Parktaki Çocuklar

Hepimizin çocukları masum, hepsi birer melek. İşin garip tarafı, kimse “ben bu kadar masum muyum ki yetiştirdiğim çocuk bu kadar mükemmel oldu” diye de sorgulamıyor.

Pervin Yiğit
pervinyigit@gmail.com

İnsan doğası ile ilgili tartışmalar, orta çağdan sonra dinin etkisini kaybetmesiyle beraber önemli oldu ve bugüne kadar da popülerliğini kaybetmedi. 17. yy’da Thomas Hobbes ile ortaya atılan insan doğası kötüdür bu yüzden insanlar bir devlet altında yaşamalı ve özgürlüklerini sınırlandırıp kötülüklerini “zorla” yok etmeli görüşünün ardından J. J. Rousseau, insan doğasının özünde iyi olduğunu fakat toplumun onu kötü yaptığını söyledi. 20. yy’da ise J. P. Sarte ve Varoloşçuluk etkisiyle, insanın önceden belirlenmiş bir özü olmadığı, her bireyin kendisini nasıl şekillendirmek isterse özgürce bunu yapabileceği tartışılmaya başlandı.

Tabii ki tüm insanlardan bu konu üzerinde düşünmelerini beklemiyorum. Yine de aydın diye nitelendirebileceğimiz kesimin özellikle kendi çocuklarını büyütürken insan doğasına biraz da olsa kafa yormaları gerektiğini düşünüyorum.

William Golding’in 1954 yılında yayımlanan Sineklerin Tanrısı isimli romanını geçenlerde yine karıştırdım. Kitap, çocuklar için bir eğlence kitabı olarak sunulsa da, aslında insan doğasına bir giriş niteliğinde. Yazar, yaşları 6 ve 12 arasında değişen bir grup çocuğun uçakla bir adaya düştükten sonra bu adada neler yaşadıklarını anlatıyor. Çocukların hepsinin erkek olmasından dolayı, kitap ekseninde toplum, iktidar ve insan doğası tartışmalarına odaklanmak eksik kalsa da, kitabın hala günümüzde bile önemli olduğunu düşünüyorum.

Bir grup çocuğun, tehlikeli bir ortamda, başlarında bir otorite olmadan nasıl davrandığını natürel bir şekilde anlatan yazar, adada bencilliğin had safhada olduğunu, kimsenin bir başkasını düşünmediğini sonuç olarak da kötülüğün de bir salgın gibi büyüdüğünü anlatıyor.

Kitaba ismini veren sineklerin tanrısı, çocukların yemek için avladıkları bir domuzun başının bir kazığa geçirilmiş hali olarak karşımıza çıkıyor. Bir başka deyişle, insanın içindeki kötülüğün simgesi olarak görülüyor. Kitaba göre insan doğası o kadar kötüdür ki; hatta Hobbes’un deyimiyle “vahşi, kötü ve yalnız”, bir grup çocuk bile ortak iyi paydasında örgütlenemeden adayı cehenneme çevirmiş ve birkaçının ölmesine sebep olmuştur. Adada toplam kaç tane çocuk olduğu hiç belirtilmez, ama adaya ilk düştükleri günden beri avlanmak için örgütlenmeleri gerektiği ve bu sebeple bir iktidar sembolüne ihtiyaç duydukları belirtilir. En rasyonel şekilde kurgulanmış çocuğun “Büyükler bilirler. Karanlıktan korkmazlar. Bir araya gelirler, çay içerler, tartışırlar. O zaman işler yoluna girer”, demesi ile çocukların, bireysel olarak yaşayamayacaklarının, birleşerek ortak paydada buluşarak hayatlarını idame ettireceklerinin farkında oldukları vurgulanır. Böylece, ortak bir kararla, bir canlıyı öldürmeye girişirler. Çocukların, kendi hayatlarını sürdürebilmek için bir başka canlıyı öldürmek zorunda kaldıkları bölüm modern insanı anlamak için çok değerlidir. İlk seferde, çocuklar bunu yapmakta zorlanır. Bıçağı kaldırsa da indirmeyi başaramayan çocuk, ilk avı böylece kaçırır. Fakat, ikinci denemede, öldürme eylemi artık duygusal bir şekilde engellenmez hatta çocuklar tuhaf bir hazla bir başka canlıyı öldürür ve öldürürken de hiç şüphe duymaz. Bu noktada Golding canavar metaforunu da dahil eder. Burada canavar, çocukların kaçıp kurtulacakları ya da kurbanlar adayarak yatıştıracakları bir varlık değildir. Aksine, kendi içlerindeki kötülüktür; bir çocuğun “Bizden başka canavar yok belki” demesi de bu amaca hizmet eder.

Kitabın ikinci dünya savaşında yaşanan olaylardan dolayı, insanın kötü olmasına ya da kötülüğe meyilli olmasına vurgu yaptığı söylenebilir. Fakat aradan 70 yıl geçmesine rağmen, ne yazık ki böyle bir tartışma hala her gün karşımızda; savaşlar, cinayetler, sadece bedensel değil, manevi olarak da diğerini yok etmeye çalışmak kapitalist toplumun olmazsa olmazı.

***

 

2. Dünya Savaşından sonra Hannah Arendt, kötülüğün sıradanlığı diye bir kavram ortaya atmıştı. Buna göre, kötülükler iyilik ve kötülük üzerine kafa yormamış insanlardan doğan eylemlerdi. Sıradan insan, daha doğrusu kendi özgürlüğünü ve düşünme yetisini bir yana bırakan birey, aslında ahlaksız olmayı seçiyor. Düşünmeyen insan için kötü olmak daha kolay olurken, vicdanlı ve akıllı insan düşünme yetisi ile sadece kendisi için değil, toplum için de iyi olanı seçiyor. Arendt, soykırıma dahil olan Nazileri bu şekilde tanımlamıştı; onları vicdansız birer canavar olarak değil, iyilik ve kötülük üzerine hiç düşünmemiş ve rasyonalitelerini bir kenarda bırakmış sıradan insanlar olarak görmüştü. Yargılamayan/ yargılayamayan insanlar kötü olurken, onların yanında bu kötülüğe sessiz kalan insanların aynı derecede kötü olduğunu söylemişti.   

Arendt’e katılmakla beraber, insan doğasının nötr olduğunu savunmuyorum. Evet, Arendt’in dediği gibi insan bir eylemde bulunurken, farkındalığa sahip değilse kötülük yapar çünkü kötülüğün var olmak için bir kaynağa ihtiyacı yoktur. Bu yüzden düşünmemeyi seçen insanın kötü olması kuvvetle muhtemeldir. Fakat, Arendt’e ek olarak, ben ayrıca insan doğasının doğuştan kötülüğe eğilimli olduğunu düşünüyorum. İnsanın deterministik bir şekilde iyi ya da kötü bir özle doğduğunu düşünmemekle beraber, özümüzü kendimizin özgür iradesi ile şekillendirdiğini savunurum; ama tüm bunların altında insanın var oluşunun iyi olana değil, kötü olana yakın olduğunu düşünürüm. Bence; insanın iyi olması için, ona göre eğitilmesi, yönlendirilmesi ve evrensel değerlerle kendini gerçekleştirmesi gerekir. İçimizdeki kötülüğün, bencilliğin, vahşiliğin, insan olmakla beraber sahip olduğumuz içgüdülerin bizi kötü insana yönlendireceğini savunduğum için, insanın bir emek sarf etmezse kötü olacağını şiddetle savunurum.

Kötülüğe ilişkin tartışmalar insanlık tarihinde hiç bir zaman önemini kaybetmedi. İlkçağda iyi olmanın ne demek olduğu, nasıl iyi olunacağı tartışılırken, tek tanrılı dinlerle beraber bu tartışmalar yerini Tanrı odaklı ve günah kavramıyla açıklanabilen olgulara bıraktı. Aydınlanma ile beraber iyilik ve kötülük insan doğasının bir suçu ya da güzelliği olarak karşımıza çıktı. Sonrasında ise modern toplum insanları iyiliğe doğru yönlendirmek için bir araç olarak sunuldu çünkü öngörülen, modern uygarlığa geçince kötülüğün biteceği idi. 20. Yüzyılda ortaya çıkan Varoluşçuluk akımı ile beraber insan doğası kavramını bırakmamız ve olaylarla ilgili sorumluluğu tamamen üzerimize almamızla, kötülük tartışmaları farklı ve insan merkezli bir boyut kazandı. Arendt tam da bu yıllarda,  kötülüğün insan doğasının iyi veya kötü olmasından değil, insanın basitliğinden kaynaklandığını söyleyerek, sıradan (düşünmemeyi seçen) insanın ahlaklı olmayacağını savundu.

***

İşte, evimin karşısındaki parkta oynayan çocukları izlerken bunları düşündüm... Çocukları, iyiye yönlendirmediğimiz takdirde, hepsinin kötülük yapmaya meyilli olacağını, yanındakini eşiti olarak değil, ezmesi gereken bir varlık olarak görmeye daha yakın olacağını düşündüm; aynı Sineklerin Tanrısı kitabında anlatılan çocuklar gibi.

Ama, bizim kültürümüzde, nasıl ki tüm anneler kutsalsa, tüm çocuklar da birer melektir. Çocuk yaptığı anda, iyimser, humanist, doğaya, hayvana, insana duyarlı olan kadınların doğası hemen “iyi” olurken, bu kadar yüce bir varlığın yarattığı bir çocuk nasıl kötü olabilir ki?

Etrafımda yaptığım gözlemlere dayanarak konuşmam gerekirse, birçok “anne”, çocuğunun iyi olmadığını ve hatta kötü olduğunu, bencil ya da kıskanç olduğunu kabul etmez. Bir başkasının çocuğu tabii ki kötü olabilir, ama kendinin yarattığı çocuk kesinlikle masumdur. Çocuk şiddet eğilimli ise, aslında çok sevgi dolu olduğu için ve istediği kadar sevgi göremediği için mecburen şiddete başvurmuştur. Tek çocuksa zaten evde paylaşmayı öğrenmediği için bencil olmak zorunda kalmıştır, kardeşi varsa sadece kardeşi ile paylaştığı için dışarıdan bencil olarak adlandırılıyordur. Kısacası, her olumsuz davranışın, zorla rasyonel bir tabana oturtulması ile bu çocuklar hiçbir yanlış, ahlaksızlık, kötülük yapmadan daha doğrusu bunu yaptıkları kabul edilmeden büyüyüp gidiyor.

Hepimizin çocukları masum, hepsi birer melek. İşin garip tarafı, kimse “ben bu kadar masum muyum ki yetiştirdiğim çocuk bu kadar mükemmel oldu” diye de sorgulamıyor. Bu çocuklar “bilinçli” olarak kötülük yapmadıkları için mi melek olabiliyorlar acaba? Mesela bunların arasında, bir kediye kasıtlı olarak acı vermeyen, bir sineği öldürürken onun da bir canlı olduğunu düşünen, sınıfındaki şişman ya da gözlüklü olan arkadaşıyla dalga geçmeyen çocuklar yok mu? Tabii ki yok, olsa olsa kedinin kuyruğuna yanlışlıkla basan, arkadaşının gözlüğünü takarak empati yapmak isterken arkadaşıyla dalga geçer gibi görünen, sevgi gösterirken hareketlerini ayarlayamadığı için arkadaşına vuran çocuklar var etrafta. Ya da, kendisi mükemmel olmasına rağmen diğer kötü çocuklardan etkilenen zavallılar; ama sizin çocuğunuzun içinde kötülük olamaz değil mi?

“Gerçekte vahşi ve korkunç bir hayvandan başka bir şey değildir insan. Biz onu evcilleştirilmiş ve dizginlenmiş haliyle tanıyoruz ki uygarlık dediğimiz şey de budur” Schopenhauer

İnsanın, hem iyi hem de kötü içgüdüleri vardır. Rousseau’nun da dediği gibi iyi veya kötü duygular yoktur, kontrol elimizdeyken iyi olan bir duygu kontrolümüzü kaybettiğimizde kötü olabilir. İnsanın kendisini koruması iyi bir duyguyken, egoistçe sırf kendini korumak için diğerlerine zarar vermesi artık kötü bir duygu olmuştur. Önce ben demekle, her zaman ben demek arasındaki farkı bilmeyen, bir diğerini eşiti olarak görmeyen, etrafındakileri sömüren; ırkçılığa, milliyetçiliğe, cinsel ayrımcılığa her zaman bir kulp bulan ebeveynlerin, yetiştirdiği çocukların bunları biliyor olmasını beklemek, ya da bu şekilde büyüyor olduklarını varsaymak biraz garip değil mi?

Kız çocuğumuza hep pembe giydirmedğimiz için, sınıfında başka milletlerden, etnik kökenden çocuklar olduğu için, ya da bir başka ülkeden adaya gelen bakıcılarımızı bizimle beraber yemeğe götürdüğümüz için, otomatik olarak farklılıklara saygılı, modern ya da aydın olmuyoruz ya da cinsiyet ve milliyet üzerinden yapılan ayrımcılığa karşı duran çocuklar yetiştirmiyoruz.

İnsanın içgüdüleri ile bir hayvandan farksız olduğunu, Kant’ın deyimiyle, insanı insan yapan şeyin eğitim olduğunu öğrenip bunu uyguladığımızda belki aydınlanacağız. 1762’de J. J. Rousseau, insanın doğuştan iyi olduğunu, onu toplumun kötü yaptığını söylerken, 2020 yılına girerken bir adada aynı fikrin var olan kültürel değerlerle topluma adapte olduğunu görebilseydi; ve tüm yarattığımız bireylerin iyi olduğunu savunan bir grup insanın, bu kadar kötülükle baş etmeye çalıştığına şahit olabilseydi kim bilir ne derdi. Parktaki çocuklarımızın, bir gün “iyi” olduklarını başka bir mecrada gözlemlemek dileğimle...

 


Kaynakça:

Golding, William. Sineklerin Tanrısı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.

Dergiler Haberleri