Serap ŞAHİN
Türkiye’de 6 Şubat 2023’te meydana gelen Kahramanmaraş merkezli yıkıcı depremin üzerinden tam 3 yıl geçti. Spor müsabakası için Kıbrıs’ın kuzeyinden Adıyaman’a giden Gazimağusa Türk Maarif Koleji (GMTMK) öğrencileri, velileri ve öğretmenleri ve o sırada eğitim amaçlı otelde bulunan tur rehberleri depremde tuz buz olan İsias Otel enkazında hayatını kaybetmişti.
35’i Kıbrıslı Türk, 26’sı çocuk olmak üzere toplam 72 kişinin yaşamını yitirdiği İsias Otel davasında, iki yıldır süren yargılamada adalet sağlanamadı; Türkiye’nin geleceği gibi adalet de Adıyaman’da enkaz altında kaldı.
Türkiye Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un kamuoyuna yaptığı resmî açıklamalara göre 6 Şubat 2023 depremleriyle bağlantılı yaklaşık bin 397 hukuk davası açıldı. Bu davaların 75’i karara bağlanırken YENİDÜZEN’in araştırmasına göre birçok dosya “taksirle ölüme neden olma” ya da “bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma” gibi suçlamalarla açıldı.
Öte yandan deprem davalarına ilişkin ilk kez bir müteahhit “olası kast” suçundan hüküm giydi. Sanık istinafa gitse de karar değişmedi. Adana'da yıkılan ve 96 kişinin ölümüne sebep olan Alpargün Apartmanı'nın yıkılmasıyla ilgili müteahhit Hasan Alpargün, 62 kez müebbet ve 865 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Alpargün’ün CHP’li olduğu iddiaları Türkiye kamuoyunda tartışmalara neden olurken, 9 Eylül üniversitesi tarafından hazırlanan bilirkişi raporuna göre İsias Otel’in yıkılmasında kusuru bulunan ve 10 yıl ceza almasına rağmen tutukluluğu reddedilen Adıyaman Belediyesi İmar İşleri Müdürü Mehmet Salih Alkayış’ın da AKP Adıyaman Milletvekilinin kardeşi olması “Deprem davaları siyasi mi?” sorusunu gündeme getirdi.
YENİDÜZEN, Türkiye’deki deprem davalarının siyasi boyutunu araştırdı; bu kez Kıbrıs’tan değil, doğrudan Türkiye’deki hukukçu, siyasetçi ve siyaset bilimcilerin görüşlerine başvurarak, yargının bağımsızlığı ve deprem davalarının siyasi olup olmadığına ilişkin değerlendirmeleri onlardan dinledi.
YENİDÜZEN’e konuşan İstanbul Barosu Başkanı, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) eski Milletvekili İbrahim Kaboğlu, Türkiye’de imar planına aykırı ve çökme tehlikesi bulunan binalara karşı toplanma ve gösteri hakkını kullanan yurttaşların gözaltına alındığını, buna karşın kaçak, hileli ya da gizli inşaat yapanların cezasız kaldığını söyledi. Kaboğlu, bir slogan atan ya da afiş asanların kamu düzenini bozduğu gerekçesiyle gözaltına alındığını, ancak büyük yapılar, fabrikalar ve maden ocaklarıyla çevre tahribatı yaratıldığında ya da usulsüzlüklerden kaynaklı can kayıpları yaşandığında cezasızlıkla karşılaşıldığını ifade etti. Afetlere kader olarak bakan anlayışa karşı bilimsel ilkelerin esas alınması gerektiğini vurgulayan Kaboğlu, kamu yararını temel alan yasama, yürütme ve yargı ile şeffaf, denetlenebilir bir devlet yönetiminin siyasal hesaplarla tahrif edildiğini ve bunun toplumu afetlere karşı güçsüz bıraktığını belirtti. Afet hukukundaki eksiklikleri gidermek için Meclis’e yasa önerisi sunduklarını hatırlatan Kaboğlu, buna rağmen 6 Şubat depremlerinin ardından seçimlerin öne alındığını anımsatarak, “Böylesi bir felaketin etkileri hâlâ yoğun bir şekilde yaşanmakta iken buna hiç gerek yoktu” dedi; seçimlerin 35 gün öne alınmasının can kurtarmak için hayati bir sürenin heba edilmesi anlamına geldiğini söyledi.
YENİDÜZEN’e konuşan CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve Siyaset Bilimci Prof. Dr. Evren Balta, Türkiye’de deprem davalarında verilen beraat ve düşük ceza kararlarının yargının kendi iç işleyişiyle sınırlı olmadığını, siyasal sistem ve iktidar yapısından doğrudan etkilendiğini vurguladı. Tanrıkulu, bağımsız ve tarafsız bir yargı sisteminin bulunmadığını, kararların mağdurlardan ve yaşam hakkından yana şekillenmediğini söylerken; Balta ise deprem yıkımlarının çoğunun taksir ve bilinçli taksir çerçevesinde ele alınmasının kamu sorumluluğunu görünmez kıldığını, yargının siyasal-idari yapı içinde bu sınırlar dâhilinde hareket ettiğini ifade etti.
İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu; CHP eski Milletvekili:
“Afet sonrasında hukukun etkili kılınamaması, hak ihlallerine sebebiyet veriyor”
Türkiye’de açılan deprem davalarına ilişkin YENİDÜZEN’e açıklamalar yapan İstanbul Barosu Başkanı aynı amanda Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Eski Milletvekili İbrahim Kaboğlu, “6 Şubat depremlerinde hayatlarını kaybetmiş olan yurttaşlarımızı ve Kıbrıslı soydaşlarımızı saygıyla anmak isterim. İstanbul Barosu olarak İsias Otel’inde hayatlarını kaybeden evlatlarımızın ailelerinin her zaman yanındaydık ve onların yürüttükleri adalet mücadelesinin yürütücüsü olduk.” dedi.
Kaboğlu, tüm deprem mağdurları açısından olduğu gibi İsias Otel’de hayatını kaybeden Kıbrıslılar açısından da adaletin sağlanması için hukuk mücadelesini kararlılıkla sürdüreceklerini belirtti.
Baroların görevine de değinen Kaboğlu, “Avukatlık Kanunu madde 76 uyarınca, baro olarak görevimiz insan haklarını korumak ve hukukun üstünlüğünü savunmak” dedi. Özellikle afetler söz konusu olduğunda bu sorumluluğun daha da ağırlaştığını ifade eden Kaboğlu, “Çünkü afet sonrasında hukukun etkili kılınamaması, daha büyük kayıplara ve hak ihlallerine sebebiyet veriyor” diye konuştu.
“İtiraz edene gözaltı var, kaçak ve hileli inşaata yok”
İstanbul Barosu’nun afet hukuku alanındaki çalışmalarına işaret eden Kaboğlu, “İstanbul Barosu olarak, yaşadığımız kayıpların olağanlaşmaması için etkili bir afet hukukunun uygulanması yönünde ciddi çalışmalar yapıyoruz” dedi. Kaboğlu, “Bu çalışmalar elbette yaşadığımız kayıpları geri getiremez, ancak iki amaca hizmet edebilir. Birincisi, geç de olsa adaletin tecellisine; ikincisi ise, bundan böyle benzer acıların yaşanmamasına” ifadelerini kullandı.
Afet hukuku alanındaki geçmiş deneyimlerini aktaran Kaboğlu, uzun yıllardır bu konuda çeşitli mecralarda çalıştığını söyledi. “Afet hukuku ve afetlerle ilgili alınabilecek hukuki önlemler konusunda uzun yıllar çeşitli mecralarda çalışmış, görev almış biriyim” diyen Kaboğlu, 1999 depremleri sırasında İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Başkanı olduğunu hatırlattı. “’99 depremleri sırasında İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi başkanıydım ve deprem sonrasında yaptığımız çalışmalar neticesinde Deprem ve Hukuk başlıklı bir kitap yayınladık ve bununla mevzuat düzenlemesinin gerekliliğini ortaya koyduk” dedi. Fransa’daki öğretim üyeliği döneminde ise “İnsan Hakları ve Afetler” isimli uluslararası bir proje kapsamında Türkiye raporunu hazırladığını belirten Kaboğlu, 2023 yılında yaşanan 6 Şubat depremleri sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olduğunu ve Türkiye Afet Yönetimi Kanun Önerisi’nin hazırlanmasına öncülük ettiğini ifade etti.
Sorunu genel ölçekte ele aldığında iki büyük çelişkiye dikkat çeken Kaboğlu, birinci çelişkinin siyasal ve iktisadi liberalizmin ülkede nasıl konumlandırıldığıyla ilgili olduğunu söyledi. “Bugün siz siyasal liberalizm çerçevesinde; imar planına aykırı, çökme tehlikesi bulunan binalara dair toplanma ve gösteri hakkınızı kullanmak istediğinizde gözaltına alınıyorsunuz. Fakat o inşaatı kaçak, hileli veya gizli de yapsanız başınıza kolay kolay bir şey gelmiyor” dedi.
İkinci çelişkinin ise kamu düzeni anlayışının sakatlığı olduğunu ifade eden Kaboğlu, “Bir slogan atan, afiş asan kişi kamu düzenini bozduğu için gözaltına alınırken; büyük yapılar, fabrikalar, maden ocaklarıyla çevre tahribatı yaratıp kamu düzenine kalıcı zararlar verildiğinde veya buralardaki usulsüzlüklerden kaynaklı can kayıpları yaşandığında cezasızlıkla karşılaşıyoruz” ifadelerini kullandı.
Bu noktada kamu yararı kavramının altını çizdiğini söyleyen Kaboğlu, Anayasa’ya işaret etti. “Anayasamızın madde 43 ve devamına göre, kamu yararı flora-fauna-insan yaşamı üçlüsünde ortaya çıktığı halde; bir maden ocağı, bir maden araması, ulusal ve uluslararası şirketlerin yağmalaması üstün kamu yararı olarak nitelenebiliyor ve ona geçit verilebiliyor” dedi.
“Afetlere kader olarak bakanlara karşı, bilimsel ilkeler esas alınmalıdır”
6 Şubat depreminden sonra yapılması gerekenler üzerine düşündüklerini aktaran Kaboğlu, milletvekili arkadaşlarına bir yasa önerisi hazırlamaları gerektiğini söylediğini ifade etti. “Deprem sonrasında katılımcı bir yöntemle yaptığımız yoğun ve hızlı çalışmalar sonucunda Türkiye Afet Yönetimi Kanun Önerisini hazırladık” diyen Kaboğlu, amaçlarının bu teklifin hızlı bir şekilde Meclis’te görüşülmesi ve kanunlaştırılması olduğunu belirtti. Yasanın genel gerekçesinde dağınık mevzuatın dört temel ilkenin ortaya çıkmasına engel olduğunun vurgulandığını söyleyen Kaboğlu, bu ilkeleri “önleme-kurtarma-onarma; düzenleme-yaptırım; görev-yetki-sorumluluk; liyakat-uzmanlık-bilim” olarak sıraladı. Kaboğlu, önerilen yasanın bu ilkeleri bütünleşik kurallara dönüştürerek “bir tür Afet Anayasası niteliğini” taşıdığını ifade etti.
Yasa önerisinde AFAD yerine yeni bir kurum oluşturulmasının öngörüldüğünü belirten Kaboğlu, “Deprem sırasında ve sonrasında gördük ki, AFAD bir kurum olarak depremin ve sonrasındaki etkilerini en aza indirme konusunda eksik ve hatta imza atmış olduğu ihmaller zinciriyle ağır hak ihlallerine sebep olmakta” dedi. Kaboğlu, afet öncesi, sırası ve sonrasında merkezi ve yerel idarelerin eşgüdüm içinde olması, bilimsel verilerin sağlıklı biçimde değerlendirilmesi ve afet anında kriz merkezi oluşturulabilmesi için Türkiye Afet Kurumu gibi merkezi bir yapının gerekliliğine işaret ettiklerini söyledi.
Aynı yasa önerisiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde Afet Riskleri Değerlendirme Komisyonu kurulmasının da teklif edildiğini aktaran Kaboğlu, bu komisyon aracılığıyla yürütmenin bütüncül olarak denetlenebileceğini ifade etti.
Afet yönetiminin bütün aşamalarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Kaboğlu, bunun insan haklarının bölünemezliği ilkesinin de bir gereği olduğunu söyledi. Afet öncesinde güvenli konut hakkı, afet sırasında haberleşme özgürlüğü ve yurttaşların bilgilendirilmesi ile haysiyete saygının öne çıktığını belirten Kaboğlu, afet sonrasında ise temiz hava, su, gıda, sağlık ve barınma hakları için dayanışma, eşgüdüm ve saydamlığın önem kazandığını ifade etti.
“Etkili bir afet hukuku ve risk yönetimi için, ütopyalar değil, bugünün acı gerçekliği itici güç olmalıdır” diyen Kaboğlu, “Afetlere kader olarak bakan anlayışa karşı, bugün devlet nezdinde unutulmuş bilimsel ilkeler esas alınmalıdır” dedi.
Afetleri önleyebilmek ve etkilerini en aza indirebilmek için en güçlü araçların Anayasa’da belirtildiği şekliyle kamu yararını esas alan yasama, yürütme ve yargı, şeffaf ve denetilebilir bir devlet yönetimi, liyakat, kamusal dayanışma ve bilim olduğunu söyleyen Kaboğlu, “Oysa bugün bütün bunlar siyasal hesaplar doğrultusunda tahrif edilmiştir ve bu durum bizi afetlere karşı güçsüz ve hazırlıksız kılmaktadır” dedi.
“Deprem sonrası seçimle öne alındı, kamuoyu seçimlere yönlendirildi”
Kaboğlu, 6 Şubat depremlerinin ardından yaşanan siyasi sürece ilişkin de değerlendirmelerde bulundu. “Bizler bugün de bu ilke ve hedefler doğrultusunda çalışmalarımızı, hukuk mücadelemizi sürdürüyoruz” diyen Kaboğlu, afet hukukundaki eksiklikleri gidermeye yönelik yasa önerisini Meclis’e sunduklarını hatırlattı. “Oysa 6 Şubat depremleri sonrasında biz afet hukukundaki eksikliklerimizi giderip, belki de birçok can ve mal kaybına engel olabilecek bir yasa önerisi hazırlayıp bunu meclise sunduğumuz halde, 10 Mart günü, Cumhurbaşkanı seçimlerin öne alındığını söyledi” ifadelerini kullandı. Kaboğlu, “Böylesi bir felaketin etkileri hâlâ yoğun bir şekilde yaşanmakta iken buna hiç gerek yoktu” dedi. Seçimlerin 35 gün öne alındığını hatırlatan Kaboğlu, “Halbuki bu 35 gün can kurtarmak için çok önemliydi. Kamuoyu deprem bölgesine yönelik çabaya yönlendirilmesi gerekirken, maalesef seçimlere yönlendirildi” diye konuştu.
Kaboğlu, afetlerin ve sonrasında yaşananların ortak bellek olduğunu vurguladı. “Afetler ve sonrasında yaşananlar bizim ortak belleğimizdir ve asla unutulmamalıdır” diyen Kaboğlu, “Yaşanan afetler ve kayıplarımızdan sonra hâlâ kısır siyasal çekişmelerle günlerimizi dolduruyorsak, o zaman sonraki afetler söz konusu olduğunda ölüme davetiye çıkartıyoruz demektir” ifadelerini kullandı.
CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu:
“Adaletten yana bir yargı sistemi yok”
YENİDÜZEN’in sorularını yanıtlayan Türkiye’de ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, “Türkiye'de uzun süredir bir bağımsız ve tarafsız tarif edebileceğimiz gerçekten adaletten yana bir yargı sistemi yok.” dedi.
Tanrıkulu, yargının tercihlerinin yurttaşlardan ve insan haklarından yana değil, daha çok siyasal iktidarı gözeten bir çizgide şekillendiğini söyledi. Tanrıkulu, depremin önlenemez bir doğa olayı olduğunu ancak ortaya çıkan sonuçların ve insani maliyetin siyasal tercihlerle doğrudan ilgili olduğunu ifade etti.
Türkiye’de son 24 yıldır Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı bulunduğunu anımsatan Tanrıkulu, bu süreçte depremin yol açtığı insani kayıpların en aza indirilmesi yönünde ciddi bir çaba ortaya konulmadığını dile getirdi. Tanrıkulu, “Ortaya çıkan bu sonuçta yalnızca bugünkü siyasal iktidarın değil, önceki iktidarların da siyasal tercihleri ve uygulamaları etkili olmuştur. Yerel yönetimler de bu sürecin bir parçasıdır” dedi.
Türkiye’de deprem davalarının sonuçlarının siyasi olup olmadığına ilişkin değerlendirmede bulunan Tanrıkulu, yargının bağımsız ve tarafsız olmaması nedeniyle siyasal iktidarın tercihlerinden etkilenmemesinin mümkün olmadığını söyledi. Bu durumun hem soruşturma hem kovuşturma aşamasına hem de verilen kararlara yansıdığını belirten Tanrıkulu, “Bu tercihler mağdurlardan ve yaşam hakkından yana olmamıştır” ifadelerini kullandı.
İsias Otel davasını da yakından takip ettiğini belirten Tanrıkulu, davanın Kıbrıs’ta yarattığı derin travmanın farkında olduğunu söyledi. Tanrıkulu, İsias Otel’in sahipliği, yapının otele dönüştürülme süreci ve yaşanan ihmallerin yargı tarafından görmezden gelindiğini kaydederek, bu durumun basit bir ihmal olarak değerlendirilemeyeceğini vurguladı. “Kendi konutunda kalmakla, ücretini ödeyerek bir konaklama tesisinde kalmak arasında büyük fark vardır” diyen Tanrıkulu, üç yıl geçmesine rağmen adaletin gerçekleştiğine ya da gerçekleşeceğine dair toplumda bir inanç oluşmadığını söyledi.
Tanrıkulu, deprem yargılamalarının toplumda güçlülerin ve rant sahiplerinin korunduğu yönündeki inancı daha da pekiştirdiğini ifade etti.
Siyaset Bilimci, Prof. Dr. Evren Balta:
“Türkiye’de yargı bağımsızlığı çok tartışmalı”
YENİDÜZEN’e konuşan Siyaset Bilimci, Prof. Dr. Evren Balta, Türkiye’de deprem davalarında verilen beraat ve düşük ceza kararlarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Balta, bu kararların yalnızca yargının kendi iç işleyişiyle değil, aynı zamanda siyasal sistem ve iktidar yapısıyla birlikte ele alınması gerektiğini söyledi.
Bu tür kararları “ya o ya da bu” şeklinde değerlendirmenin doğru olmadığını ifade eden Balta, iki katman bulunduğunu belirterek, birincisinin ceza hukukunun ve yargı pratiğinin kendi sınırları, ikincisinin ise bu sınırların nasıl işletildiğini belirleyen siyasal ve idari güç düzeni olduğunu vurguladı. Yargının iç işleyişi açısından sorunun, deprem yıkımlarının çoğu dosyada taksir ve bilinçli taksir olarak görülmesi olduğunu dile getiren Balta, iddianamelerin bu çerçevede hazırlanmasının mahkemelerin de aynı çerçevede ilerlemesine yol açtığını, bunun da ceza tavanını aşağı çektiğini ve bazı sanıkların beraat almasını kolaylaştırdığını ifade etti.
Siyasi boyuta dikkat çeken Balta, deprem yıkımlarının ruhsat, denetim, imar planı ve yapı kullanma izni gibi güçlü bir kamusal sorumluluk ayağı bulunduğunu hatırlattı. Deprem yıkımlarının çoğunun taksir ya da bilinçli taksir olarak değerlendirilmesinin, kamu görevlileri boyutuyla ilgili olduğunu belirten Balta, Türkiye’de yargı bağımsızlığının tartışmalı olduğunu ve bu nedenle büyük ölçekli kamu sorumluluğu doğuran dosyalarda yargının sistemin üstüne çıkmasının ve kamuyu cezalandırmasının zorlaştığını söyledi.
Balta, “Kısacası ceza hukukunun dar nitelendirme ve ispat çerçevesinin, kamu sorumluluğunu görünür kılmakta isteksiz ya da zorlanan bir siyasal-idari yapı içinde işletilmesi ana neden” değerlendirmesinde bulundu.