O ANDA BİR CÜMLE

“İnsanlar değişir ama birbirlerine söylemeyi unuturlar”, bu sözü çok seviyorum dedi. Hepimiz değişiyorduk ve hangi yöne doğru olduğu da aynı kalmıyordu.

Aliye Özsoylu
ozsoylualiye88@gmail.com

Bir cümle ne kadar uzağa götürebilir ki insanı? Bir cümleye eşlik eden o içine işleyen bakış ve bilmiş tavır seni ne kadar yakın tutabilir zamanın dışında kaldığını düşündüğün anlara? Umursamadan, kafaya takmadan ve izin almadan saçıma dokunan o el, zihnimdeki salıncakları, dönme dolapları, tahterevallileri, çarpışan arabaları ve dahasını harekete geçirdi. Bir anda yeniden çalışmaya başladı her biri. Biletsiz, ücretsiz, sıra beklemeden, kendi içlerinde sallanmaya, dönmeye, çarpışmaya başladılar. Sonra yavaş yavaş dolmaya başladı içerisi. Eğlencenin dibine vurulduğunu hissettiren çığlıklar, dizginlenemeyen adrenalinin getirdiği yüksek kahkahalar duyulmaya başlandı. O an bir cümle ile yine başladı. Önce selamlaştım, sonra sohbet etmeye başladım, hangisinin alanı neresi ise orada var oldum. Zihnimin lunaparkına hoş geldiniz. Sizi o cümle ile tanıştırmak için sabırsızlanıyorum. Hadi başlayalım.

Sarı bir etek, beyaz bir t-shirt, kırık beyaz renk bir toka, at kuyruğu saçları ve tertemiz, yepyeni krem rengi spor ayakkabılarıyla bilet kuyruğunda bekliyordu. “Gerek yok, koş buraya, salıncak için bilet mi alınırmış” dedim gülümseyerek. Yanlış bilgiyi de doğru olanı da, hadsiz davranışlarla tutarlı halleri de, envai çeşit durumu hemen algılayıp süzmeden uygulayabilecek bir zihne sahipti. Sıraya girişi, bekleyişi ama çağırınca da hemen koşup gelmesi ondan. Küçücüktü, yeniydi ve havalara uçması gerekiyordu. Rotanın ilk durağı ondan dolayı salıncaktı. Özlemle sarıldım ona, kucağıma alıp salıncağa oturttum ve istediği hızda istediği kadar salladım onu. İzinsiz girdiği aklımın odalarında bende bıraktığı izlerden açıldı konu. Sohbet ederken onunla en çok kirazlardan söz ettik. Bir annenin çocuğu çekirdekten hoşlanmıyor diye kendi elleriyle çekirdeklerini çıkarıp yemeye hazır hale getirdiği o yürekten gelen anları konuştuk. Karpuzun çekirdeğinden de bahsettik. Yaz aylarında, soğuk soğuk, sulu sulu, ağzım yüzüm karpuz suyu olacak diye hayıflanılmadığı o serin hissin bir küçük çekirdek ile keyifsiz hale gelebileceği ihtimalinden dem vurduk. Daha hızlı sallamaya başladığım an fark ettim; sol dirseğinde küçük bir yara izi vardı. Sordum, boyu kısa olmasına rağmen ve hiç de becerememesine rağmen üzülmesin diye anne ve babasının beden öğretmenine ısrarı ile alındığı basket takımında, hiç de beceremediğini anladığı o anın iziymiş. Topu sürükleyemediği için düşmüş ve açık bir yara haline gelmiş. Birileri tarafından mücadele sırasında omuz atıldığı ilk deneyimler işte. Bunların sonrasında artacağından habersiz sallanmaya devam ediyor. Büyükanne tarafından zorla yatırıldığı öğlen uykularının en eğlenceli tarafı olan dededen hikayeleri dinlerken hissettiği merakın aynısını taşıyor ve soruyor: “Nerede bu çarpışan arabalar?”

Üzerini değişip geliyor. En salaş hali ile, bol yeşil t-shirt, açık renk kot pantolonu ve hafif dalgalı saçları ile kırmızı renkli arabanın içine oturuyor. Yanındayım ve eğlenmeye hazırım. İlk çarpışma beklemediğimiz bir anda geliyor ama çabuk toparlıyoruz. Aynı hızda biz de üzerine üzerine gidiyoruz, o kadar güçlü bir karşılık veriyoruz ki biz bile oturduğumuz yerden yukarıya doğru zıplıyoruz. Bir baktım yüzüne, ikimizin de gözlerinde aynı azim vardı. İnadına, o küçük yokuşu çivili ayakkabıları ile koşarak çıkıp birinci gelen kız çocuğu gibi, bitti diye düşündükleri anda kazanması gereken tüm setleri alıp “bitti demeden bitmez” dediği o ilk tenis maçı gibi, ne olursa olsun kendisine saçma gelen ve bir türlü kavrayamadığı, o güya düzen koruyucu kuralların bazılarına direnip okula dize kadar değil de bileğe kadar beyaz çorap giyip giden kolejli gibi, herkes sıkılıp kaçarken bile isteye orada kalıp “hadi anlatmaya devam et” derken dede hevesini, dizine başını koyarak canlı tutan torun gibi, her rengin kendi parlaklığına gözleri kamaşan, ayırt etmeksizin hepsinin varlığına minnet duyan, her birinin hikayesinden birkaç an yakalayacak olan farkında bir birey gibi, kendi olduğu, biricik hissettiği, sarılmanın gücünün ve paylaşmanın çokluğunun önemi gibi. Böyle yetiştirilmişti, tüm insanların da böyle yetiştirildiğini düşünüyordu. Tanıdığından da tanımadığından da korkmuyordu. Zarar ziyan yoktu ve çarpışma sadece bir oyundu. Kırmızı arabamız ne kadar hasar aldı bilmiyorduk ama biz o adrenalinle hep yüksek bir tonda konuştuğumuz için sesimiz kısılmıştı. Artık sıra korkularımızın üzerine gideceğimiz ve biraz da başımızın döneceği dönme dolaba gelmişti. Heyecanlanmıştım çünkü yanımda oturup bana eşlik edecek o kız çocuğu artık genç, cesaretli, hayatın kendine hazırladığı sürprizlerden habersiz ama bir o kadar da umursamaz ve kendine has özgüvene sahip bir kadındı.

Yan yana yürürken fark ettim de saçının rengini değişmiş ve boyunu kısaltmıştı. Hardal rengi bir bandana takıyordu. Turkuaz renk bir kazak, siyah bol bir pantolon giyiyordu. Kendi gibi mevsim de değişmişti. Dönme dolaba binmek için ilk adımı atmıştı, o kadar emindi ki kendinden, yüzündeki ifade sanki dünyanın dışından geliyormuş gibi hissettiriyordu. Dolap dönmeye başladığı an, biz artık tek çocuğun evden uzağa ilk çıkışı gibi tedirgin ama hiç bilmediği turuncu bir şehre ilk adımı attığı kadar da özgür hissediyorduk. Güçlüydük çünkü arkamız kalabalıktı, bekleyenlerimiz hayatta ve henüz eksilmeye başlamamıştı. Keşfediyorduk çünkü hayata kendinden olmayanı da fark etmek, bilmediğini de öğrenmek, mutlaka ama mutlaka bir kere olsun denemek, yapmadığının aklında kaldığı değil yaptığının bıraktığı izi taşımak, ne olursa olsun kendimize sahip çıkmak için gelmiştik. Büyüyorduk çünkü doğduğumuz coğrafyaya duyduğumuz tutkuya ek tanıştığımız o şehire, o şehrin içindekilerine ve o şehrin bize dahil ettiği insanlarına karışıyorduk. Eğleniyorduk çünkü hiçbir kaygımız yoktu. Ayrışmayı değil birlikte olmayı öğretiyorlardı bize. O yüzden bir amfinin içinde sunum yapan sınıf arkadaşı tarafından Meksikalı olacağız diye panço ve hasır şapkamızla kapı önünde unutulurken öfkelenmiyorduk. Aksine kahkaha atıyorduk. Kimi zaman rengarenk yapıyorduk saçımızı kimi zaman da kazıtıyorduk. Farklılıklarımız bizimdi. Bu yüzden hiç rock müzik dinlemeyen ev arkadaşımızla çok sevdiğimiz Ogün Sanlısoy konserine gidip en sonunda da onunla beraber, bağıra çağıra “Düşmez Kalkmaz” şarkısını söylüyorduk. Birbirimize şaşırıyorduk da çünkü bizde kerevizin otu yeniliyordu ama orada kökü. Garipsemeden deneyimliyorduk çünkü hepimiz birbirimizin ötekisiydik. Yani kısacası kimse sandığı kadar önemli değildi, önemli olan orada, o anda kalabilmekti. Aniden durdu dönme dolap ve biz birbirimize bakıp “paniklemeli miyiz” diye sorduk. Halbuki aşağıdaki o gürültülü kalabalığın eğlencesini izlemek için durmuştuk. Kulaklarımızda başkalarının kahkahaları duyulurken kendi kendimize gülümsemeye başladık. 45 yaşında, ikinci üniversitesini okuyan bir kadın, duyulan kağıt seslerine aldırmadan kopya çekiyordu, hayatında viskiyi tatmamış bir kız bir türkü barda fondip yapıyordu, birisi sınavın başlamasına çok az kalmışken o sorunun cevabına çalışmadıkları için tüm arkadaşları adına “soruyu değiştirsek olur mu hocam” diye gerçekleşmeyeceğini bile bile istekte bulunuyordu, uykusunda konuşup arkadaşlarının sorduğu sorulara uyumuyormuşçasına cevap veren yurttaki o yeni kız, ilk yağan karda yürüyemeyip boyunun yarısına kadar battığı anlar biriktirmişti. Bahçede ders yaparlarken yanlarına yuvarlanarak gelip “hoş geldiniz çocuklar” diyen, sınıfta öğrencisi uyuyakaldı diye “şşştt çocuk uyuyor” diye uyaran, emekliye ayrılmak istediğinde onu mezun etmeden ayrılmasın diye ağlayan öğrencisine kıyamayıp devam eden ama yine de zamansız göçüp giden hocalarımız vardı. Acısıyla tatlısıyla tanıştığı, âşık olduğu, sokaklarında korkusuzca yürüdüğü, biriktirdikleri ile zengin olduğu bir şehir vardı. Kendi ülkesine yeniden döndüğünde artık bambaşkaydı. Heybesi doluydu, kararlıydı, artık kaybettikleri vardı ama onların bıraktığı mirasın kıymetinin farkındaydı. Dönme dolaptan indiğinde bir süre kendi kendine dönmeye devam etti. Hayır demeyi öğrenmiş, hikayeler biriktirmiş, olgun bir edayla, dimdik yürüyen yetişkin bir kadın vardı karşımda. Elimi tuttu ve beni hızlıca kaydırağa doğru sürükledi. Gözlerimin içi parladı, eminim, şov yapacaktı.

Üzerinde giymekten keyif aldığı gri, bol bir sweatshirt, altında da gri bol paçalı bir eşofman ve kahverengi spor ayakkabıları ile umarsızca yukarıdan aşağıya doğru kaydı. Durmaksızın tekrarladı bu hareketi. Her seferinde de bir şeyler söyledi. En aklımda kalanı şu oldu: “İnsanlar değişir ama birbirlerine söylemeyi unuturlar”, bu sözü çok seviyorum dedi. Hepimiz değişiyorduk ve hangi yöne doğru olduğu da aynı kalmıyordu. Kimilerimiz bunu belli ediyorduk kimilerimiz de unutuyorduk işte. Önceliklerimiz değişiyordu ama öncelerimizi unutmadan, onlardan kalanın üzerine ekleyerek devam etmeliydik. Bunu tercih etmeyip bir araç olana tapanı da ölmesini beklemeden kendi hayatımızdan eksiltmeliydik. Bu fikir onda netti. Değiştiğini unutanı sessiz sedasız kendinden gönderiyordu, onların haberi olmadan affediyordu, bir daha da geriye dönüp bakmıyordu. Hep ileriye doğru hareket ettiği için de hızlıca kaydıraktan kaymaya devam ediyordu. Kabuğunu değiştirdiği gibi kendine yenilerini de katıyordu. İşte o zaman etrafı daha da güzelleşmeye başlıyordu. Anlaşıldığını dibine kadar hissettiği insanlarla aynı yolu yürümenin verdiği derinlik, “her köyde bir evin olsun” nasihatinin devamında elde ettiği hazine, illa ki düşerse beraber kalkabileceğinden emin olduğu güç, bilgi kirliliğinden, gereksiz çöpten uzak tutan zihin, arkasına yastığını, önüne en sevdiği kuruyemişi koyup beraber film izlediği, onu daha da büyüten, hayran bıraktıran, gözlerini dolduran kız neşesi, başarılarını birlikte kutladığı, uykuya dalmadan hikayeler anlattığı, bir gezgin gibi farklı kültürlere yolculuk yaptığı küçük adamın varlığı, sene, ay ya da gün kaç olursa olsun her buluşmada kaldığı yerden devam edebilen dostları, üretmeye, paylaşmaya ve her geçen gün daha da bağlanmaya teşne ailesi ile açık ameliyatını olmaya devam ediyordu. Hızına aldırmadan kaymaya devam ederken gözlerimin içine dik dik bakıp bu zamana kadar net bir şekilde anladığı o gerçeği mucizevi bir hayvan üzerinden anlattı bana: Orkide arıları. Doğada var olan güzelim orkideler çiçeklerini açar açmaz arıların kokusuna aldanıp geleceği bir yağ damlası bırakırmış. Arılar bu yağdan beslendiği esnada beklemediği bir şekilde kayar ve çiçek çanağının içine düşermiş. Sonra da oradan çıkmak için iğne deliğinden geçmeye çalışır, zor da olsa başarırmış. Ancak o geçiş esnasında yine fark etmeden orkidenin sırtına bıraktığı poleni taşırmış. Başka bir çiçeğe konduğunda da bu polen sayesinde orkideyi aşılarmış. Bu iki canlı arasındaki mükemmel matematik ve karşılıklı kazanma ilişkisi onu mest etmişti. Çünkü yaşanılanların ve deneyimlenenlerin birçoğu bu kadar basit bir hesabın sonucuydu ve telaşlandığımız, gereksiz kaygılandığımız birçok şey de gerçekleşmiyordu. Sakin kalmayı ve bunun kendi için değerli bir kazanım olduğunu öğrenmenin dayanılmaz hafifliği ile tahterevalliye doğru yürümeye başladık.

Sıkı giyinmişti, üzerinde yeşilin açık tonları renginde montu, koyu renk kot pantolonu ve siyah botları vardı. Lunaparkın bu alanına ulaşmak çetrefilli bir yoldan geçmeyi gerektiriyordu. O meşhur inadı burada yardımcı oldu. Giderken taşlara takıldı ama aldırmadı çünkü güçlüydü ve bunu halletti. Bir noktadan sonra beni peşinden sürüklemeyi bıraktı ve yalnız devam etti. Tahterevalliye tek başına bindi. Şimdi sıra dengedeydi. Onu bulmak için karşısında hep bir ağırlık olacaktı. Onları bıraktığı an yükselecek, tuttuğu anda bazıları aşağıya çekecek bazıları da onu yukarıya taşıyıp dengeleyecekti. Tekrar karşılaşacağımızı biliyordum, o zamana kadara onu burada bıraktım ve vedalaşmadan çıktım. Cümlenin sahibi artık zihnimde dolaşmıyordu, karşımdaydı. Yanaklarımı küçük ellerinin arasına almış benim sorumu cevaplıyordu. Hem de ilk aklına geleni söyleyerek, dümdüz, hiç düşünmeden, o cümleyle:

“Neden sürekli esniyorum ben?”

“Çünkü büyüyorsun hala.”

Dergiler Haberleri