen yıllar içinde hiçbir restoranda tadamadım. Bugün Ayaspaşa’da Fisher olarak hala hizmet veren restoranın sadece adı kaldı, tatları ise geçmişle birlikte yok oldu. Hacı Abdullah ise, benim için yemeklerinin yanı sıra komposto demekti… Duvarlarda sıralanan kavanozların içindeki rengârenk meyvelerin görüntüsü ruhumu şenlendirir, iştahımı kabartırdı. Karışık kompostoyu, bu kadar tadına doyulmaz yapan bir başka yer var mıdır acaba? 
1888 yılından günümüze kadar gelen ve tatlarını hiç bozmadan ustadan çırağa devredilerek günümüze gelen bir Osmanlı Mutfağı Hacı Abdullah.  

ÇİKOLATANIN TADI

Beyoğlu’na gelip, Tarihi Beyoğlu çikolatası almadan olur mu? Yaklaşık 100 yıldır o küçücük dükkânda zamana direniyor, geçmişi yaşatıyor. Vitrindeki sadesinden fıstıklısına, fındıklısına, bademlisine, bitterine kadar… Çeşit, çeşit! Her ne kadar sahtesi üretilse de, bilen biliyor. Hala bu çikolatanın tadını bilenlerin uğrak yeri… Üçüncü kuşak Ali İhsan Batur duruyor vitrinin gerisinde. Şam fıstıklı çikolatamı verirken, “dördüncü nesil geliyor” diyor gülerek…
“Artık dönüş vaktidir” diye düşünerek Taksim Meydanı’na çıkıyorum. Kocaman boş bir alanda buluyorum kendimi, sanki bir Demirperde ülkesindeyim. Taksim Meydanı’nda anlamlı tek bir şey kalmış… Atatürk Anıtı… “Ben buradayım” diyen!   
 

Dergiler Haberleri