Zaman Nerede Yaşar, Kimler İçin?

Zamanı belki ancak bir yerdeysek algılayabiliyoruz. Ancak her yer herkese aynı zamanı sunmuyor.

Münevver Özgür Özersay
munevver.ozgur@gmail.com

Tarih – 23.12.2025 – Gaile:
“Tek bir tarif yapmak zor. Şu söylenebilir: Temel belirleyenleri olarak hareketi ve değişimi içkin zaman, hem subjektif bir algıya hem de objektif bir gerçekliğe sahiptir. Bir başka ifadeyle zaman hem insan bilincinin/iradesinin müdahalesine açıktır hem de onun dışında, dış dünyayla ilişkili, bir işleyişi vardır. Buradan bakınca özellikle günümüz dünyasında ‘insan-zaman’ ilişkisi ve bunun varoluşsal boyutları/etkileri üzerine neler söylenebilir?”

Tarih – 07.01.2026 – Müne:
Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Zaman ve mekân veya mimarlık ve zaman üzerine yazmak için buradayım. Bu yazıyı bir “insan” olarak yazıyor olacağım. Tabii ki doğallığıyla. Bir dinozor veya bir balina olarak yazmamı umarım benden beklemiyorsunuzdur. Olsaydı ortaya çok ilginç bir metin çıkabilirdi elbet. Sohbete bir kelebek, bir köstebek ve bir de karınca katılsaydı, yazının keyfine doyum olmazdı belki de.
Giriş meyanındaki bu gevezeliği burada kesip, daha makul olacağını umduğum bir ikinci denemede yeniden buluşmak isterim.

Tarih – 15.01.2026 – Müne:
İlk denememden de anlamış olacağınız üzere Gaile’nin bu sayısında “zaman ve mimari” üzerine bir şeyler söylemek bana düştü. Bu görevi bir yandan memnuniyetle ve gururla kabul ederken bir diğer yandan da gailelenmeden edemedim. Çünkü zaman, felsefenin ana meselelerinden biri. Yine de kaçışı yok. Bir yerden başlamam lazım.
Nasıl ki çocuklar bazen bizi derin bilgileri ve içgörüleriyle olumlu yönde şaşırtır, ben de bu yazının olumlu sonuçlanabilmesi için yanıma en çocuksu, en saf ve en meraklı hâlimi alarak başlıyorum. Benimle beraber düşünmek isteyenler varsa, hadi gelin, birlikte başlayalım.

İlk aklıma düşen bir şiir oldu: Days

Bu şiir, yıllar önce, henüz belki de yirmili yaşlarıma bile girmediğim zamanlarda, İngiltere’de yaşayan arkadaşım Rahme’nin bana hediye ettiği İngiliz Şiiri Antoloji kitabında dikkatimi çekmişti. Philip Larkin’e ait bir şiirdi. Türkçe karşılığı “Günler”. Şiirin açılışı çok yalın ama sarsıcı bir soruydu: “What are days for?” (Günler ne işe yarar? veya Günler niçin var?) Bu sorunun devamında da günlerin, içinde yaşadığımız şeyler (mekânlar) gibi kurulduklarını ima ediyordu.

Daha sonraları, bu şiir yeniden, bir ilkokul projesinin sınıflarını tasarlamaya çalıştığım bir dönemde yeniden aklıma gelmişti. Sınıflarda, mimari, duvarları olan mekânlarda günlerini, saatlerini geçirecek olan çocukları düşündüğümde, ilk kez zaman ile mimari mekân arasındaki bağı/ilişkiyi/örüntüyü/bağımlılığı fark etmiştim. Sınıflar, çocukların sadece yağmurdan ve rüzgârdan korunduğu, defterlerini üzerlerine koydukları sıraların dizildiği mekânlar değil, onların zamanlarının barındığı kaplardı da. Kaplar veya kaseler…

Böyle bakınca “gün” kavramı, takvimin soyut bir parçası olmaktan çıkmış; çocukların teneffüs zilinin sesiyle, pencereden süzülen gün(eş) ışığının huzmeleriyle, heyecanlandıkları veya sıkıldıkları anlarla yaşadıkları bir ortama dönüşmüştü. Bir başka şekilde ifade etmeye çalışacak olursam; gün birimi ile düşünmeye başladığım zaman, benim için artık kendiliğinden algılanmayan ancak bir yerde (iç veya dış mekânda) yaşandığında fark edilebilecek bir olguya dönüşmüştü.

Canım Beliz Hocam

Bu düşüncelerimin bir sonraki durağı bellek, mekân ve bilinçdışı oldu. Sevgili Beliz Güçbilmez Hoca sayesinde. Beliz Hoca, okur yazarlık atölyelerinde ve bu atölyelerde anlattıklarından yola çıkarak yazdığı Anne Ben Düştüm Mü? kitabında doğrusal ve mitik/döngüsel zamanı uzun uzun anlatır. Daha sonra da Zaman, Zemin, Zuhur kitabında bakılan manzara ile bakış açısı ilişkilerine dayanan doğrusal perspektife ve bu kuralların işlemediği minyatüre getirir.

Burayı, onun zaman üzerine düşünürken kurduğu cümlelerden küçük bir tadımlık almadan geçmek istemiyorum: “Zaman ne ise odur, belki de yoktur ama fark, onu anlama ve anlatma biçimimizde, temsil edişimizde belirginleşiyor…”

Beliz Hoca’nın bu sözleri, zamanın yalnızca ölçülen değil; temsil edilen, anlatılan ve yaşanan bir şey olduğunu hatırlatıyor. “Mekân bilinçdışının evidir” derken verdiği tiyatro örneği de bu bağlamda çok çarpıcıdır. Tiyatroda zaman açıkça işgal edilen zamandır. Bir mekân belli bir süre boyunca tutulmuştur. Kaçış yoktur. Seyirci de oyuncu da zaman ve mekân olan tiyatronun içinde kalır. Mimarlıkla tiyatro, zaman üzerinden bakıldığında iki kardeş sanat olarak yan yana durur.

Biricik Ayşe Şentürer ve öğrencisinin çalışması

Yazıyı yazarken, belki biraz da çocuksu merakımın iteklemesiyle, YÖK’ün Ulusal Tez Merkezi veri tabanına girip “zaman” ve “mekân” anahtar kelimeleriyle bir tarama yaptım. Karşıma çıkan bir çalışma beni gerçekten çok mutlu etti. Çünkü hem bu yazıda dolanıp durduğum sorularla doğrudan temas ediyordu, hem de mimarlığı zaman, beden ve duyumsama üzerinden düşünen bir hattın hâlâ canlı olduğunu gösteriyordu. Bu mutluluğun bir nedeni de çalışmanın danışmanının, mimarlığı sevmemde ufkumu açan hocalarımdan biri olan, bugünse biricik dostum Ayşe Şentürer olmasıydı.

Zamanın Suretleri. Bu başlıkla (tezin başlığı) karşılaştığımda bir süre durup düşündüm. Zamanın bir yüzü, bir izi, hatta bir görüntüsü olabilir miydi? Alperen Ergin’in bu çalışması, zamanı yalnızca ölçülen bir şey olarak değil; mekânlar, imgeler ve beden aracılığıyla hissedilen, yaşanan bir deneyim olarak düşünmeye çağırıyor bizi. Mimarlık burada yalnızca duvarlar ya da planlardan ibaret değil; gündelik hayatta fark etmeden içinden geçtiğimiz anların bizde bıraktığı izlerle ilgili bir düşünme alanına dönüşüyor.

“Çalışma, mekânın yalnızca fiziksel parametreler toplamı değil; imgeler yoluyla sürekli yeniden kurulan, duyumsanan ve yaşanan zamansal bir alan olduğunu ortaya koyar…”

Bu satırları buraya bırakırken, merak edenler için küçük bir not düşmek isterim: Çalışmanın tamamına YÖK’ün Ulusal Tez Merkezi üzerinden açık erişimle ulaşmak mümkün. Zaman, mekân ve imge ilişkisini mimarlık üzerinden düşünenler için gerçekten kıymetli bir okuma.

Kâse ve boşluk – Lao Tzu

Derin zaman ve derin tartışmalı konuları aklımda tutarak Lao Tzu’nun beni her zaman çok etkilemiş olan yalın ama güçlü metaforunu birlikte hatırlamak isterim. “Bir kâseyi kâse yapan, içindeki boşluktur” der Lao Tzu: “Kilden bir kap yaparız, ama kabı kullanışlı yapan içindeki boşluktur.” Mekânın zamanı barındıran bir kap, tutucu, çerçeve veya kâse gibi düşünüldüğünde bu deyiş ne kadar anlamlı değil mi? Mekânı mekân yapan, onu oluşturan duvarlar değil; içinde yaşanabilecek, doğurgan bir boşluk olarak sunduğu olanaktır. Zaman da mekân da ölçülebilir; ama esasen anlamlarını içlerinde yaşandığında kazanırlar. Birbirlerinden ayrı olduklarında varoluşları adeta anlamını yitirir; en azından biri sessiz kalırken diğerinin görünürlüğünü mümkün kılar.

Öğrencilerimin anlattıklarıyla gelen bir anı ve Peter Zumthor

DAÜ İç Mimarlık Bölümünde çalıştığım yıllarda, dönem başlarında verdiğimiz bir “ısınma projesi” vardı. Öğrencilerden, çocukluklarında onlarda en güçlü izi bırakmış bir mekânı hatırlamalarını ve anlatmalarını istemiştik. Sonuçlar beni çok şaşırtmıştı. Anlatılarda her şey vardı ama duvarlı mekânlar yoktu. Kokular, dolaplar, bahçeler, deniz… Mekân bellekte duyusal olarak kuruluyordu.

Bu deneyim, Peter Zumthor’un Atmospheres kitabındaki mekân anlayışıyla birleştiğinde, iç mekânı bir “atmosfer” olarak düşünmenin benim için neden bu kadar anlamlı olduğunu daha iyi kavradım.

Zamanı evlerle hatırlamak

Yazıda geldiğim bu aşamada, konudan biraz sapıyor olma riskini göze alarak, zamanı kaldığı evlerle hatırlayan bir arkadaşımdan bahsetmek istiyorum. Bu arkadaşım çocukluğunu ve ilk gençliğini İran’da geçirmiş, çok sık taşınmış. Yılları takvime göre değil, yaşadığı evlere göre hatırlıyor. Onun anlattıklarında şimdi daha iyi anlıyorum: Bazı hayatlarda zamanın birimi günler ya da yıllar değil, adresler olabiliyor.

Zaman, mekân ve iktidar

Şimdi de sizleri bu düşünce yolculuğunda benimle birlikte başka bir sapağa davet etmek istiyorum. Hayalinizde, dini olanlar dışında, birkaç turistik tarihi mekânı ziyaret edin. Othello Kalesi, Mavi Köşk, Vouni Sarayı… Gözünüzün önünde canlandı mı? Şimdi soralım: Öncelikli olarak korunan mekânlar kimlerin? Hangi eylemlerin? Savaşın mı, kaçakçılığın mı, sermayenin mi? Mimarlık tarihi kimlerin zamanını tutuyor ve anlatıyor?
Babaannemin köyünün, gettoların; gündelik hayatın ve yoksulluğun zamanı neden görünmez?

Hızlanan zamanın ve binaların davranış ekonomisi

Piramitler kaç zamanda inşa edilmişti, hatırlayamıyorum. Ama çok zamanda olduğu kesin. Prag Kalesi’nin bugünkü hâlini alması kaç yıl sürdü? Lefkoşa sur içindeki mahkeme binaları ne kadar zamanda yapıldı? Peki bu binaların tahmini yaşam ömrü ne kadar?

Betonarme binaların ve sosyalizm döneminde acil konut ihtiyacı için yapılan “panelaky”lerin ömrünün 50–100 yıl arasında olduğu öğretilmişti bize. Bugün ise mantar gibi biten, depremde üç saniyede kum ve toza dönüşen yapılardan söz edebiliyoruz. Zaman artık yaşanan değil, satılan bir değer gibi. “Vakit nakittir” denir ama şu soruyu genellikle sormayız: Kimin vakti, kimin çıkarına, nerede harcanıyor?

Kimin zamanı kiminle ve nerede geçiyor, geçebiliyor?

İnsan için sıkça söylenen bir söz vardır: En çok vakit geçirdiğimiz insanların toplamı, bir süre sonra kim olduğumuzu da belirler.
Bu düşünceyi insanlardan mekânlara taşıdığımızda benzer bir soruyla karşılaşıyoruz: Peki ya en çok vakit geçirdiğimiz yerler?

Hangi mekânlarda bulunabiliyoruz, hangilerinde uzun süre kalabiliyoruz, hangilerinden ise görünmez biçimde dışlanıyoruz? Tıpkı ilişkiler gibi, mekânlar da bizi biçimlendiriyor; bedenimizi, hareketlerimizi, hatta kendimizi ne kadar güvende ya da değerli hissettiğimizi etkiliyor.

Kadınlar ve çocuklar en çok nerelerde zaman geçiriyor? Özel ihtiyaçlı bireyler kamusal mekânlarda ne kadar kalabiliyor? Gençler hangi mekânlara, ne kadar süreyle erişebiliyor? Yaşlılar? Dışlandıkları mekânlar, dışlandıkları ilişkileri ve zamanları da işaret etmiyor mu?

Misafir odaları, az kullanılan ama çok gösterişli yapılar, kullanım süresi kısa ama maliyeti yüksek mekânlar bize ne anlatıyor? Vakit nakitse, nakdi yüksek ama vakti düşük mekânların çanları kimler için çalıyor?

Kapanış olarak

Zamanı belki ancak bir yerdeysek algılayabiliyoruz. Ancak her yer herkese aynı zamanı sunmuyor. Mimarlık, yalnızca hangi mekânların değil, hangi zamanların yaşanmaya değer sayılacağını da belirleyebilir mi?

Belki de mesele sandığımız kadar karmaşık değil. Mekân yoksa zaman da yok. Mekân yoksa bilinçdışının evi yok. O hâlde belki de dönüp yeniden kendimize bakmamız gerekiyor. Yerimizi bildik mi? Kendimizi bildik mi? Haddimizi de bildik mi? :) :) :) 

Görsel notu:
Yazıya eşlik eden illüstrasyon, Çek asıllı yazar ve çizer Petr Sís’in The Three Golden Keys adlı alegorik çocuk kitabından alınmıştır. Kitap, çocukluğunun şehri Prag’a dönen bir adamın, geçmişin kapılarını açarken şehrin belleğinde yaptığı içsel yolculuğu anlatır. Hikâye boyunca ona eşlik eden siyah kedi, zaman ve hafızanın sessiz rehberidir.

Dergiler Haberleri