“Asker İntiharları” Politiktir!

“Asker İntiharları” Politiktir!


Aslı Murat
asomurat@hotmail.com

Geçtiğimiz hafta içerisinde iki er intihar etti: Özkan Yıldırımlar ve Mehmet Sarsar. Yıldırımlar’ın ölümü ile ilgili aktarılan ayrıntılar arasında, üstü ile anlaşmazlık yaşadığı belirtildi. Onlar, bu tip bir konu ile gündeme gelen ilk askerler değiller. Disiplin uygulamalarında maruz kaldığı işkenceler sonucunda hayatını kaybedenler olduğu gibi, kurum içerisindeki gayri insanı sistemi kabullenemeyip intihar edenler de vardır. Uğur Kantar ve Ertuğrul Dokuyucu gibi isimler, henüz güncelliğini koruyan kimselerdir. Bu yazı içerisinde adı geçen her bir birey, militarist öğelerin sorgulanamaz tanrı buyruğu gibi algılanmasından dolayı ölmüştür. İntihar ve işkence sonucu hayatını kaybeden askerler, politik cinayet mağdurlarıdır. Milliyetçilik ve neo-liberal çıkarlar temelinde üretilen düşmanlara karşı ülkesini koruduğunu iddia eden ordu, aslında masum değildir.

Modern ulus devletlerde zorunlu askerlik deneyiminin normalleştirilmesi neticesinde, çitlerle belirlenmiş toprak parçalarının güvenliği, orduların kontrolü altındadır. Çeşitli ideolojik yaklaşımlar sonucunda üretilen düşman algısı, güvenliği tehdit eden hayali unsur olarak topluma enjekte edilir. Böylece ordu gibi kurumların gerekliliği, hiçbir sorgulama ya da eleştiriye mahal vermeyecek şekilde kabullenilir.

Tabi ki yürütülen militarist propaganda, ordu içerisinde sıkışıp kalmaz. O aşamaya gelene kadar, gerek aile gerekse okul bünyesinde inşa edilen itaate dayalı hiyerarşik sistem, bireyleri kimliksizleştirmeye başlar. Aslında askerlik döneminde karşılaşılan komutanlar, en küçük yaştan itibaren hayatımızda yer alır. İlk etapta ebeveynlerin evlatları ile kurduklarını eşitsiz ilişki kalıpları ile başlayan emir – komuta zinciri, okulda öğretmen – müdür aracılığıyla iyice içselleştirilir. Kısacası istisnai pratikler olsa dahi çocukluktan itibaren sorgulamaya fırsat vermeyen bir sistemin içerisinde yetişmeye başlarız. Ordu, bu yolculuk esnasında kalıplaşmanın en yoğun yaşandığı duraktır. Milletin bekası için bir araya getirilen bedenler, kılık – kıyafet – saç – sakal tıraşlarından başlayarak tek tipleştirilir. Böylece farklılıklara yaşam alanı tanımayan bir mekân pratiği ortaya konur.

Edilgen ve kabullenici bir hâle getirilen bireylerin, şiddet tekelini elinde bulunduran ordu içerisinde neler yaşayacağını tahmin etmek zor değildir. Şiddet, temelinde güç ve denetim mekanizmalarını barındırır. Ordu öncelikle kendi bünyesinde kontrol ve disiplini sağlamak adına, şiddeti araçsallaştırır. Üst konumda yer alan daha rütbeli askerler, hem psikolojik hem fiziksel şiddeti pervasızca astlarına uygulayabilir. Böylece yaratılan korku iklimi sonucunda, sorgulayan birey olabilmenin önüne duvarlar örülür. 

Sözü edilen gayri insani uygulamaların son bulması için, vicdani ret mücadelesinin önemi yadsınamaz. Vicdani reddini açıklayan kimse, bireysel bir eylemlilik ortaya koyuyor olsa da; zorunlu askerliği yerine getirmek istememe nedenini ideolojik, dini ve vicdani kanaatleri temelinde açıklar. Böylece insanın kişiliğini eriten ve adeta duygusuz robotlar üreten askeri kurumların koşulları da deşifre edilir. İfşa etmek insan hakları ihlâllerinin görünür kılınması için en önemli yöntemdir. Fakat beraberinde ağır bedellerin de ödenmesine neden olur. Mesela Kıbrıs’ın kuzeyinde askerliğini yaptığı sırada tanık olduğu şiddet vakalarını kamuoyu ile paylaşan Halil Karapaşaoğlu, 10 gün hapis cezasına mahkûm oldu. Karapaşaoğlu’nun ifade özgürlüğü kapsamında kaleme aldığı satırların bir kısmı aşağıdaki gibidir:

“Bölük Astsubayı olan HÇ, gece içtimasında duvara dayandı diye M. E ismindeki eri ilk önce yanına çağırmış, daha sonra sürün diye emir vermiş. E. da tam sürünecekken, E’ye tekme tokat girişmiş. E. garajlara doğru koşmaya başlamış. Ona atılan yumruklardan kaçmak için. HC.’da onun arkasından ona daha fazla yumruk atabilmek için koşmuş…” 

“Lokmacı’da yaşanan ilk dayak olayı bu değil. Lokmacı’da Astsubay olan M. K de, yine E. ile aynı celpten olan iki askeri dart tahtasının önüne koyup bir gece vakti, demir okları göğüslerine fırlattı. Benim ………..ayyaş bir şekilde gelip, kasatura soktu, sigara içmediğim halde sigara arayacakmış sözde. Diğer çavuş arkadaşlarımın bazılarına tokat attı, bazılarını da boynundan sıkarak duvara dayadı. Bir tane arkadaşımın yüzüne cüzdan attı. ”

2011 yılı sonunda gerçekleşen bu olayların, bugün var olmadığını söylemek imkânsızdır.  Aktarılan her bir husus, yukarıdan aşağıya uygulanan disiplin anlayışının, ne denli keyfi olduğunu kanıtlar. Kısacası en mantıksız emirler bile uygulanmalıdır.  Aksi takdirde disiplinsizlik neticesinde verilen her türlü ceza çekilecektir.
Karapaşaoğlu’ndan yapılan alıntıda yer alan “sürünmek”, metaforik bir anlam taşır. Pınar Selek erkeklerin askerlik deneyimi ile ilgili yaptığı sosyolojik araştırmada buna dair saptamalar yapar. Sürünmenin, askeri eğitim esnasında kullanılan bir yöntem olduğu gerçeğine dikkat çeken Selek, mülakat yaptığı kişilerin bunu bir cezalandırma ve aşağılama olarak yaşadıklarını belirtir ve sözü tanıklara bırakır: “Bölük komutanı beni bölüğün önüne çıkardı, dedi ki ‘soyun!’ Külot kaldı sadece… Çakıl taşlarının üzerinde süründürdü. Ondan sonra tekrar sırtım üzerinde süründürdü. Her tarafım kanıyor…”.  Güçlü ve yılmaz savaşçılar olmaları arzu edilen askerler, bu tip zorlamalar sonucunda öz benlik ve saygılarını kaybederler. Özgüvenini yitiren ve bir yığının içinde kişiliksizleştirilen kimselerin yaşama dair hissettikleri bağ da koparılır. Artık o birey, ya her türlü şiddeti meşru gören azılı bir robota ya da toplum içerisinde özne olma pratiği elinden alınan bir nesneye dönüşür.

Basına yansıyan haberlerden de anlaşıldığı üzere vicdani ret hakkı, gerek sağ gerekse sol partilerin gündeminde yer alıyor. Umarım en kısa zamanda gerekli yasal düzenlemeler yapılarak, ülkedeki insan hakları ayıbına son verilir. Vicdani ret hakkının yasal dayanağa kavuşturulması, ordu içerisindeki hak mağduriyetlerine de ışık tutacaktır. Bunca yıldır dokunulmaz bir alan olarak algılanan ordunun, insanileştirilmesi için atılması gereken ilk adım, “asker ocağı” üzerindeki kutsallık ve mahremiyet perdesinin aralanmasıdır.

Son olarak Feriha Altıok’un “uçurumlu mavi oda” isimli kitabındaki bu mısraları, ordudaki şiddet sarmalında hayatını kaybeden tüm canlara ithaf ediyorum.

“Ey çocuk bahara hazırlanan
çiçek yüklü dal mıydın
hangi katil rüzgârlarda budandın
ki gözlerin kararmış
kızıl bir gülsün şimdi
koparılan yaşamın körpe dalından

kim beklesin seni artık
sabrın dar kucağında
kim beklesin ve hangi
gurbet yolunda…”

 

----------------------------------------------

Erişim için bkz. http://www.yenicag.com.cy/yenicag/2012/01/halil-karapasaogluna-10-gun-askeri-hapishanede-mahkumiyet/
Serdar M. Değirmencioğlu, “Yaşam Boyu Militarizm”, KAOS GL (dosya: militarizm), Mart- Nisan 2011 (117), s. 30.
  Pınar Selek, Sürüne Sürüne Erkek Olmak, İletişim Yayınları, 2. Baskı, s. 106 - 107.
  Feriha Altıok, uçurumlu mavi oda, Khora Yayınları, Şubat 2015, s. 67.

Dergiler Haberleri