Andreas Tokkallos ile İngiltere’de, kısa ama akılda kalan bir sohbet gerçekleştirme fırsatı yakaladım. Kıbrıslı Rum asıllı genç bir yönetmen olan Tokkallos, ile konuştukça, üretmeye ve ortak hikâyeler kurmaya açık bir bakışının bulunduğunu fark ettim.
Tokkallos’a dair aşinalığım, Bölünmüş Ada (The Divided Island) belgeselinin yönetmeni, Cey Sesigüzel’den geliyor. İki ismin çocukluk yıllarına dayanan dostluklarının Kıbrıs dışında, ortak bir hayat deneyimi içinde şekillenerek, profesyonel bir ortaklığa dönüştüğünü hatırlıyorum. Bölünmüş Ada belgeseline yapımcı olarak katkı sunan Tokkallos, bu dostluğun izlerini, birlikte ürettikleri belgeselin anlatım diline de taşıyarak, özgün bir yapım ortaya çıkarıyor.
Bölünmüş Ada belgeseli, Kıbrıs’ta yaşananları tek taraflı bir suçlama eksenine yerleştirmek yerine, tarihsel süreci kişisel tanıklıklar ve gündelik hayat deneyimleri üzerinden ele alıyor. Tokkallos ve Sesigüzel’in iki toplumdan gelen yaratıcılar olarak yan yana durmaları, filmin hem anlatı dengesini hem de empati kurma potansiyelini güçlendiren temel unsurlardan biriydi. Bu kez, Londra’da Andreas Tokkallos’u yakından tanımaya ve onun belgesele dair görüşlerini anlamaya çalışıyorum.
Sohbetimize, Tokkallos’un yönetmenliğe uzanan yolculuğunu konuşarak giriş yapıyoruz.
“Londra’da ortaokul yıllarında, yönetmen arkadaşım Cey Sesigüzel ile tanıştım. Aynı sınıfta okuyorduk. Zamanla birlikte üretmeye başladık; hikâyeler yazıyor, oyunlar kurguluyor ve onları oynuyorduk. Çok güzel zamanlardı. Üniversiteye gitmeye karar verdiğimde Londra’da, Middlesex Üniversitesi’nde film ve medya alanında yaratıcılık eğitimi aldım. Mezuniyetimin ardından kısa bir süre sonra da Cey ile birlikte Two Fresh Productions adlı prodüksiyon şirketini kurduk. Şirket bünyesinde ağırlıklı olarak reklam ve tanıtım projeleri üzerinde çalıştık. Daha sonra ise ilk büyük projemiz olan Bölünmüş Ada belgeselini hayata geçirdik. Bu projede yapımcı olarak yer aldım.”
“Önemli olan, insanların neler yaşadığı ve ne hissettiği”
Kıbrıs asıllı genç yönetmenler olarak içerik üretmeye ve yapımcı kimliğiyle çalışmaya başlayan Tokkallos ve Sesigüzel, zaman içinde Kıbrıs’a dair ne söyleyebileceklerini ve bu bağlamda ne üretebileceklerini daha ciddi biçimde düşünmeye başlarlar. Yıllar içinde olgunlaşan bu arayış, nihayetinde Bölünmüş Ada belgeseliyle somutlaşır.
“Ben de Cey gibi Kıbrıs asıllı bir aileden geliyorum. Ada için, Kıbrıs için ne yapabiliriz diye hep konuşuyorduk. Sonunda bu belgeseli yapmaya karar verdik. Belgeselin politik bir söylem kurmasındansa, Kıbrıslıların ne söyleyeceğine alan açmayı tercih ettik. Bugüne kadar politikacılar düşüncelerini anlatabilecek pek çok mecra buldu; hâlâ da bulmaya ve anlatmaya devam ediyorlar. Oysa bize göre asıl önemli olan, insanların neler yaşadığı ve ne hissettiğiydi. Bu nedenle mümkün olduğunca adanın iki yanından, farklı deneyimlere sahip insanların görüşlerine yer vermeye çalıştık.”
“Başka bir ülkede Kıbrıslılar olarak acılarımızı paylaştık”
Sohbetimizde, Tokkallos’un Kıbrıslı Türklere dair çocukluk yıllarında oluşan algısının zamanla nasıl değiştiğine de değiniyoruz.
“Ben Londra’da yaşayan Kıbrıslı Rum asıllı bir yönetmenim. Annem ve ailesi, 1974’ten sonra mülteci olarak adanın güneyine göç etmek zorunda kaldı. Annemin o yıllarda yaşı çok büyük olmasa da bazı travmalar edindi; ailesinden aktarılan pek çok travmayla büyüdü. Daha sonra babamla tanışarak Londra’ya taşındı. Tüm bunlar zihninde hep vardı ama biz büyürken bunu bize fazla yansıtmamaya çalıştı. Çocukluğumda, Kıbrıs’ın Türk tarafı olarak bildiğimiz bölgesini işgal altındaki topraklar olduğu anlatısıyla büyüdüm. Zamanla okulda Kıbrıslı arkadaşlarım oldu; aralarında hem Kıbrıslı Rumlar hem de Kıbrıslı Türkler vardı. Onları tanıdıkça aramızda aslında hiçbir fark olmadığını fark ettim. Evet, bir savaş yaşanmıştı ve çok şey olmuştu ama onların da kendilerine göre yaşadıkları mağduriyetler vardı. Zaman zaman bu konuları birlikte konuştuğumuz, tartıştığımız oldu. Olaylara farklı açılardan bakmayı, empati kurmayı bu şekilde öğrendik. Böylece biz, savaşı doğrudan yaşamamış bir nesil olarak, bambaşka bir ülkede Kıbrıslılar olarak birlikte yaşamayı, birbirimizi anlamayı ve acılarımızı paylaşmayı öğrenmiş olduk.”
“Filmde yaşananları olduğu gibi ortaya koymaya çalıştık”
Belgeselin gösterimlerinden sonra, özellikle Kıbrıslı Rum toplumundan gelen tepkilerin nasıl olduğunu da merak ediyorum.
“Belgeseli göstermeye başladıktan sonra elbette çok farklı tepkiler aldık. Hem Kıbrıslı Rumlar hem de Kıbrıslı Türkler filmi çok sevdi, beğendi ve etkilendi. Biz bu belgeseli taraf tutmadan yapmaya çalıştık; her şeyden önce insanlığı öne çıkardık. Bana göre filmin başarısı da tam olarak burada yatıyor. Elbette eleştiriler de oldu ama bunların hepsini aşmayı başardık. Bu filmde dengede kalmaya, yaşananları mümkün olduğunca olduğu gibi ortaya koymaya çalıştık. Kıbrıs’ı ve adada yaşananları anlatmak elbette hiç kolay değildi. ENOSIS ya da 1974’te yaşananlara dair yerleşik ‘işgal’ algısının ötesine geçen bir tarih anlatısı kurmaya çalıştık. Bunun için çok emek verdik. Sanırım sonunda da bunu başardık. Bu film ve bu konu Kıbrıslıların, Özellikle de genç Kıbrıslı’ların birbirini anlamasında çok etkili oldu ve olmaya devam edecek diye düşünüyorum. Biz belli bir zaman çizelgesine sadık kalarak, kişisel olarak yaşananları izleyenlere aktarmaya çalıştık. Bunu yaparken tabii adayı hiç bilmeyenlere de tarihi, politik bilgiler aktardık. Bu bilgiler de tamamen aydın ve iyi eğitimli, tarafsız olarak konuşabilecek kişiler anlattı.”
“Sanat birbirinin travmalarını anlamaya yardımcı oluyor”
Filmi izleyen Kıbrıslıların, filmden geriye neyle çıkmalarını istediğini de konuşuyor, çatışmalı toplumlarda sanatla yakınlaşmanın önemine değiniyoruz.
“Kıbrıs’ta bugün içinde bulunduğumuz duruma baktığımızda, çok farklı zamanlarda çok farklı şeylerin yaşandığını görüyoruz. Tüm bunları düşündüğümüzde, birbirimizi eleştirmek ya da yargılamak çok kolay. Oysa asıl önemli olan, detaylara bakmak; insanların neler yaşadığını gerçekten görebilmek. İster bizim filmimiz olsun ister başka sanatsal üretimler, bu tür çalışmalar toplumların birbirinin travmalarını anlamasında çok yardımcı oluyor. Bu nedenle sanatın insanları iyileştirebileceğine ve insanlar üzerinde güçlü etkiler bırakabileceğine inanıyorum. Filmi izledikten sonra bize gelip ‘Şimdi her şeyi daha iyi anlıyorum’ diyen yetişkin izleyiciler bile oldu. Bu konuların daha fazla gündeme taşınması, konuşulması ve tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu şekilde travmalarla yüzleşmek ve birbirimizi anlamak mümkün olabilir. Biz İngiltere’de büyüyen iki Kıbrıslı genç olarak elbette bazı travmaları deneyimlemedik. Bizim hayatımız birlikte geçti; savaşı yaşamadık, savaşın izleriyle büyümedik, sınırlarla çevrili bir hayatımız olmadı. Bu filmle esas olarak, Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıslıların birbirini daha iyi anlamasına katkı sunmaya çalıştık. Bunu da başardığımıza inanıyorum.”
Sohbetimizin sonunda, Kıbrıslı Türk okurlara vermek istediği mesajı da dile getiriyor.
“Kıbrıslı Türk okurlara politik olarak verebileceğim bir mesaj yok. Ben bir film yapımcısıyım ve çok farklı konulara ilgi duyuyorum; yalnızca Kıbrıs’ta yaşananlara değil, dünyanın farklı coğrafyalarında olan bitene de. Dünyanın her yerinden insanların sesi olmaya, onların yaşadıklarını ve içinde bulundukları koşulları anlatmaya çalışıyorum. Benim için hiçbir Kıbrıslı’nın bir diğerinden farkı yok. Hayatımda kardeşim gibi gördüğüm, dostum ve iş ortağım olan bir Kıbrıslı Türk var. Bu da aslında bakış açımı yeterince anlatıyor. Şu an için Kıbrıs’a dair yeni bir hikâye anlatmayı düşünmüyorum. Zaman içinde ne olur, bilemem; ‘asla’ da demem. Şu sıralar üzerinde çalıştığımız, bu belgeselden oldukça farklı bir proje var. Yine siyasi olayların toplumsal hayatlar üzerindeki etkisini merkeze alan bir belgesel olacak.”