Taze Bakladaki Mucize ve Mezar Taşsız Taş Ustası…

İngilizlerin kurduğu esir kamplarından birkaçı da Kıbrıs adasında, Mağusa’dadır.

Bülent Fevzioğlu

 

Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran, ‘Anne Ben Ölmedim’ adlı eserinde şu bilgileri verir:

‘‘İngilizler Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında cereyan eden muharebelerde esir aldıkları Türkleri önce Mısır’daki esir kamplarına götürmüşlerdir. Ancak zaman içerisinde Türk esirlerin sayısı artınca, bunların hepsini Mısır’daki kamplara sığdıramamışlar ve Anadolu’dan mümkün olduğunca uzak yerlerde de esir kampları açmışlardır. Hindistan ve Burma’daki esir kampları bunlara örnektir.

İngilizlerin kurduğu esir kamplarından birkaçı da Kıbrıs adasında, Mağusa’dadır.

O sıralarda İngiliz idaresinde bulunan adanın Mağusa şehrinde kurulan kamplara 1916 yılı Eylül ayından itibaren Mısır’dan getirilen esirler, Monarga - Karakol bölgelerindeki esir kamplarına yerleştirilmeye başlanmışlardır’’

İngilizlerin Çanakkale, Hicaz ve Kanal cephelerinden Kıbrıs’a getirdikleri askeri esirler arasında üst rütbeli subay yoktu. Esirler; er, onbaşı, çavuş ve başçavuşlardan oluşmaktaydı…

Türkiye’nin, Yenice-Nevruz köyünden Osman Kocabaş da bu esirlerden biriydi.

Yaşayan Çanakkaleli Muharipler adlı kitapta Karakol ve Monarga’daki esir kampları yanında, - bugüne değin bilmediğimiz - Larnaka’da da esir kampı olduğuna dikkat çeken Kocabaş, anılarını şöyle anlatır:

‘‘İngilizler bizi esir alıp Kanal’a götürdüler. 25 gün Süveyş Kanalı’ndaki esir kampında tuttuktan sonra Kıbrıs’ın Larnaka’daki esir kamplarına götürdüler. Larnaka’da iki yıl esir kaldım. Subaylardan da esirler vardı. Onları Mısır’a götürdüler...’’

İngilizler, ilk esir grubunu 1916 yılının Ekim ayında Mağusa limanına getirirler…
Bu tarihten sonra, belli aralıklarla, başka esirler daha gelir…
Esirlerin Kıbrıs’a getirilmesi, yaklaşık 4 yıl süresince devam eder…
Esir kampında yaşam oldukça zor, ağır ve yaralayıcıdır…
Esaret kampından ilk kaçma teşebbüsü, 29 Kasım 1916 günü de-nenir…

Araştırmacı Yazar Prof. Dr. Ulvi Keser, esir kampından kaçma girişiminde bulunan ve kısa süreliğine de olsa kaçmayı başaran askerlerimizle ilgili, şu bilgileri aktarır:

‘‘Kamptan ilk kaçma teşebbüsü 29 Kasım 1916 tarihinde gerçekleşir ve bunun sonucunda 2 Türk askeri vurularak hayatlarını kaybeder. Bu iki Türk askerinin dışında aynı tarihte kaçan ve yakalanamayan Türk askerleri de vardır.’’

Karağulos Esir Kampı’ndan kaçışlarla ilgili olarak İngiliz askeri bel-gelerinde şu bilgiler yer alır:

“Esir Kampı, Mağusa
29 Kasım 1916 gece saat 22.00 ile 30 Kasım 1916 sabah 06.00 arasında esir kampından kaçan Türk esirinin eşkâli aşağıdadır;
Esir numarası: 4417
İsmi: İbrahim Ali Mehmed Sabri
Boy: Yaklaşık 1.60 metre
Ten rengi: Açık
Bıyık: Orta, siyah
Yaş: 30-35 arası

Kaçan savaş esiri en son görüldüğünde siyah keten ceket, siyah, kalın dokuma pantolon, askeri postal ve kırmızı fes giymekteydi.

Kaçarken yanına muhtemelen 2 fanila, 2 çift çorap, 1 havlu, 1 palaska, 1 çift askeri postal, 1 kırmızı fes ve 1 teneke maşrapa aldığı tahmin ediliyor.  Kamptaki savaş esirleri kaçan esirin parasının olmadığını söylüyorlar.

30 Kasım 1916, Mağusa
Yarbay E. A. How
Kamp Komutanı’’  

Esaret kampından kaçma girişimleri ‘vurulma - öldürülme’ riskine karşın devam ettikçe, İngilizler, diğer esir kamplarında olduğu gibi ‘Karağulos’ kampındaki akşam yemeklerine de ‘özel bir ilaç’ katmaya başlar…

Bu ilaç; yaklaşık 10-12 saat süre ile gözlerde ‘körlük’ yaratmakta, ertesi günün sabahında ise bu ‘görme bozukluğu’ gün içerisinde düzelmekteydi…

Böylelikle, gecenin karanlığına sığınılarak girişilen kamptan kaçma teşebbüsleri ciddi şekilde engellenmiş oluyordu…

Fakat bir akşam, ‘mucize’ diye tanımlanan bir olay gerçekleşir…

Uzun esaret yıllarında esirler, ellerine geçen kimi çekirdek ya da tohumları bulundukları çevrelere ekmekte ve az da olsa kendileri için mevsimlik biber, patlıcan, domates, bakla gibi taze sebzeler üretmekteydiler…

Ve bir akşam; ‘gece körlüğüne’ neden olan yemek sonrasında esirlerden biri, kaldığı baraka önünde yetiştirdiği ‘taze bakla ve yapraklarından’’ da yer…

İşte o akşam, bütün koğuş arkadaşları yeniden ‘görme bozukluğu’ yaşarlarken, yalnızca, ‘taze bakla ve yapraklarından yiyen’ esirin gözlerinde her hangi bir bozukluk yaşanmaz…

Bir ‘tesadüf’le fark edilen bu olay, sonraki gecelerde ‘bilinçli’ olarak uygulanır, akşam yemeği sonrasında başka esirler tarafından da denenerek ‘taze bakla ve yaprakları yenir’ ve aylardan beri gözlerde ‘gece körlüğü’ yaratan yemeklerdeki ilacın ‘taze bakla ve yaprakları yenildiği zaman etkisini yitirdiği’, kesinlik kazanır…

Ancak bu olay yalnızca ‘Karağulos Esir Kampı’nda değil, sonraki yıllarda ve başka ülkelerde kurulan ‘Osmanlı Savaş Esirleri’ kamplarından geçen askerlerin anılarında da ‘aynı tesadüf ile’ yer alır…

 

Örneğin, Yemen’de esir düşmüş ve oradakli esir kampında yaklaşık 7 yıl kalmış Kütahya doğumlu İsmail Ülgen’in torunu şöyle anlatır:

‘‘Büyük dedemiz İsmail Ülgen 14 yıl askerlik yapmış ve Yemen’de esir düşmüştür. Esirliği 6-7 yıl boyunca devam eder. Bu yıllar içerisinde esirlerde ‘Gece Körlüğü’ başlamış… Onlar bunu, yetersiz beslenme ve vitamin eksikliği olarak düşünmüşler…

Ve bir gün, taze baklanın bu gece körlüğünü ortadan kaldırdığını keşfetmişler…
Bunun üzerine, buldukları baklaları mümkün olduğunca gizlice bir yerlere ekmeye, büyütmeye ve yemeye başlamışlar. Dedemiz, baklayı ve yapraklarını yedikleri zaman her gece yaşamakta oldukları
‘gece körlüğünden’ kurtulduklarını anlatıyormuş…’’

Ve lâkin bu keşif! fazlaca uzun sürmez…

Osmanlı askerlerinin bulunduğu esir kamplarında birdenbire yeşeren bu ‘taze bakla yetiştirme sevdasına!’ hızlıca uyanan İngiliz, ‘taze bakla bahçelerini!’ derhal süngüsü ve tüfeği ile yolmak ve söküp atmakla kalmaz, esir kamplarına bakla girişini de yasaklar!

Sonraki günlerde, ‘Karağulos’ esir kampından yeniden kaçma teşebbüsleri ve yeniden vurularak öldürülmeler başlar…

Ancak; vurulmalar yanında, esaret kampının kötü yaşam koşullarına direnemeyen ve ağır sağlık sorunları nedenleriyle ölenler, çoğunluktadır…
Bugün, Mağusa Çanakkale Şehitliği’nde isimleri bilinen 217 şehit yatmaktadır…

Mezar taşlarının en eskisi 24 Kasım 1916, en yenisi, taştaki yazı net okunamadığı için 8 veya 18 Şubat 1920 tarihlidir.

Mezar taşları nedeniyle künyeleri bilinen 33 şehidin dışında kalan 184 şehit ise bu mezar taşlarının ortasında düzenlenen toplu ‘‘Anıt Mezar’’da yatmaktadırlar…

- Diğer şehitlerin mezar taşları neden yok?’ sorusuna gelince…

Türk şiirinin önemli şairlerinden Can Yücel’in babası, TC. eski Milli Eğitim Bakanı ve Köy Enstitüleri kurucularından Hasan Ali Yücel,1957 yılında Kıbrıs’a gelir ve gezisi içerisinde o günlerin Çanakkale Şehitliği’ni de ziyaret eder, bilgi edinir…

Türkiye dönüşünde, Kıbrıs gezisine ilişkin gözlem ve incelemelerini ‘‘Kıbrıs Mektupları’’ adı altında ve Türk Tarih Kurumu Yayınları arasında yayınlar. Hasan Ali Yücel, mezar taşları bulunmayan şehitlerle ilgili, şu bilgileri aktarır:

‘‘Taşlar ve taşların üstündeki yazılar aynı elden çıkma.
Meğer, esir erlerimizden biri, taşçı ustası imiş…
Arkadaşları öldükçe onlara bu taşları yontup, o dikmiş.
Künyelerini ebediyete o yazıp
“fevtlerini” o çekmiş.
Ama kendinin taşı yok!               
Halbuki o da burada hayata gözlerini yumup gençliğine doymadan gurbette âhirete sefer etmiş...  
Fakat kendi gibi taş oyan ustayı nereden bulacak?
Kardeşlerinin, yoldaşlarının, esaret arkadaşlarının adı, kıtaları, şahadet yerleri belli.
Çoğu, Çanakkale’den gelip bakaa diyarına gitmişler...
Bu taşçı kahraman,
[mezar taşını yontacak bir başka usta olmadığından, kendisi] adsız..’’

‘Tarihimizden Silüetler’ geçişinin bir yaşam öyküsü de, böyle oldu ülkemizden...

;
Bugün; Mağusa Çanakkale Şehitliği’nde bulunan ve aynı esaret kampındaki taş ustası (ya da ustaları) tarafından kabartma olarak yazılan şehit mezar taşlarından biri

Dergiler Haberleri