Dr. Özlem Gürkut*, MD
ozlem@gurkut.com
İfade Özgürlüğü, Otosansür ve Demokratik Alanın Daralması
Bir toplumda hangi bilgilerin görünür olacağına ilişkin kararlar yalnızca iletişim meselesi değil; aynı zamanda bir demokrasi meselesidir.
Son dönemde Kuzey Kıbrıs’ta Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nda yapılan ve “masumiyet karinesinin korunması” gerekçesiyle savunulan değişiklik, ilk bakışta adil yargılanma hakkına ilişkin teknik bir düzenleme gibi görünmektedir. Oysa ortaya çıkan toplumsal tartışma göstermektedir ki mesele bundan çok daha geniştir. Tartışılan şey yalnızca bir yasa maddesi değil; kamusal alanın sınırları, toplumun bilgiye erişim hakkı ve demokratik denetimin geleceğidir.
Hiç kuşkusuz masumiyet karinesi modern hukuk devletinin temel ilkelerinden biridir. Hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunmayan hiç kimse suçlu ilan edilemez. Ancak aynı hukuk devletinin bir başka temel dayanağı da kamusal gücün denetlenebilir olmasıdır. Demokrasi yalnızca bireyleri devlet karşısında koruyan mekanizmalarla değil, aynı zamanda kamu gücünü kullananların toplum tarafından izlenebilmesini sağlayan mekanizmalarla da ayakta durur.
Tam da bu nedenle masumiyet karinesi ile ifade özgürlüğü arasındaki ilişki bir tercih meselesi değil, bir denge meselesidir.
Masumiyet Karinesi Neden Korunmalıdır?
İfade özgürlüğü tartışmalarında çoğu zaman gözden kaçan nokta, masumiyet karinesinin de en az ifade özgürlüğü kadar temel bir insan hakkı olduğudur. Modern hukuk devletlerinde hiç kimse hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmadan suçlu ilan edilemez. Bu ilke yalnızca mahkeme salonlarını değil, kamusal tartışma alanını da ilgilendirir.
Dijital çağda bu konu daha da önemli hale gelmiştir. Bir kişi hakkında yürütülen soruşturma sürecinde yayımlanan haberler, fotoğraflar veya sosyal medya paylaşımları yıllarca erişilebilir kalabilmekte; kişi daha sonra beraat etse bile bu içerikler yaşamını etkilemeye devam edebilmektedir. Özellikle sosyal medya ortamında yargı süreci tamamlanmadan yapılan yorumlar, zaman zaman bir tür kamusal mahkûmiyet işlevi görebilmektedir.
Bu nedenle masumiyet karinesinin korunmasına yönelik kaygılar bütünüyle meşrudur. Adil yargılanma hakkı yalnızca sanığın değil, hukuk devletinin de korunması gereken temel değerlerinden biridir. Hukukun amacı kişileri kamuoyu baskısına teslim etmek değil, adil ve tarafsız bir yargılama süreci içerisinde gerçeğe ulaşmaktır.
Ancak burada sorulması gereken soru, masumiyet karinesinin korunup korunmayacağı değil, bunun hangi araçlarla sağlanacağıdır. Çünkü demokratik toplumlarda temel haklar arasındaki denge, bir hakkın korunması adına diğer bir hakkın işlevsiz hale getirilmesiyle kurulamaz.
Peki Kamu Yararı ve Kamusal Denetim Ne Olacak?
Demokratik toplumlarda kamu gücü kullanan kişiler ile sıradan yurttaşlar aynı konumda değerlendirilmez. Bunun nedeni kamu görevlilerinin daha az hakka sahip olması değil, kullandıkları yetkinin toplum adına ve toplum kaynaklarıyla kullanılmasından kaynaklanan hesap verebilirlik yükümlülüğüdür.
Bir kamu görevlisi hakkında görevi kötüye kullanma iddiası ortaya çıktığında, bir siyasetçi hakkında yolsuzluk soruşturması yürütüldüğünde veya kamu kaynaklarının kullanımıyla ilgili ciddi şüpheler gündeme geldiğinde toplumun bunları bilme hakkı bulunmaktadır. Basının görevi de tam olarak bu noktada ortaya çıkmaktadır. Basın, yalnızca bilgi aktaran bir araç değil, kamusal denetimin en önemli mekanizmalarından biridir.
Bu nedenle bir kişinin suçlu ilan edilmesi ile hakkında yürütülen soruşturmanın haberleştirilmesi aynı şey değildir. Demokratik toplumlar bu ayrımı yapabildikleri ölçüde güçlüdür. Aksi halde kamu yararı taşıyan konuların görünürlüğü azalır ve kamusal tartışma alanı daralmaya başlar.
“Sorun masumiyet karinesinin korunması değildir; sorun, bunun sağlanması için seçilen yöntemin demokratik toplumun denetleme ve düşünme kapasitesi üzerinde nasıl bir etki yaratacağıdır.”
Özellikle kamu görevlileri, siyasal aktörler ve kamuya mal olmuş kişiler bakımından herhangi bir ayrım gözetilmeksizin getirilen kısıtlamalar, yalnızca bireysel hakların korunması meselesi olmaktan çıkar ve hesap verebilirlik ilkesi açısından da değerlendirilmesi gereken bir konu haline gelir.
Bir toplumun demokratik niteliği yalnızca bireyleri koruyabilmesiyle değil, kamusal gücü kullananları görünür kılabilmesiyle de ölçülür.
En Büyük Tehlike: Otosansür
İfade özgürlüğüne yönelik tartışmalarda en görünmez ancak belki de en etkili sonuç otosansürdür. Açık sansür durumlarında neyin yasaklandığı bellidir. Buna karşılık otosansür, bireylerin herhangi bir yasaklama veya yaptırımla karşılaşmadan önce kendi kendilerini sınırlandırmalarıdır.
Bir gazetecinin haber yapmaktan vazgeçmesi, bir akademisyenin araştırma konusunu değiştirmesi, bir sanatçının eserini yayımlamaması veya bir yurttaşın düşüncesini paylaşmaktan kaçınması çoğu zaman görünmez süreçlerdir. Ancak kamusal alanın daralması çoğu zaman tam da bu görünmez alanlarda gerçekleşir.
Tıpta bazı hastalıklar belirgin belirtilerle ortaya çıkar. Bazıları ise sessiz ilerler ve fark edildiklerinde önemli hasarlar bırakmış olurlar. Demokratik toplumlar açısından otosansür de buna benzer bir süreçtir. İnsanlar konuşma haklarını kaybetmezler; ancak konuşmanın bedelini hesaplamaya başladıkları anda kamusal alan sessizleşmeye başlar.
Bu nedenle ifade özgürlüğünün sınırlandırılması yalnızca gazetecilerin veya medya kuruluşlarının meselesi değildir. Akademisyenlerin araştırma yapabilme, sanatçıların üretme, sendikaların eleştirebilme ve yurttaşların kamusal tartışmalara katılabilme kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir.
Bir toplumda insanlar giderek daha az konuşuyorlarsa, daha az soru soruyorlarsa ve daha az eleştiriyorlarsa, demokratik alanın daraldığını kabul etmek gerekir. Çünkü özgürlüğün gerçek ölçüsü yalnızca konuşma hakkının varlığı değil, insanların korkmadan konuşabilme imkânına sahip olmasıdır.
Sonuç
Bugün Kuzey Kıbrıs'ta yürütülen tartışma, görünürde bir yasa maddesine ilişkindir. Oysa gerçekte tartışılan şey, demokratik bir toplumun hangi ilkeler üzerine inşa edileceğidir.
Hiç kuşkusuz masumiyet karinesi korunmalıdır. Hiç kimse yargı süreci tamamlanmadan suçlu ilan edilmemelidir. Ancak aynı ölçüde önemli olan bir başka gerçek de vardır: Demokratik toplumlar yalnızca bireyleri haksız ithamlardan koruyarak değil, kamusal gücü görünür ve denetlenebilir kılarak da ayakta kalırlar.
Bu nedenle mesele, masumiyet karinesi ile ifade özgürlüğü arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, her iki hakkı da birlikte yaşatabilecek hukuki ve demokratik zemini kurabilmektir. Bir hakkın korunması adına diğer bir hakkın kullanım alanı daraldığında, ortaya çıkan sonuç yalnızca hukuki bir tartışma değil, aynı zamanda toplumsal bir meseledir.
Çünkü ifade özgürlüğünün kaybı çoğu zaman bir gecede gerçekleşmez. Gazetelerin kapanmasıyla, kitapların toplatılmasıyla ya da insanların susturulmasıyla başlamaz. Daha sessiz ilerler. İnsanlar yazmadan önce düşünmeye, konuşmadan önce hesap yapmaya, soru sormadan önce sonuçlarını tartmaya başlar. Bir süre sonra yasaklanan düşüncelerden çok, hiç üretilmeyen düşünceler çoğalır.
Demokratik toplumlar açısından asıl tehlike de budur.
Basın özgürlüğü yalnızca gazetecilerin meselesi değildir. Akademik özgürlük yalnızca akademisyenlerin meselesi değildir. İfade özgürlüğü yalnızca konuşanların hakkı değildir. Bunların her biri toplumun gerçeğe ulaşma, yanlışları görebilme ve kamusal gücü denetleyebilme kapasitesinin parçalarıdır.
Tıpta olduğu gibi toplum hayatında da erken tanı hayat kurtarır. Sorunların görünür olması rahatsız edici olabilir; ancak görünmez hale gelmeleri onları ortadan kaldırmaz. Aksine, çoğu zaman büyümelerine ve daha ağır sonuçlar doğurmalarına neden olur. Kamusal denetim de böyledir. Eleştiri, sorgulama ve görünürlük bazen rahatsızlık yaratabilir; ancak bunların yokluğu demokrasiyi daha güvenli hale getirmez.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, temel hakları birbirine karşı konumlandırmak değil; onları birlikte koruyabilecek bir demokratik olgunluğu geliştirebilmektir. Hukuk devletinin başarısı yalnızca bireyleri koruyabilmesinde değil, aynı zamanda toplumun düşünme, sorgulama ve denetleme kapasitesini canlı tutabilmesinde yatar.
Sonuçta özgür toplumlar, sessiz toplumlar değildir. Özgür toplumlar; farklı hakların, farklı görüşlerin ve farklı seslerin bir arada var olabildiği, eleştirinin tehdit değil demokratik yaşamın doğal bir unsuru olarak görüldüğü toplumlardır. Korunması gereken de tam olarak budur.
*Dr. Özlem Gürkut, MD
Kıbrıs Türk Hekimler Sendikası Başkanı