“Türkiye siyasi cinayetlerle yüzleşemedi”

Bazı röportajların etkisinden çıkamazsınız, günlerce sizinle kalır, insanda kelimelerin ötesinde ağırlık bırakır… Eren Aysan ile yaptığımız röportaj da böyle oldu.

Bazı röportajların etkisinden çıkamazsınız, günlerce sizinle kalır, insanda kelimelerin ötesinde ağırlık bırakır… Eren Aysan ile yaptığımız röportaj da böyle oldu. Sivas Katliamı’nda genç yaşta hayattan koparılan şair Behçet Aysan’ın, sanatçı kızı Eren Aysan ile Ankara’da bir araya geldik. Zaten kendine özgü bir ağırlığı olan Ankara havasına, kaybın, hafızanın ve yüzleşme arayışının ağırlığını taşıyan bir sohbette eklendi. Aysan, dramaturgluktan yazarlığa uzanan yolculuğunu anlatırken sahnenin görünmeyen tarafını, metinle hayat arasındaki ince çizgiyi ve yazının onun için nasıl bir yüzleşme alanına dönüştüğünü tarif etti. Sohbet ilerledikçe bireysel bir hikâye, toplumsal hafızaya dönüştü. Bir yanda Bir Eflatun Ölüm ile kurulan baba-kız ilişkisi, diğer yanda zaman aşımına bırakılan davalar, yüzleşilmeyen cinayetler… Bu söyleşi yalnızca bir sanatçının üretim sürecine değil; kayıp, hatırlama ve adalet arayışının iç içe geçtiği bir dünyaya da kapı açtı.

Eren Aysan ile sohbetimize mesleği üzerine konuşarak başlıyoruz. Mesleği olan dramaturgluğu anlatırken sahnenin ötesini, metin ile sahne arasındaki o görünmez alanı tarif ediyor. Kurduğu cümleler ise bir mesleği anlatmanın ötesine geçiyor; hayat yolculuğunu, kayıplarla, arayışlarla ve anlatma ihtiyacıyla şekillenen iç dünyasının kapılarını aralıyor.

“Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nden mezunum. Tiyatro bölümündeyken, sahne gerisiyle bağlantılı olarak yazarlıkla ilgili bir şeyler yapmayı arzu ettim. Sonuçta dramaturg olarak çalışmaya başladım ama Türkiye’de çok bilinen bir meslek değil. Sadece yazarlıkla ilişkili bir alan da değil. Sahnenin tüm etmenlerini, devingenliğini sınayan üçüncü bir göz gibidir. Yazarla yönetmen arasında köprü işlevi görür. Bu mesleği sadece bir metne hapsetmek ve metnin içerisindeki belirli göstergeleri çözümleyen kişi olarak görmek çok doğru değil. Rejisörün temel yardımcısıdır; hem de onun göremediği kimi noktaları görüp onu uyaran, oyunun yorumuna katkıda bulunan bir işleve sahiptir. Yazarlık yönüm ise benim mesleğimden ayrı; tiyatro dışındaki alanda nefes almak, kendimi anlatmak, dış dünyayla ilgili sınırlarını göremediğim şeylere dair deneyimlerimi ifade etmek ama daha çok babamın ölümünden sonra kendimi yakın çevreme anlatmakla başlayan sürecin biraz daha farklı bir alana taşınması. Kendimi de zaman zaman yazar, zaman zaman yazar olmadan konumlandırıp sürdürme eğiliminde olduğum bambaşka bir alan.”

“Babamın öldürülmesi ile yazmak onunla ilgili ifade aracına dönüştü”

Yazmak, Aysan için yalnızca bir anlatım biçimi değil; aynı zamanda hayatla yüzleşme ve baş etme alanı. Babasını kaybetmesiyle derinleşen bu ihtiyaç, zamanla daha kişisel bir ifade arayışına dönüşüyor.

“Kendi içimde yazma eylemimi çok düşündüm, sorguladım ama yazma eylemim babamın öldürülmesiyle başlamadı. Babamın öldürülmesi, kendimi daha çok anlatmak, babamla ilgili kendimi ifade etmek için bir araca dönüştü; bu da zaman içinde gelişen bir süreçti. Ancak edebiyata olan merakım, edebiyatın içinde olma hâlim, edebiyat birikimini kendi içimde yoğurma biçimim hep çok farklıydı. Muhakkak babamın ilgisi olmuştur; belki de yazma sürecimi ivmelendirmiştir ama tek başına belirleyici değildi. Babamı on altı yaşındayken kaybettim. Tam da çocukluktan ergenliğe adım attığım bir dönemde. Dünyayı anlama, yorumlama ve şekillendirme kaygısının arttığı bir süreçti bu. İster istemez, her gençte olan o şairane duygular yaşamımın merkezine yerleşti.”

“Tiyatro yazını ile edebiyat ilişkisi birbirinden çok farklı”

Sohbetimizde, bir metni sahneye taşımakla bir kitap yazmak arasındaki benzerlikleri ve temel ayrımları da ele alıyoruz.

“Bir metni sahneye taşımak, reji eylemi başlı başına sanatsal bir eylem. Yazın da sanatsal bir eylem ama benzerlikleri sanki bu kadar. Ben sanatsal eylemi üstün kılmak, yaratıyı dünyada kişilerin en üst noktasına taşımak gibi bir erdem olduğuna inananlardan değilim. Hayatta bir hekim, can kurtararak çok daha kıymetli bir iş yapıyor. Bu, bir yaratıcılık meselesi ve o yaratıcılık ilişkisi içerisinde nasıl bir aşk yaşanıp bitiyorsa, bir yaratım da yaşanıp bitiyor. Ondan sonra da onu seyirciye, okura teslim ediyorsunuz. Tiyatro yazını ile edebiyat ilişkisi de birbirinden çok farklı. Tiyatro yazını aslında hep edebiyatla ilişkilendirilir; oysa tiyatro eylemi sahne ile ilgilidir. Seyirci ile buluşmazsa tiyatro eylemi olmaz. Sahne içindeki dinamikler ancak eylemliliğe dönüşünce tiyatro mümkün olur. Tiyatro eylemi tek başına yapılan bir iş değildir. Yazar, yönetmen, oyuncu, teknik ekip, tasarımcılar… pek çok kişinin ortaklığı ile ilerler. Oysa yazarlık tekildir. Tek başınıza bir dünya kurarsınız. Yazar metnini tamamlar ve okura teslim eder. Okurla buluşma anları sınırlıdır. Oysa tiyatro her an seyirciyle buluşur, göz gözedir. Çok güzel bir soru, çünkü yaratıcılık ve yaratıcılığın yönelimi bakımından önemli.”

“Anlatmak istediğim içimde biriktirdiğimi dışarıda deneyimlemek”

Şiir, roman, deneme ve araştırma kitapları da var; bu çeşitlilik içinde kendisini tek bir türe yakın görmekten çok, farklı türler arasında var ediyor.

“Borges’e sormuşlar: ‘Siz o ünlü yazar Borges misiniz?’ O da ‘Zaman zaman’ demiş. Ben de öyle, zaman zaman… Şiirde kendimi tamamlayamadığımı romanda, romanda tamamlayamadığımı denemede, denemede tamamlayamadığımı tiyatroda mümkün kılmaya çalışıyorum. Sanıyorum anlatmak istediğim, kendi içimde biriktirdiğimi dışarıda deneyimlemek ve o deneyimi paylaşmak istediğim birtakım hikâyelerim var; o hikâyeleri de farklı biçimlerde ortaya koyuyorum. Şiire bir süredir uzağım. Yine zihnimde bir roman var ve o romanla ilgileniyorum. Ama arada başka kitaplar da var. Şair Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok ile birlikte şu anda, siyasi cinayetlerde zaman aşımına karşı—biraz hukuki bir terim olmakla birlikte bizim çok önemsediğimiz bir alan—bir kitap hazırlıyoruz. Daha önce de iki kitap hazırlamıştık birlikte. Sivas katliamının yirmi beşinci ve otuzuncu yılında baskıları yapılan ‘Sivas’ kitabı, diğeri ise bizden beklenilmeyen bir çalışma: 1923’ten günümüze Ankara meyhaneleri kitabı. ‘Bir Dem Ankara’ ismiyle çıkmıştı. O kitap sadece Ankara’daki sanatçıların ve edebiyatçıların gittiği meyhaneleri kapsamıyor. Ayrıca 1923’ten günümüze Ankara’nın, başkent figürünün nasıl değiştiğini, cumhuriyet projesinin nasıl yok edildiğini ve bu süreçte belleğe dair sıkıntıları da ortaya koyuyor. Dolayısıyla farklı alanlara da kayan bir hâletiruhiyemiz var.”

“Katliamda ölenlerin yeterince irdelenmediğini düşünüyorum”

Babası için yazdığı ve benim de kendisini okumama vesile olan, Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan Bir Eflatun Ölüm kitabını da konuşuyoruz. Kitap için “bir şaire ağıt” ifadesi kullanılıyor. Gerçekten de bu niteliği taşıyor; çünkü yalnızca biyografi değil, aynı zamanda yasın, hafızanın ve baba-kız ilişkisinin iç içe geçtiği bir anlatı.

“Sivas katliamından sonra babamı bir şekilde daha geniş kitlelere anlatma arzusu ön plana çıktı. Şöyle düşünün: Katliamda öldürülen bir şair var; o şair ki şiirlerinde insanlara ‘halkım’, ‘sevgilim’ diye sesleniyor. Ancak Sivas’ta, halk olarak nitelendirdiğimiz bir kitle tarafından ölüme sürükleniyor. Orada, öldürenlerin bile, umutsuz bir bakışla da olsa, öldürdükleri kişiyi anlamalarını, tanımalarını bekledim. Babamla ilgili kitap yazma düşüncesi, onun yazdığı şiirleri yaygınlaştırma üzerine kuruluydu. Babası sanatçı, edebiyatçı olan herkesin yaygınlaştırma ile ilgili projeleri vardır; bu çok anlaşılabilir bir şeydir. Ama benimkisi, onun eserlerini yaygınlaştırmanın yanında, bir katliamın bireysel olarak nasıl bir felakete yol açabileceğini de göstermekti; Behçet Aysan kimliği üzerinden. Ayrıca Sivas katliamı denince birtakım klişe değer yargılarıyla karşılaşıyoruz. Sözcükler bize bir olguyu gösteriyor: kişi sayısı, yakılan otelin ismi, dava süreci… Oysa bütün bunların ardında insani olanın görünmesi ve kaybettiğimiz kişinin eserlerinin de bilinmesi gerekir diye düşünüyorum. Bu yıl otuz üçüncü yıla ilerlerken, mitingler yapılırken, katliamı unutturmamak için çeşitli etkinlikler düzenlenirken, katliamda ölenlerin kimliklerinin yeterince irdelenmediğini, toplumda tam olarak sahiplenilmediğini de düşünüyorum. Benim yapmak istediğim biraz da bunu görünür kılmaktı. Sadece babamın nezdinde değil, o dönemde yitirdiğimiz parlak şairlerle birlikte bir edebiyat panoraması da ortaya çıktı. Bu, bence kitabımı güçlendiren bir etkiye dönüştü. O dönemde arkadaşlığın, dostluğun ne olduğu, o hattın nasıl kurulduğu, şiire dair tartışmaların nasıl ilerlediği ve nasıl bir hayatın daim kılındığına dair de bir izlek oluştu. O nedenle de Bir Eflatun Ölüm kitabımdan çok memnunum.”

“Babam kırk dört yaşında öldürüldü ben artık babamdan büyüğüm”

Behçet Aysan, henüz genç bir şair olmasına rağmen şiirlerinde ölüm temasına sıklıkla yer vermiştir. Ancak belki de hekim olmasının etkisiyle, ölümü karanlık duygu durumuna indirgemek yerine daha farklı bir yerden anlatmayı tercih etmiştir.

“Babam sadece Bir Eflatun Ölüm şiirinde değil, Beyaz Bir Gemidir Ölüm şiirinde de benzer şekilde ölümü karanlık bir duygu olmaktan çıkararak yazdı. Beyaz Bir Gemidir Ölüm şiirinde ‘sen bu şiiri okurken, ben belki başka bir şehirde ölürüm’ diyor. Çok enteresan bir durum. Böyle bir hissiyatın doğması için erkendi; ilginçti. Bir isimden, bir kimlikten bahsediyoruz. Kırk dört yaşında öldürülmüş bir kimlikten. Ben artık babamdan büyüğüm. Bu kadar kısa bir hayat içinde böyle bir eksen yakalamış olması da hayranlık verici. Bir Eflatun Ölüm şiirinde kendi kırgınlıklarının, ölüme yakınlığının ve bireysel acılarının öne çıktığını düşünenlerdenim. O nedenle de kitaba bu ismi seçtim. Yoksa başka bir şiir de olabilirdi ama daha bireysel bir çığlık attığını düşündüğüm şiir buydu. Kitap da bireysel olarak onu anlatıyordu. Kitabı yazarken de bilmediğim pek çok anıyı öğrendim. Bilmediğim fotoğraflar, mektuplar geldi. Ben de bir yaştan sonra onunla ilişkimi yeniden keşfettim. Yıllar sonra babamla kurduğum ilişki anlamında beni daha sağlıklı bir yere taşıyan bir kitap oldu. Kendi tarihim içinde de yıllar sonra babamı karşıma alıp koydum ve onunla yeniden ilişki kurabileceğimi fark ettim. Baba-kız ilişkisi kuşkusuz çok kıymetlidir. Hayatının önü kesilmiş, tam da ihtiyacı olduğu dönemde, ergenlik çağında babasını yitirmiş bir kız çocuğunun, hiç bilmediği anılar üzerinden babasıyla kurduğu ilişki bu kitap.”

Yıllar içinde, özellikle Kırmızı Kedi Yayınevi’nin katkılarıyla yeniden yayımlanan şiir kitapları sayesinde, Behçet Aysan’ın şiirleriyle tanışan yeni bir kuşak oluştuğunu söyleyebiliriz sanırım.

“Behçet Aysan şiirlerinden şarkılar albümü var. Ada Müzik’ten çıktı. Çok ilgi gördü, dinlendi. Şiir-müzik ilişkisi de çok özel. Ben aynı zamanda Ankara Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi tiyatro bölümlerinde dersler de veriyorum. Hacettepe’den, siyasi durum nedeniyle on iki hoca ile birlikte üniversiteden atıldık. Ama gördüğüm şey şu: Aşamalarda mutlaka şiir de okunmasını isteriz. Gençlerin hangi şiirleri okuduğuna baktığımda dolaşımda olan şairlerin günümüz şairleri olması çok güzel. Babam da arada okunuyor. Kuşaksal aktarım olarak bu çok değerli. Şiir zaten bu aktarımı sağlayabildiği ölçüde kendini sonraki kuşaklara taşıyabiliyor. Şiir okurunun yeni kuşaklar tarafından yeniden keşfedilmesi ilginç. Bu durum, iyi şiirin hiçbir zaman göz ardı edilemeyeceğini; sadece sırası geldiğinde yeniden gündeme gelebileceğini gösteriyor. Türkiye’de, ne olursa olsun, özellikle siyasi baskı ortamında, bu isimlerin kamusal alanda yaygınlaşmasını sağlamak kolay değil. Devlet çoğu zaman kendisi için tehlike arz etmeyen isimleri öne çıkarıyor. Alp Arslan Türkeş’in Nazım Hikmet şiiri okuması gibi… Bazı isimler iktidar tarafından ehlileştiriliyor ama babamlar hâlâ öyle değil. Hem daha yakın bir geçmiş hem de siyasal İslamcılar tarafından öldürüldükleri için. Bu baskı ortamına rağmen, gençlerin desteğinin özel bir anlamı var.”

“Küçük Türkiye olarak Kutlu Adalı cinayeti ile yüzleşemediniz”

Sohbetimizin sonuna doğru konu, ister istemez yıllardır bekleyen adalet meselesine geliyor. Adaletin gecikmesi ve zaman aşımı, pek çok siyasi cinayetin ardından ölüm kadar derin bir yaraya dönüşüyor.

“Madımak Otel katliamı 2012 yılında zaman aşımına uğradı. Avukatlarımızın başvurusu ile dava Anayasa Mahkemesi’ne taşındı. On dört yıldır Anayasa Mahkemesi dosyayı farklı şubelere aktarıyor. Gündeme alınıyor ama sonra yine erteleniyor. Ben, Zeynep Altıok ve Mazlum Çimen, üçümüz basın açıklaması yaparak Anayasa Mahkemesi’nin on dört yıldır süren bu oyalamasına tepki gösterdik ve davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürme kararı aldık. On dört yıldır bir davayı gündeme alamamak ne demek? Türkiye toplumu hâlâ ülkesindeki siyasi cinayetlerle yüzleşmeyi başaramadı. 70’li yıllara bakalım: gazeteci Abdi İpekçi, yazar Ümit Kaftancıoğlu, sosyolog Cavit Orhan Tütengil, sanat tarihçisi Bedrettin Cömert, Ümit Doğanay, Akın Özdemir… Say say bitmez. 90’lı yıllara gelelim; bu cinayetler periyodik olarak artıyor: Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı… Onlarla da yüzleşilemedi. Devamında Hrant Dink ve Tahir Elçi ile de yüzleşilemedi. Siz de küçük Türkiye olarak Kutlu Adalı cinayeti ile yüzleşemediniz. Bu yüzleşme için bellek aktarımı olmalı. Genç kuşaklar artık Uğur Mumcu cinayetini bile bilmiyor. Dolayısıyla aktarım olmazsa hepsi unutulacak. Bu aktarımı sağlayacak olan sadece devlet değil; yerel kuruluşlardır, belediyelerdir, sivil toplum kuruluşlarıdır. Ancak ülkemizde 12 Eylül sonrasında sivil toplum da çökmüş durumda. Bu isimlerle ilgili aktarım noktalarında, ailelerin yalnızlığını giderecek ve kamuoyunu güçlendirecek adımların atılması gerekiyor. Toplumun kendi içindeki bellek haritasına bakıp kendi vicdanını da sorgulaması şart. Resmî tarihte bu olaylar, bu isimler yok. Aydın cinayetlerine ilişkin genç kuşakta veri yok. Bu olaylar unutturulmak isteniyor. Adalet konusunda da cezasızlığın öne çıkarıldığını görüyoruz. Tetikçilerin bile kaçırıldığı, yurt dışına gönderildiği, önemli yerlerde çalıştırıldığı bir ortam, yeni cinayetlerin önünü açıyor. Bizi en çok yaralayan ise bir sonraki cinayette aynı duyguyla karşılaşmak: ‘Eyvah, bizim yaşadıklarımızı yaşayacaklar.’ Hepimizin öyküsü sanki aynı. Aynı adaletsizlik, aynı hukuksuzluk, aynı cendere içindeki tükenmişlik… Her sesimizi çıkardığımızda bastırıldığımız, uzun soluklu, son derece yıpratıcı bir süreç bu. Hayatımızdan bu hikâyeyi çıkarmaya izin vermeyen, neredeyse taziyeler içinde yaşamamıza neden olan derin ve acı bir süreç. Her defasında yeni birini gömmek… Hrant Dink’in ölümünden sonra Arat’a sarılmak; bir acının bilirkişisi olmak gibi. Yine de umut var. Umut dediğimiz şey Walter Benjamin’in dediği gibi umutsuzlar adına bir beklentidir.”

Röportaj Haberleri