Aliye Özsoylu
ozsoylualiye88@gmail.com
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde çok güzel bir oğlan çocuğu yaşarmış. Yaramazlığıyla büyüklerine sabır çektirirmiş. En çok görüntüsü dikkat çekermiş. Doğduğunda kül rengi olan saçları zamanla beyaza yakın bir sarıya dönüşmüş. Ailesinin doğup büyüdüğü coğrafyada zaten bu saç rengi özgünlüğü ile bilinirmiş. Bazen turuncu, bazen de turuncu ile karışık buğday renk ve kimi zaman da kahverenginin de aralarına katıldığı bir renk cümbüşü oluşurmuş. Fark edilen, çok sevilen, sürekli “yemiş” alınan ve her yere ya da her şeye korkusuzca gidip keşfetmeye çalışan “zıpır” bir çocukmuş. Lefkaralı bir anne ile Lefkaralı bir babanın en küçük oğluymuş. Gel zaman git zaman bu çocuk büyümüş, korkusuz oluşu cesaretini daha da harmanlamış, hafızasını daha da zenginleştirmiş, dinlermiş gibi gözükse de aldırmadan yoluna devam etmeyi seçmiş koca bir adam olmuş. Nüktedan bir “çıfıt değneği”, sivri bir dil, cambaz gibi hissettiren kelimeler, tansiyon hep yüksek, duygular gizli ama derin… Böyle birisiymiş.
Nasıl mı? Anlatayım.
Çetin zamanlardı. Öyle diyorlardı. Bölünmüşlük hissinin yoğunluğu, belirsizliğin insanı huzursuz kıldığı, doğduğu ve büyüdüğü yerlerden zorunlu göçler, aidiyet duygusunun zedelendiği ve belki de yeni bir yere alışmak zorunda kalmanın kaygısının taşındığı yıllardı. Yine de hep, umut olurdu. Bulutsuzluk Özlemi’nin şarkısındaki “ne olursa olsun yaşamaya mecbursun” cümlesi gibi. Doğdu ve bu yüzden adı Çetin oldu. Hayatı boyunca da bu ismin gücünü bedeninde de zihninde de taşıdı.
Hareketli ve yaramaz bir çocuk olduğu için babası onu okula erken alsınlar diye kimliğine bir yıl daha erken doğmuş gibi yazdırmıştı. Eskiden sahip olunan kimlikler ne bu kadar önemseniyor ne de sınırları çiziyordu. İnsanlar yaşlarına da takıntılı değildi, o yüzden birçok şeyi bu anlamda sorun olarak görmüyorlardı.
Çetin kağıt üzerinde büyük gözükse de aslında okul için küçük bir yaştaydı. Çocukluğun vermiş olduğu temiz bir zihin ile zekice oyunlar kuruyor ve etrafındaki insanların onu tatlı bulmasını da avantaj olarak kullanıyordu. Ağzından hiç düşürmek istemediği emziğini artık bırakmalıydı. Kurallar yüzünden maruz kaldığı bu eksikliği kendisine verilen harçlıklarla bakkala gidip yemiş satın alarak tamamlıyor, okul kantininden aldığı yemişlerin parasını da kendinden beş yaş büyük ablasının adına yazdırıyordu.
Her şeyi kurguluyor, eyleme geçiyor ve kimseye haber vermeye gerek duymuyordu. Daha henüz o kadar aksi değildi ama ortalığı fena karıştırırdı. Evde ablası için hediye olarak getirilen fotoğraf makinesini alır hem kendi hem de onlarla birlikte yaşayan nenesinin fotoğraflarını çekerdi. Bunu o kadar çok o kadar izinsiz yapardı ki nenesi “usandım elinden artık be Çekin, yapma” diye bağırırdı. İsmini yanlış söylemezdi aslında, dişleri olmadığı için söyleyemezdi, o da bundan çok keyif alırdı. “Kurt kocayınca kuzunun maskarası olurmuş” dedikleri; Çetin ile Kezban nenesinin ilişkisiydi. Öyle değil mi zaten? Çocuğa en yakın yine çocuk gibi hisseden nene ve dedeler değil midir?
Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Çetin düşe kalka, kafasını yara yara, kolunu bacağını kıra kıra büyüdü. Hayatın içine bodoslama dalmadan önce ailesi ile mecburi yer değiştirmeyi yaşadı. Köyün ileri gelenleri, kendilerini akil zanneden büyük insanlar artık geri dönemeyecekleri “oyanı” yerine “buraşda”yı seçmiş, yarım yamalak bir düzen kurmaya çalışıyorlardı.
Erken büyümek zorunda kalan küçük insanlar da bir süre sokakta tedirgin oynuyorlardı ama Çetin her zamanki gibiydi. Bu sürece de kafa tutuyor ve herkesin pirillilerini yütüyordu. Vücuduna zarar verir mi diye aldırış etmeden oyunların içine dalıyor ya kafasını yarıyor ya da bir yerini illa ki kırıyordu.
Bedenine kıymet vermeyen bu adam 7’sinde neyse 70’inde de o olacaktı. Gerçi 70 hiç olmadı, lafın gelişiydi. Ya zihni? Hep tertemizdi, hep berrak… Tüm idare onda olduğu için ona iyi bakıyordu, hep onu besliyordu, gerisinin çok da bir önemi yoktu. Baharın gelişini kutlamak için ateşin üstünden atlamayı adet edinmiş bir çocukluğun içinden geliyordu. Bu yüzden de koşullar ne olursa olsun gülmesini becerebiliyordu. Kalabalık bir ailenin idare edilmesi en zor olanı oydu, hep de öyle kaldı. Sıkı bir dönemi kendi istediği gibi, özgürce yaşadı.
Yıllar yılları kovaladı ve Çetin günün birinde dünya güzeli bir kadınla evlendi. Turuncu sakallı, “ginger” Çetin; kıvırcık saçlı, Mağusa esmeri Pembe’yi evine gelin getirmişti. Babası Turgut ile Annesi Aliye’nin küçüğü, bir aile kurma yolunda ilk adımı atmıştı.
Gerçekten büyüdüğünü, kendinden başka birinin sorumluluğunu hissettiğinde; beyaz tenli, mavi gözlü ve tupturuncu saçları olan kız çocuğunu kucağına alınca anladı. O da tıpkı kendi gibi porselen bir bebekti. Artık kendinden başka birine daha çok hayrandı. Evde şımartacağı, hamurunu yoğuracağı, gücünü yaşatacağı ve en önemlisi kendi kopyasını yaratacağı birisi vardı.
Çok sonraları ikincisi de geldi. Bu kez gelen erkek çocuktu ve Çetin’in bebekliğine daha çok benziyordu; hatta “hık demiş burnundan düşmüştü.” Yaramazlıklarını, hobilerini, alışkanlıklarını, yürüyüşünü ve deli cesaretini miras bırakacağı birisi daha vardı.
Yaptı mı? Yapmıştı.
Evin etrafı sağlam bir duvar ile örülüydü. Herkesin girebildiği ama hiç kimsenin sınırını aşamadığı o duvarı inşa etmeye başladığı zamanlarda güçten düştü ama hiç vazgeçmedi. Direndiği her şeyi o çok güvendiği aklı için yaptı. Beden yarı yolda bıraksa bile, akıl onu illa ki ileriye taşırdı. Hırpalandığı hiçbir anı dışarıya yansıtmazdı. Çünkü dışarısı hiçbir zaman onun için güvenli değildi. Kendi içinde biriktirdiği hassasiyeti “goyvertmesini” çok sonra öğrendi. Ezelden beri her şeyi hep çok düşünür ama en önce kendine özenip sonra masaya kartları dağıtırdı. En kötüsünü düşünür ama en iyisini kovalardı. Çok zorlandı ama hiçbir zaman “gık” demedi, hep “caht etti” ve ne olursa olsun ayakta kalmasını bildi.
Bu bir öğretiyse eğer çocuklarına, yakınlarına ve arkadaşlarına devrederek gitti.
Benim için ise o kadar nev-i şahsına münhasır bir adamdı ki, ilk yazı denemelerimden birini onun hakkında bir iki cümle ile yapmıştım, hala saklarım. Hayatımın en özel teşekkürlerimden birinin de sahibi olmuştu yakın zamanda. Bağdan, bahçeden kovulmaya çalışılırken yine zihni ile yapacağını yapıp o çok sevdiği ve bir an olsun aklından çıkarmadığı ellerin emeğine sahip çıktı. Golünü attı ve o gülünce kısılan gözlerinin içindeki ışıltı ile arkasına yaslanıp kutlamaları kabul etti.
Çetin benim dayımdı. Büyükannemin “çıfıt değneği”, büyükbabamın hırçını, annemin hep yanında kıymetli kardeşi, Pem’in yol arkadaşı, çocuklarının “komutan”ı, arkadaşlarının Çeto’su, ahalinin deli fişeği… Kendinden başka kimseye zararı dokunmadan masala noktayı koydu. Bir vardı, bir yok oldu.
Oyunu kurdu, istediği gibi oynadı ve istediği anda da perdeyi kapattı. Esti ve geçti.