7 Haziran 2015: Bölünmüş ve birleştirilmeyi bekleyen bir Toplum

7 Haziran 2015: Bölünmüş ve birleştirilmeyi bekleyen bir Toplum


Şevki Kıralp
sevkikiralp@gmail.com


7 Haziran 2015 tarihinde açılan sandıklardan HDP’nin yükselişi ve AKP’nin düşüşü çıktı. Bunun yanında, Türkiye’nin birleştirilmeyi bekleyen bir “divided society”, yani “bölünmüş toplum” olduğu gerçeği bir kez daha su yüzüne çıktı. Türkiye, bölge temelli, etnik köken temelli ve dindarlık-laiklik temelli bölünmeler yaşayan, dört kimlikli bir toplum. Batısı eski Cumhuriyet ilkelerine geri dönmeyi arzulayan Türk, Kemalist, laik ve sosyal demokrat bir kimliği yansıtıyor. Buranın birincisi CHP’dir. Doğusu Cumhuriyet tarihi boyunca hem ekonomik olarak geri bırakılmış, hem de varlığı neredeyse yok sayılmış Kürt kimliğini yansıtıyor ve HDP bu bölgede birinci. İç Anadolu’nun belirli bölgelerinde Türk-İslam sentezinin Türkçü karakterine ağırlık veren MHP ilk sırada. Türkiye’nin geri kalanında ise dindar-muhafazakâr kimliğin temsilcisi AKP birinci sıraya yerleşmiş durumda. Bu tablo Türkiye’ye bir tek şey söylüyor: Birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü şimdi birbirlerini dinlemek ve uzlaşmak zorunda. 
Türkiye kimlik karmaşasını Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri yaşıyordu. Atatürk’ün liderliğindeki ülkede toplum Osmanlı’nın Müslüman karakterli kimlik mirasının reddedilmesi yoluyla çağdaş ve batılı bir kimliğe büründürülmek isteniyordu. Cumhuriyet’in sloganı belliydi: “Ne mutlu Türküm diyene”. Bu slogan aslında Osmanlı’yı reddetmek anlamında kullanıldıysa da kısa zamanda “Kürt olan mutlu olmasın mı?” şeklinde reaksiyonlar doğmasına yol açtı. Kemalist rejim Cumhuriyet’in ilk 27 yılında Cumhuriyet devrimlerinin ulaşamadığı muhafazakâr kesime ve doğululara karşı dışlayıcı davrandı.  O yıllarda sınıfsal açıdan baktığımız zaman büyük kentlerde Kemalist devrimi benimsemiş bir üst tabaka, ülkenin geri kalanında ise dindar yaşam tarzını ve dünya görüşünü muhafaza etmeye çalışan yoksul bir çoğunluk vardı.

1950’lerde Demokrat Parti iktidarında dindar kesim kendisini daha fazla temsil ettirecek bir siyasal alan bulsa da Kürt kimliği yok sayılmaya devam ediliyordu ve toplum Kemalist-Dindar çatışması yaşıyordu. Fakat toplumun çoğunluğunun dindar olması nedeniyle büyük kentlerin Kemalist üst tabakasını temsil eden CHP sandıklarda sürekli olarak yenilgiye uğruyordu. 1960 darbesinden sonra, özellikle de 1970’li yıllarda Türkiye’ye “dört eğilim” hâkim olmaya başladı: Dindar-Muhafazakâr eğilim,  Liberal-Muhafazakâr eğilim,  Türk Milliyetçisi eğilim ve Sosyal Demokrat eğilim. Bu dönemde köyden kente göçlerin gelişmesi ve varoşların oluşmasıyla birlikte zengin-fakir uçurumu toplumda bir yara halinde belirmeye başladı. Fakat Sol’un yükselmiş olmasından dolayı keskin bir dindar-laik ayrımı yaşanmadı. Siyasal eğilim olarak Sağ’ı destekleyen herkese ortak bir düşman gösterildi: Komünizm. Bununla birlikte Kürt kimliğini tanımak ve Kürt yurttaşların haklarını geliştirmek gibi bir gaile Türk siyasal yaşamına bu dönemde de yön vermemekteydi.

1980 darbesi sonrasında ise “dört eğilimi” bir araya getirme iddiasıyla kurulan ANAP ve lideri Turgut Özal iktidara geldi. Türkiye hızla liberalleşmeye ve kapitalistleşmeye başladı. Kürt ayrılıkçılığı ise bu dönemde oluşmaya başladı.  Kısa zamanda şiddet olayları artınca Türkiye’yi yönetenler bir “Kürt Sorunu” olduğunu kabul etmeye başladılar. Kürt yurttaşlar kendi anadillerinde eğitim yapamıyor, kitap yazamıyor, şarkı söyleyemiyorlardı. Ağır ve acıklı bir çatışma döneminin ardından devlet “ayrılıkçı hareket durduruldu” diye düşünerek Kürt Sorununu unutmuştu. Daha sonra Susurluk Kazası yaşanmış ve Türkiye’de devletin şeffaflıktan ciddi biçimde yoksun olduğu görülmüştü. Türkiye’ye önce 1997 muhtırasıyla yine alevlenen laik-dindar çatışması, sonra DSP-MHP-ANAP koalisyonunun içinden çıkamadığı ekonomik kriz ve en sonunda 2002 yılında başlayan AKP dönemi damgasını vurdu.

AKP bir yandan ekonomiyi düze çıkarıyor, diğer yandan hizmet üretiyordu. Bir yandan AB ile uyum sağlamaya, öte yandan ise dindar ve Kürt yurttaşların özgürlüklerini genişletmeye uğraşıyordu. Bunda büyük ölçüde başarılı da oluyordu. AKP ilk başlarda Kemalist devlet yapısına kendisini benimsetmekte ciddi sorunlar yaşadı, dünyanın başka bir yerinde başka bir iktidar partisinin başına kolay kolay gelmeyecek bir badireyle, “kapatma davası” ile karşı karşıya kaldı. Fakat halkın desteğini kazanmıştı. Ezilen kitleler AKP’yi, AKP’de ezilen kitleleri kucaklamıştı. Kürtçe serbestti, başörtüsü serbestti ve hastanelerde rehin kalma dönemi bitmişti. Ülke kalkınıyor, ekonomi büyüyor ve sınıf yapısı değişiyordu. Artık dindar ve Kürt yurttaşlar da üst ve üst-orta sınıfta yer almaya başlamışlardı. 

Belli bir süre sonra Türkiye’nin dış siyasette pek çok devlet ile çatışan bir duruma düştüğü göze çarptı. Öte yandan Recep Tayyip Erdoğan’ın liderlik vasıflarının otoriter yönetime doğru kaymaya başlaması endişe yarattı. Yargı bağımsızlığı tartışıldı, çözüm süreci bir türlü neticeye bağlanamadı. Bütün bunlara rağmen muhalefet evrensel demokrasi normlarını benimseyen bir yerde duramıyor, AKP’ye alternatif oluşturamıyordu. Ekonomide ezilen sınıfları kurtaracak çareler üreten veya kalkınma odaklı bir çizgi izleyen yaklaşımlar sergileyemiyordu. Gezi olayları ve 17 Aralık krizine kadar pek çok olay bile AKP’yi yıpratmamış, halkın AKP’ye olan güvenini sarsmamış ve Erdoğan halk tarafından Cumhurbaşkanı seçilmişti. Fakat IŞİD Kobani’ye saldırınca yaşanan olaylar ve sonrasında oluşan atmosfer, özellikle de iç güvenlik yasa tasarısı, AKP’nin Kürt seçmenlerini ciddi bir kısmını kırgınlığa sevk etmişti.

Bunun üzerine HDP evrensel demokrasi ilkelerini benimsemiş, ezilen sınıfların haklarını savunmaya aday, çevre duyarlılığına ve cinsiyet eşitliği duyarlılığına dayalı bir seçim vizyonuyla halkın karşısına çıktı. Hedef kitlesinin sadece Doğu ve Kürtler değil, bütün Türkiye olduğunu sıklıkla dile getirdi. MHP her zamanki gibi Türk-İslam sentezinde, Türkçülüğü ağır basan, barış sürecine kuşkuyla yaklaşan bir çizgideydi. Kampanya sırasında buna ilaveten işsizlik ve yoksulluktan da bahsediyordu. CHP geleneksel “Kemalizm elden gidiyor!” söylemlerinden uzak, yoksul kesimlere hitap etmeye çalışan bir çizgiyle seçime girmişti. “AKP’nin yolsuzluklarından” bahsetmekle yetinmiyor, halkın karşısına ekonomi projeleri koyuyordu. AKP ve Erdoğan ise geleneksel kucaklayıcı üsluplarını andırmayan, “biz anayasayı değiştirecek çoğunluğa ulaşmazsak haliniz harap” anlamına gelen bir kampanya süreci yürüttü. Sıklıkla diğer üç partinin AKP’ye karşı “Pensilvanya”, “paralel yapı” ve “Kandil”le ittifak yaptığından bahsetti. Sonuç olarak seçmen siyasal yaşamda değişiklik istedi ve AKP oylarının bir kısmını HDP’ye, bir kısmını da MHP’ye kaptırdı. CHP’den de HDP’ye bir miktar oy kayınca AKP tek başına iktidar olamadı, HDP barajı geçti ve başkanlık sistemi kapısı (en azından şimdilik) kapandı.

Bütün siyasetçilerin bu seçimlerden ders alması gereken çok önemli bir nokta, AKP’nin devlet ile Kürt yurttaşların ilişkisi üzerinden oy kaybettiğidir. Bunun delili, AKP’den kaçan oyların bir kısmının HDP’ye, bir kısmının da MHP’ye akmasıdır. Bu noktadan sonra Türkiye’nin siyasetçilerinin ülkeyi ve toplumu ileriye taşımak için yapabilecekleri bir tek şey var: Uzlaşmak, birleştirmek ve çağdaş demokrasi normlarını takip etmek. Türkiye’nin bölünmüşlük koşulları çok-kültürlülük yaklaşımıyla ele alınır ve farklı kimlikler bir zenginlik olarak görülürse uzlaşmak ve Türkiye’de demokrasiyi geliştirmek mümkün olur. Ancak Cumhuriyet tarihi boyunca süre gelen “biz” ve onlar” ayrımı üzerinden siyaset yapılmaya çalışılırsa bu bölünmeler daha da derinleşir ve Türkiye yönetilmesi daha da zor bir ülke olabilir, ekonomik ve siyasal istikrarsızlıklar yaşanabilir. Bunun yanında Türkiye dengeli-kalkınma politikaları izlemeli, zengin-fakir uçurumunu kapatmalı, emek sömürüsünün önüne geçmeli ve barış sürecini uzlaşı ile sonuçlandırmalıdır.

Dergiler Haberleri