Bilge Azgın
bilge.azgin12@gmail.com
Geçtiğimiz ay Gaile dergisinde yayımlanan yazımızda, “Türklük”, “Kıbrıs Türk milliyetçiliği” ve “Kıbrıslılık” ekseninde gelişen ötekileştirici kimlik kalıplarını ele almıştık. Bu yazıda ise benzer meseleleri daha otobiyografik bir yerden değerlendirmek istiyorum.
1980 yılında, Türk milliyetçiliğinden ziyade “Kıbrıslılık” kimliğinin daha belirgin olduğu bir ailede ve siyasi çevrede doğdum. Siyasi bilincimin uyanışı, on yaşındayken yaşadığım bir rastlantıyla başladı. Bugünkü Gloria’nın yanındaki apartmanda Serdar Denktaş, 1990 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için kampanya yürütüyordu. Benden üç yaş büyük abim Mutlu ile birlikte Dereboyu’ndan eve doğru yürürken Denktaş’ın yıldız amblemini gördüm ve oradaki hanımefendiye “Ben Denktaş’ın tişörtünü isterim” diye tutturdum.
Meğer o hanımefendi Ender Denktaş’mış. “Eeee, sen kimin evladısın?” diye sordu. “Bekir Azgın ve Fatma Azgın,” dedim. Ender Hanım şaşırarak, “Sizinkiler bize oy vermez ki, sen ne yapacaksın Denktaş tişörtünü?” dedi. “Bana ne, ben Denktaş’ın tişörtünü isterim,” diye karşılık verdim.
Bu duruma epeyce eğlenmiş olacak ki, “Yaşa be çocuk, gel bunları Serdar abine de söyle,” diyerek beni içeri götürdü. Serdar Denktaş bilgisayarın başında çalışıyordu. Ender Hanım, “Söyle be Bilge, Serdar abin de duysun,” dedi. Serdar Denktaş’ın tepkisi çok güzeldi. Hiçbir şey söylemedi; sadece çocuk hâlime sıcak ve insani bir tebessümle karşılık verdi. O gülümsemeyi, ancak otuz beş yaşıma geldikten sonra yeniden hatırlamaya başlayacaktım.
Tişörtü eve getirip dolabıma koydum. Annem dolabı toparlarken tişörtü gördü ve şaşırdı. “Bu tişört de nereden çıktı şimdi?” diyerek hemen yıkamaya götürdü. Annem orta düzeyde kaygı bozukluğu olan biriydi; bu yüzden şaşkınlığına biraz da panik hâli eşlik etti. Ardından durumu, salonda her zamanki yerinde oturan babama anlattı. Babam hiçbir tepki vermedi, yaralı bir hayvan misali köşesine çekilmiş, duvar gibi kaskatı oturuyordu.
Annemin telaşını gören abim bana, Denktaş’ın babamı işe almadığını anlattı. Babam, vaktiyle müftülüğe başvurduğunda, hakkında “Leninist, müftüyü işe mi alacağız?” diye yazı yazıldığını söyledi. Zaman zaman duygusal dramatizasyona kapılmaya yatkın olan abim, Denktaş’ın babamla ilgili kırmızı kalemle bir mektup yazdığını, bunun da babamın “kaleminin kırılması
gerektiği” anlamına geldiğini söyledi (aslında böyle birşey olmamıştı!)
Hatırlayabildiğim kadarıyla bu, yaşadığım ilk siyasi travma aktarımıydı. O günden sonra Denktaş, zihnimde artık sevdiklerime kötülük yapan ya da zarar vermeye çalışan biri olarak yer etti. Böyle birisinin siyaseti elbette desteklenemezdi. 1980 veya civarında doğan birçok CTP’li ya da TDP’li çocuğun, benimkine benzer, hatta daha ağır travma aktarımlarıyla büyüdüklerini söylemek abartı olmaz. Solcu ailelerin önemli bir bölümü o dönem kolektif bir dışlanma ve aşağılanma travması yaşadı.
Burada kullandığım “travma” kavramı oldukça geniştir. İnsanın kendini bütün hissetmesini engelleyen, kişi ile kendi benliği arasındaki bağı zedeleyen her türlü olay ve durumu kapsar.
Geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, o dönemde UBP’li ya da sağ görüşlü aileler çocuklarına, Kıbrıslı Türklerin Makarios rejimi tarafından nasıl travmatize edildiğini anlatıyordu. Solcu ailelerin çocukları ise Denktaş ve Türk milliyetçisi rejim tarafından horlanma ve dışlanma yaşayarak travmatize oluyordu. Elbette onlar da okullarda Makarios rejiminin Kıbrıslı Türklere yaşattığı travmaları öğrendi; ancak sol çevrelerin zihninde bu anlatı “resmî söylem”di ve tam anlamıyla güvenilir kabul edilmiyordu.
Daha da önemlisi şuydu: Solcu ailelerin çocukları, ailelerinin bizzat yaşadığı dışlanma travmalarından çok daha derin biçimde etkileniyordu. Bu nedenle, bu çocuklar açısından birincil travma kaynağı uzak geçmişteki Makarios rejimi değil; Denktaş ve Türk milliyetçisi KKTC rejimiydi.
Ne ilginç bir döngü, değil mi? Bir zamanlar Rum milliyetçileri tarafından travmatize edilen ve varlığını koruyabilmek için Türklüğüne sarılan Denktaş gibi Türk milliyetçileri, sonrasında kendilerine muhalif Kıbrıslı Türk sol kesimleri bu kez “Türklük” üzerinden travmatize ediyordu.
Solcu aileler, kendilerini dışlayan “Türklük” kimliğine karşı “Kıbrıslılık” kimliğini öne çıkarıyordu. Böylece Kıbrıslı Türkler, kendi içlerinde ve benliklerinde derin bir yarılma yaşamaya başladı. Siyasi kutbun en sağında, “giden Türk, gelen Türk” diyerek Kıbrıslı Türklerle Türkiye’deki Türkler arasında hiçbir fark görmeyen irredentist Denktaş vardı. En solunda ise “Kıbrıs Kıbrıslılarındır, Kıbrıs bölünmeyecek kadar küçük bir adadır” diyen ve kendini Türk olmaktan çok Kıbrıslı hisseden bir “Kıbrıslı Türk” kimliği, ya da “Türkçe konuşan Kıbrıslılar” yer alıyordu.
Oysa “Kıbrıslı Türk” hem Kıbrıslı hem de Türk olmak demekti. Ancak Denktaş’ın dünyasında yalnızca Türk vardı; Kıbrıslıya yer yoktu. Kutbun öteki ucunda ise Kıbrıslılık vardı. Türklük ve Rumluk, birer kimlikten ziyade milliyetçilik biçimleri olarak algılandığı için tehlikeli ve zararlı görülüyordu. Çünkü Kıbrıs’ın bölünmesinden sorumlu olanın, Türklük ve Rumluk üzerinden kurulan milliyetçilikler olduğu düşünülüyordu.
Kıbrıs sağının lideri Denktaş Kıbrıslılığını bastırıp inkâr ederken, Kıbrıs solunun önemli isimlerinden Özker Özgür de Türklüğünü bastırıp inkâr ediyordu. Bu iki kutbun yarattığı dengesiz ruh hâli, beraberinde kafa karışıklığı, travma ve bitmek bilmeyen bir iç çatışma üretiyordu; bunun etkileri bugün de Kıbrıslı Türkler üzerinde ciddi biçimde hissedilmektedir.
Oysa çözüm aslında çok basittir: Kıbrıslı Türklerin ne Kıbrıslılıklarını ne de Türklüklerini içsel olarak bastırmak gibi bir zorunluluğu vardır. Daha doğrusu, bu kimlikler arası hegemonya kavgasının içine sıkışmak ya da bu kutuplaştırıcı çatışmada mutlaka bir taraf seçmek zorunda değillerdir.
Jung, nevrozu içsel yarılma olarak tanımlar. Bu durum kategorik olarak kötü değildir; çünkü bireyin iç çatışmaları, daha yüksek bir bütünlüğe ulaşması için bir fırsat da yaratabilir. Ancak içsel yarılmalar bütünlük üretmek yerine derinleşir ve güçlenirse, nevroz insanın benliğini ele geçirir. Toplumlarda da benzer bir ruhsal dinamik kendini gösterebilir.
Dolayısıyla ‘Türklük-Kıbrıslılık’ ve bugünlerde de ‘Türkiyelilik-Kıbrıslılık’ ekseninde yaşanan kutuplaşma arttıkça, Kıbrıslı Türk toplumunda nevrotik belirtiler de artacaktır. Bu son derece tehlikeli bir toplumsal hastalanma hâlidir. Kimlik temelli bu tür kutuplaşmalardan çıkış, yalnızca sınıf bilincinin gelişmesiyle ya da sadece daha yoğun bir sol ideolojik mücadeleyle sağlanamaz.
Çünkü insanı bir kimliğe en sıkı biçimde bağlayan şey çoğu zaman ideoloji değil; o kimlik veya ideoloji üzerinden maruz kaldığı dışlanma ve aşağılanma travmalarıdır. Bu yüzden bu tür durumlarda çözüm, daha fazla ideolojide değil; yüksek dozda içsel sevgi ve şefkattedir. Bölünmüş ya da parçalanmış benliklerin daha üst bir bütünlük ve sentez üretebilmesini sağlayacak olan şey, ancak bu sevgi ve şefkattir.
Örneğin, Annan Planı tartışmalarının hararetli sürdüğü bir dönemde Sn Talat Annan Planı’na “evet” oyu verilmesi gerektiğini söylerken Kıbrıslı Türklerin aksi halde göç edeceğini çünkü tanınmayan bir ülkede ve geleceği belli olmayan bir ülkede yaşadıklarını söylüyordu. Türk milliyetçisi olmasının yanında nezaketi olmayan ve her halinden sorunlu biri olduğu belli olan Altemur Kılıç Sn Talat’a “siz gidin biz doldururuz! Sizi umarsamıyorum” demişti. “Siz gidin biz doldururuz” lafı Kıbrıslı Türkleri son derece değersizleştiren ve aşağılayan bir tabirdi. Altemur Kılıç içinde zerre kadar insan sevgisi olan bir kişi olsaydı “Annan Planı’na evet derseniz şimdiki durumdan daha da kötü olacaksınız ama farketmez biz gene Kıbrıslı Türkler için canımızı vermeye hazırız” derdi.
Altemur Kılıç’ın bu sözleri, benim de dâhil olduğum, federasyoncu ve Kıbrıslılık kimliğini önceleyen insanlar üzerinde ağır bir psikolojik hasar yarattı. Eğer size bu üslupla hitap eden biri kendisine Türk milliyetçisi diyorsa, elbette ne Türk ne de milliyetçi olmak istersiniz. Bu örnekler çoğaltılabilir.
Ne var ki Annan Planı’na “hayır” diyen Kıbrıslı Türk kesimler, bu değersizleştirmeyi ve aşağılanmayı neredeyse hiç hissetmiyordu. Hatta o dönemde Denktaş Bey’in bu sözler hoşuna gitmiş olacak ki, Altemur Kılıç’ı Kıbrıs’ta düzenlediği bir konferansa gazeteci sıfatıyla davet etmişti.
Buradaki temel sorun, Kıbrıslı Türklerin kendi içlerindeki toplumsal kutuplaşmaları ve ayrışmaları daha toparlayıcı, daha yumuşak bir biçimde yönetememeleridir. Rahmetli Denktaş, “Ben de Annan Planı’na karşıyım ama Altemur Bey’in sözlerine katılmam mümkün değil; Kıbrıslı Türkler hiçbir yere gitmiyor,” diyerek Kıbrıslı Türklere sahip çıkmadı. Zaten monist ve dışlayıcı Türklük anlayışı ile demokrasi konusundaki sınırlı görgüsü, ona böyle bir tutum alma imkânı tanımıyordu.
Sağ siyasette yer alan aktörlerin demokrasi karnesi çoğu zaman zayıf oluyor. Sol siyasette yer alanlar demokrasi kültürü bakımından daha gelişkin olsalar da, Türklüğün karşısına yerleştirilen bir Kıbrıslılık kimliğine sıkıştıkları sürece Kıbrıslı Türk toplumunun geniş kesimlerine gerçek bir fayda sağlamaları kolay görünmüyor.
1974-1990 yılları arasında yaşamış solcu ailelerin çocuklarının neredeyse tamamında, ‘Türklük-Kıbrıslılık’ ekseninde yaşanan travmatik yarılma ve ikilemin izleri bugün hâlâ sürmektedir. Günümüzde buna bir de ‘Türkiyelilik-Kıbrıslılık’ eksenindeki yarılma eklenmiştir. Dahası, bu bölünmeyi sürekli kaşıyan; aşağılık kompleksi, hınç ve öfkeyi bilinçli biçimde mobilize etmeyi kısmen de olsa başaran Erhan Arıklı gibi popülist milliyetçi bir siyasi çizgi de oluşmuş durumdadır.
Bütün bu yarılmalardan ve kutuplaşmalardan çıkış yolu, tepkisel ve travmatize olmuş bir “Kıbrıslılık” kimliğine sarılmak değildir. Asıl ihtiyaç, KKTC içinde demokratik ve çoğulcu değerlere bağlı kalarak kutuplaşmayı ve karşıtlaşmayı aşabilecek bir anlayış ve farkındalık geliştirmektir. 1970’ler kuşağından Niyazi Kızılyürek ve Neşe Yaşın gibi önemli entelektüeller, bunu Kıbrıs’ın bütünü açısından düşünerek Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumları bir arada tutabilecek bir üst kimlik arayışına yönelmişlerdi.
Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumlar arasındaki antagonistik kimlik yarılması, kapanması neredeyse imkânsız olacak kadar derinleşmiştir. Bu durum en az bir yüzyıldır böyledir. Bu nedenle Kıbrıslı Türklerin, KKTC içinde Kıbrıslı Türklerin, bizzat yaşadıkları ve yeniden ürettikleri kutuplaşmalara odaklanmaları; öz farkındalıklarını bu doğrultuda derinleştirmeleri, kendileri açısından çok daha somut ve olumlu sonuçlar doğuracaktır.
Görsel bilgisi: Two Heads, Paul Klee, 1932. Enkaustik, yağlı boya (?) ve kurşun kalem, tuval üzerine. Norton Simon Museum koleksiyonu. Kaynak: Wikimedia Commons.