“Yerinden Edilmiş Bir Bienal: Gazze” 

Lefkoşa’daki Gazze Bienali pavyonunda eserleri sergilenen Gazzeli sanatçılar Alaa Abu Saif ve Maysa Bardaweel, Gazeteci Simge Çerkezoğlu'na konuştu.

Simge ÇERKEZOĞLU

Kuşkusuz art arda gerçekleştirilen İstanbul ve Lefkoşa Bienalleri’nin en dikkat çekici bölümlerinden biri Gazze Bienali’ydi. Her iki şehirde farklı sanatçılar ve eserlerle yer alsa da, verilen mesaj ortaktı: Direnmek. Ölüme, savaşa ve yerinden edilmeye karşı; hayata, barışa ve yurtsuzluğa vurgu yapan, nerede olunursa olunsun direnmenin mümkün olduğunu hatırlatan bir çağrıydı bu.

Bu ziyaretlerin ardından Lefkoşa’daki Gazze Bienali’nin küratörü Aslı Bolayır ile iletişime geçtim. Uzun ve zahmetli çabalar sonucunda, Lefkoşa Bienali kapsamında yer alan iki sanatçıya — Alaa Abu Saif ve Maysa Bardaweel — ulaşmayı başardım. Bir kez daha yokluktan varlık yaratarak, onların sesini duyurmak ve bu röportaj aracılığıyla görünür kılmak için konuşmayı başardık. 

Öncelikle Gazze Bienali’nin temel amacını ele alıyoruz. Gazze Bienali’ni İstanbul ve Lefkoşa’da ziyaret etmemin ardından, bu serginin dünyayı dolaşırken neyi görünür kılmayı hedeflediğini merak ettim. Görünen o ki amaç, yalnızca savaşın yıkıcı sonuçlarına odaklanmak değil; aynı zamanda sanatsal üretimi bir direniş biçimi olarak görünür kılmaktı.

“Uluslararası hukuka dayalı olduğu varsayılan dünya düzenine ait her şey bugün Gazze’de, Filistin’de çökmüş durumda. Ancak sahada hâlâ enkazı toplayan, üretmeye devam eden biz sanatçılar var. Üretimimizin amacı, insanlığı bu krize sürükleyen yapılar, kurumlar, epistemolojiler ve düşünme biçimleri üzerine yeniden düşünmeye davet etmekti. Hatırlanmalıdır ki modern sanat dediğimiz olgu, Birinci Dünya Savaşı olarak adlandırılan büyük felaketin ardından, sanatçıların enkazdan parça toplamaya başlamasıyla ortaya çıktı. Gazze Bienali’nin amacı da, dünyanın farklı coğrafyalarında sürüklendiği savaş ve yıkımın ötesinde çıkış yolları aramak ve sanatçıların bu yolu açmasına, hatta öncülük etmesine imkân tanımaktır. Gazze Bienali, Batı Şeria’da yer alan Forbidden Museum ile Gazze’deki sanatçıların ortaklaşa yürüttüğü kolektif bir projenin ürünüdür. Dünyanın dört bir yanından küratörler ve sanat kurumlarıyla iş birliği içinde, büyük zorluklarla hayata geçirilen bu proje, bir sergiden öte bir var olma mücadelesidir. Filistinlilerin soykırıma karşı direndikleri için kriminalize edildiği, kendi deneyimlerini anlatmalarının engellendiği ve Filistin topraklarının varlığının dahi bir tehdit olarak görüldüğü bir zamanda; bu felç edici koşulların içinden, sesimizi duyurmak amacıyla uluslararası bir sanat sergisi fikri doğmuştur.”

“Bienal sanatçıların cesaretini gösterme çabasıdır”

Bienalin sembolik anlamını da konuşuyoruz. Bugün dünyanın gözü önünde Gazze yerinden edilirken, bienal dünyanın farklı şehirlerini dolaşıyor. Böylece Gazze’nin maruz kaldığı yerinden edilme hâli, sanat aracılığıyla görünür kılınıyor; mekânından koparılmışlık, serginin kendisine de sirayet ediyor.

“Bu etkinliğe ‘bienal’ adını vermek, büyük ölçekli sergilere, bienallere ve sanat fuarlarına giderek daha fazla bağımlı hâle gelen sanat dünyasına doğrudan ışık tutma girişimiydi. Aynı zamanda sanat kurumlarına, bu tarihsel anda sorumluluk alma çağrısıydı. Soykırımın tarif edilemez gerçekliği altında üretmeye ve direnmeye devam eden sanatçıların cesaretini ve onurunu görünür kılma çabasıdır bu. Gazze Bienali, çağdaş sanatın neyi savunduğunu iddia ettiğinin özüne dokunan; sıradan bir sanat etkinliği değil, bundan çok daha fazlasıdır. Bugün zorunlu yerinden edilme yalnızca Gazze ve Filistin’e özgü değildir; sadece bizim topraklarımızda yaşanmamaktadır. Yerinden edilme, günümüzde küresel bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır ve bu durum sanatı da doğrudan etkilemektedir. İster Gazze’de üretilsin ister dünyanın başka bir yerinde, bu gerçek değişmemektedir. İnsanların toprağıyla kurduğu derin bağ, mekânın ve kültürün özgünlüğü, sömürgeci ve emperyal emeller için her zaman bir tehdit oluşturur. Evet, Gazze Bienali ve sergileri yerinden edilmiştir. Üretilen eserler kopya değildir; ancak ‘orijinal’ sanat eseri kavramı içinde düşünüldüğünde, kuşatma ve kapalı sınır koşulları altında, büyük zorluklarla ortaya çıkmıştır. Bunlar, hepsinden öte, ulaşılamayan bir yerden gönderilmiş; yerinden edilmiş sanat eserleridir.”

Gazze Bienali ilk olarak Kasım 2024’te, Gazze içinde üretilen sergileri hayata geçirmek üzere kurumlara ve küratörlere açık bir çağrı ile başladı. Zaman içinde alınan ciddi ve nitelikli başvurularla, belirli kentlerde kurumların kendi sergi alanı ve programları içinde bağımsız bölümler olarak yer aldı. İşte Lefkoşa Bienali Gazze Pavyonu da bunlardan biri oldu.

“Bu yıl Londra’dan Saraybosna’ya, Berlin’den Güney Afrika’ya; İstanbul’dan New York’a kadar uzanan geniş bir ağ söz konusu. Bugün dünyanın farklı noktalarında on sekiz Gazze Bienali Pavyonu bulunuyor. Sanatçılarımız Temmuz 2024’ten bu yana kendi projeleri üzerinde çalışıyor. Her sanatçının kendine özgü bir kavramı, mecrası ve yöntemi var. Ancak bu işlerin bir bütün olarak bize ne söylediğini görmek; dünyanın ve sanatın bugün içinde bulunduğu hâle dair ne anlattığını düşünmek, ziyaretçilerin ve sanatseverlerin sorumluluğuna kalıyor.”

“Eserler umudu ve yenilenmeyi simgeler”

Lefkoşa Bienali’nde yer alan iki sanatçı, yaşamlarını kuşatan yokluk, belirsizlik ve sürekli yerinden edilme hâli içinde sanata tutunma biçimlerini; bu zor koşullar altında ortaya çıkan eserlerinin ardındaki hikâyeleri bizimle paylaşıyor. İlk olarak Alaa Abu Saif’in anlatısı, Gazze Bienali’nin neden yalnızca bir sergi değil, varoluşsal bir tanıklık olduğunu da açıkça ortaya koyuyor.

“Han Yunus mülteci kampında hayatımı sürdürmeye çalışıyorum. 7 Ekim’den sonra başlayan savaşla birlikte evimi tamamen kaybettim. Babam şehit oldu ve neredeyse tüm eşyalarımı yitirdim. Yerinden edildiğim topraklarımda, bir çadırın içinde sanata tutundum. Bulabildiğim her kâğıda çizimler yapmaya başladım. İnsan acısını felsefi bir dille ele aldığım ‘Kibritler’ adlı projemi bu koşullar altında geliştirdim. Sembolizm üzerinden kibritleri varoluş ve yok oluşun bir parçası olarak ele aldım. Manevi dünyada nesneler, çoğu zaman işlevlerinin ötesinde anlamlar taşır; kibritler de benim için böyle oldu. Yandıkları anda kısa bir süreliğine ışık verir, ardından hemen küle dönüşürler. Tıpkı hayatlarımız gibi. Kibrit, sınırlı insan varoluşunu temsil eder: Bir anlık tutuş ve ardından gelen sönüş. Bu kısa an, yaşamın değerini ve her saniyenin önemini hatırlatır. Kibritin külü, dünyadaki her şeyin —insan dâhil— kaçınılmaz sonunu simgeler. Ancak kibrit, yok olduktan sonra bile yeniden yanma ihtimalini içinde taşır. Bu ihtimal, umudu, yenilenmeyi ve insanın zorlukların üstesinden gelme kapasitesini temsil eder. Elbette bu kapasite sınırlıdır ve kaçınılmaz bir sona sahiptir; ancak bu bir teslimiyet değildir. Aksine, dünyada olumlu bir iz bırakma çabasının ifadesidir. Bu felsefe basit gibi görünse de, varoluş, fanilik, umut ve insanın dönüştürücü gücü üzerine derin düşünme alanları açar.”

Bir diğer sanatçı Maysa Bardaweel, içinde bulunduğu trajik koşulları ve bu koşullar altında ürettiği eserlerin ardındaki süreci anlatıyor. 

“Aç bir mideyle, bir fırçayı eline alıp dünyayı renklendirmeye çalışmak başlı başına büyük bir meydan okumaydı. Önce hayatta kalmaya, ardından direnerek üretmeye çalıştım. Sonunda ortaya bu tablolar çıktı.”

Bu bienal, kuşkusuz politik duruşu nedeniyle baskı, sansür ve engelleme girişimleriyle karşılaştı. Ancak tüm bunlara rağmen, Filistin’le dayanışma içinde olan küresel bir çoğunluk bienalin yanındaydı. Sömürgeci zihniyete, işgale, ırkçılığa ve soykırıma karşı ses yükselten; insanlığın geleceğine inanan geniş bir kamuoyu bu duruşun arkasında durdu. Alaa Abu Saif yaşananları şöyle tarif ediyor. 

“Bize destek veren ülkeler ve sanatseverlerle birlikte, soykırımı durdurmak ve sesimizi duyurmak için tüm bu çabalara katlandık. Sanatın ve sanatçıların başka bir yol düşünmemize öncülük etmesini sağlamak istedik. Yaşamın, özgürlüğün ve onurun korunması gerektiğini; insani bir gelecek için suç işleyen rejimlerin hesap vermesi ve insan haklarının her koşulda savunulması gerektiğini hatırlatmak adına direndik.

Bienal, sesimizi ve işlerimizi dünyaya taşıdı; sanatımızı dünyanın hafızasına ekti. Ben bir sanatçıyım ve dünyada özgürce dolaşmak, başka sanatçılarla buluşmak, tüm kültürlerle temas kurmak her sanatçı gibi benim de hakkım. Gazze’de ise bir tutsak gibi yaşıyorum. Bienal, en azından kalbimde ve zihnimde taşıdıklarımı görsel olarak ifade edebileceğim bir imkân yarattı.” 

Maysa Bardaweel ise deneyimini şu sözlerle aktarıyor:

“Bu, yokluğun gölgesinde yaşamı savunan; tekrar tekrar yerinden edilmeye rağmen var olma mücadelesi veren varoluşsal bir eylemdi. Ancak şu hayal kırıklığımı da belirtmeliyim ki, sanatseverlerden herhangi bir geri dönüş almadım ve işlerimden hiçbiri satılmadı.”

Haberler Haberleri