Murat OBENLER/BERLİN
Alman basınının hiç de yabancısı olmadığı ve Almanya'da yaşamını sürdüren İlker Çatak’ın büyük ses getiren 2023 yapımı The Teachers’ Lounge (Öğretmenler Odası) sonrasındaki filmi Yellow Letters (Sarı Zarflar) prömiyerini Berlinale Ana Yarışmada yaptı.
Özgü Namal ve Tansu Biçer, Türkiye’de devletin keyfiliği nedeniyle işini, sosyal statüsünü ve toplumda var olma hakkını kaybeden insanların hikayesini konu alan filmin iki ana karakterine hayat veriyor. Festival seyircisi kadar dünya basınının da yoğun ilgi gösterdiği filmin basın toplantısında salonda oturacak yer kalmadı.
Devlet Tiyatrosunda oyunu sahneye konan ve konservatuvarda öğretim üyesi olan Aziz (Tansu Biçer) ve oyunun başrolünde de oynayan eşi Derya (Özgü Namal) ekseninde akan film adeta beyazdan siyaha doğru akıyor. Aziz’in (öğrencilerini ders değil de eylemlere katılmaya teşvik suçlamasıyla) ve akademisyen arkadaşlarının aldığı Sarı Zarflar ile okuldan uzaklaştırılmaları ve hemen ardından da Derya’nın da Aziz’in yazdığı oyunun repertuvardan çıkarılması ve yeni bir oyunun provalarının alınmasına karşı tutumu sebebiyle sözleşmesinin feshedilmesi ile 13 yaşında Ezgi adındaki bir kızları olan ailenin de zorluklarla dolu dönemi başlar. Aziz’in yargılanma süreçleri Türkiye’de bugün birçok aydın, düşünür, gazeteci ve akademisyenin yargılanma süreçlerini aklımıza getirirken Derya da iktidara yakın bir kanalda dizide baş rol alarak ekonomik olarak hayatta kalmayı seçer.
Aziz ve arkadaşları hem mahkemede hem de okulda mücadelelerini sürdürürken bunlar aklımıza Boğaziçi Üniversitesi protestolarını da akla getirdi. Tüm ülke vicdanını yaralayan yargılama süreçleri devam ederken bir aile de Türkiye’nin ayrışması ve sosyal ve politik bütünlüğünü kaybetmesi gibi bütünlüğünü kaybetti.
Ankara niyetine Berlin, İstanbul niyetine Hamburg’da çekilen filmde yönetmenin kendini yaşadığı Almanya’da film çekme adına daha rahat hissetmesinin de büyük etkisi var. İşsiz kalınca ekonomik özgürlüklerini kaybeden çift Ankara’dan İstanbul’daki anne evine taşınırlar.
Anne Güngör hanımın evlerini evladına açması ve onları tüm sevgisiyle sararak sahip çıkması bugün kaybolmaya yüz tutmuş aile dayanışmasına çok güzel bir örnek oluştururken yeni bir ekiple özel tiyatro projesi olarak çalışılmaya başlanan projede çok fazla sorumluluk yüklenen ve bunun altından kalkmakta zorlanan Aziz ile Derya’nın fikir ayrılığına düşmesi de bu çözülmede etkili oldu. İdealleri ile günlük yaşamın pratik ihtiyaçları arasındaki çatışmalarla boğuşan çift yavaş yavaş birbirinden uzaklaşır ve kızlarına karşı anne-babalık sorumluluklarında da zaafiyet yaşayan çift karşılıklı suçlamalar ve aşağılamalarla dolu sert bir tartışmadan sonra ayrı yaşamaya karar verirler. Politik ayrışmanın ailenin içine de sirayet etmesiyle dağılan birliktelik sonrasında herkes kendi yoluna gider.
Çatak: “Dayanışmayı önemsiyorum. Film soru sormaktır”
Basın toplantısında yönetmen Çatak, “Hem Türkiye’yi bildiğim hem de Almanya’da yaşadığım için iki kültürün çok iyi birleştiği organik bir film oldu, sadece Almanya'da daha rahat hissettiğim için film Almanya'da çekildi. Ben dayanışmayı önemsiyorum. Film soru sormaktır. Ben de filmde birçok soru soruyorum.” dedi.
Özgü Namal ise “ Filmde katmanlar ve karakterler sessizlikte birleşiyor.Bulunduğumuz ülkenin sınırları dünyaya kapalı olabilir ama sanat icra ediyoruz. Film Türkiye'de çekilemediği için değil yönetmenimiz Almanyada daha rahat hissettiği için Almanyada çekildi. Bu hikaye Avrupada yaşayan insanların da hikayesi olabilir” dedi.
Tansu Biçer de “Filmin katmanlı işlerin olduğu bir hikayesi var. Hayat da öyle değil mi? Ben de tiyatro, dizi,film,reklam filminde oynuyorum ve bu gerek ekonomik gerekse iç tatmin için hepsini yapıyorum. Ben öncelikle ahlakın korunması taraftarıyım. Aziz de filmde yüzleşiyor, yeni kararlar veriyor ve yeniden kendini var etmeye çalışıyor. Dört oyuncu iyi bir entegrasyon başardı. Set ortamı da çok iyiydi. İyi bir ekip olduk.” dedi.
Bir “Kurtuluş” şemsiyesi altında cahillikle sapılan yanlış yollar, kaşınan farklılıklar, yaratılan düşmanlıklar, etnik temizlikler ve sorgulanan misyon(er)lik
Emin Alper’in senaryosunu yazarak yönetmen koltuğunda da yer aldığı 6 ülke ortak yapımı Kurtuluş filmi de dünya prömiyerini yaptığı Berlinale’de büyük bir ilgiyle karşılandı. Filmin ana karakteri Mesut’u canlandıran Caner Cindoruk’la birlikte Berkay Ateş, Feyyaz Duman, Naz Göktan ve Özlem Taş’ın rol aldığı Türkçe ve Kürtçe dillerinin kullanıldığı film Mardin’de 5 haftada çekildi. Emin Alper sinemasının çok iyi bir örneği olarak Berlinde sinemaseverlerle buluşan film tam bir Türkiye resmi çekerken Türkiye siyaseti, siyasi kılıflar yapılarak gerçekleştirilen haksız tutuklamalar, Anadolu’da aşiretlar arası güç mücadelesi, devletin aşiretleri duruma göre önemsemesi veya yok sayması, korku, yaratılan belirsiz ortam ve bu ortamdan beslenen(yükselen) düşmanlık gibi konuları da aklımızda birlikte düşünmemizi sağladı.
Batman’ın Kırkat köyü ve Mardin’in Kıllit (Dereiçi) köyünde çekilen "Kurtuluş", izleyiciyi Mezopotamya’nın etkileyici ama bir o kadar da sert coğrafyasına davet ediyor. Film, korucu Hazeran aşireti ile yıllar önce terk etmek zorunda kaldıkları köylerine geri dönen Bezariler arasındaki kadim toprak çatışmasını merkezine alıyor. Emin Alper’in alışık olduğumuz tekinsiz atmosferi, bu kez rüyaların körüklediği bir iktidar mücadelesi ve kolektif bir ‘kurtuluş’ vaadinin peşinden giden bir köyün dramıyla harmanlanıyor.
Alper: “Son 10 yılda biz Türkiye’de hep risk altında yaşıyoruz. Bir tweet atmanın bile risk olduğu bir ülkede sinema filmi yaparken çok daha fazla risk alıyorsunuz.”
Emin Alper basın toplantısında Anadolu’nun atmosferini seçtiği filminde korku öğelerinin de olduğunu, bu yeri bulmak için iki yıl uğraştığını iki yıl uğraştığını ve bulduktan sonra da senaryoda mekana göre revizyonlar yaptığını kaydetti. Alper cinsel arzuların da insan duygularını ve davranışlarını anlamada önemli olduğunu kaydederek ana karakter Mesut’un da bastırılmış cinsel arzuları olan bir karakter olduğunu belirtti. Alper toplumların bazen seçtikleri liderler tarafından felakete sürüklenebileceğini söyleyerek Alman toplumu da dahil tarihte bunun bir sürü örneği olduğunu ve İsrail devleti tarafından Filistin halkına Gazze’de yapılanların da buna benzer bir şey olduğunun altını çizdi. Alper: “Son 10 yılda biz Türkiye’de hep risk altında yaşıyoruz. Bir tweet atmanın bile risk olduğu bir ülkede sinema filmi yaparken çok daha fazla risk alıyorsunuz. Filmde konu doğrudan islam dini değildir. Ana Hikaye bir misyon/görev olması ve bu görevin hayata geçmesidir. Rüyalar benim için hep büyüleyici olmuştur. Rüyalar bu filmde normal olan şeylerden daha fazla önem taşıyor çünkü Mesut’a rüyalarında gelen mesajlar ile kurtuluş başlıyor. Ahalide çeşitli paranoya ve korkuları tetikleyince (evini,tarlasını, ailesini kaybetme korkusu) insanlar da silahlanıyor ve etnik bir temizlik yapılıyor.
Alper: “Güçlü olmalıyız, güçlü karşı duruşlar ortaya koymalıyız”
Bir soru üzerine Alper, “ Eğer bugünkü dünyada yeteri kadar güçlü olamazsak(her alanda-mücadele, siyaset, ekonomik, duruş vs) ve güçlü bir karşı duruş sergileyemezsek bu tür katillikler çoğalacaktır. Daha fazla buna karşı savaşmak lazım” dedi.