Marcus Aurelius. İşaretler ve İletişim 1*

Marcus Aurelius. İşaretler ve İletişim 1*

 


İbrahim Beyazoğlu
ibrahim.beyazoglu@gmail.com

Unutma ki bütün facialara zemin hazırlayanlar zenginler, zorbalar ve krallardır.

Epiktelos

 

Böyle bir işe girişmemdeki – amacım demiyorum – olumlu itkim, Stoacı görüngenin, ruh dinginliği, cesaretli bir erdem ve ayrıcalık değerleriyle içedönük evrimimizi hızlandıracak temel yapı taşlarını sağlamlaştırabileceği ihtimalinde ayak diretip sevdiklerimi Stoacıların varlık alanına sokmak aslında. Bunun yanında, sakallı Stoacıların, kendi iç yapıları açısından, en zor ve umutsuz durumlar Stoacıların tutunmaya çalıştığın o eli sana uzatabilecek yoğunlukta insanlar olabileceğini önermektir. Yoksa, amacım Stoacı varoluş yoğunluğu değişkeleri anlatmak değil. Zaten bunu anlatabilecek ne zamanım ne kaygım ne de donanımım var. Zira bütün bunlar benim için yeni şeyler.  Yoksa, aslında, kafamdaki olsa olsa merakımı gidermeye çalışmak ve birkaç sevdiğim insana hoş vakit geçirmeyi, kısaca Aurelius’un etkisinin beni götürdüğü yere kadar girmeyi denemekten ibaret. Zaten, Stoacılığa dair bakışımda  her daim açınsamalar yapmam lâzım.  Bana öyle geliyor ki Stocacılık kendini durmadan çağlar boyunca yeniden tanımladığı ve taşan bir anlamı olduğu için hiçbir zaman olgusal olarak kafamdaki düşünceyle örtüşmeyecektir. Bu yüzden ne kadar az bilsem de, Antik Yunanca ve felsefe disiplini çıkışlı olmasam da, samimi bir ilgiyle Stocılar hakkında daha çok okuyor ve sürmekte olan deneyimlerime dönüp bakıyorum.

Stoacılık işine nasıl yarayacak (burada faydacı veya işlevsel bir derdim yok), onu nasıl alımlayacaksınız tam olarak anlatamayacağım. Ama aşağı yukarı ne hakkında olduğuna dair temel işaretlerin geçebileceği çatlaklara işaret edeceğim. Alberto Manguel’in deyişiyle, Stoa metafiziğini hatmederek “bu ölümsüzlüğünü paylaşıp” aracılık görevi yapmak.  Çünkü, sizin de bildiğin gibi, metinler, özgün bir tarihsel çerçevede üretilir, ama farklı durumlarda, hatta bazen hoş tarihsel sapmalarla tüketilirler. Yani bir şekilde, bu tarz stoik düşüncenin dallanıp budaklanarak kendini açığa vurması, zaman ve kültürel iklimin de uygun bir zemin hazırlamasını şart koşuyor. Buraya kadar olanlar kısmen benden de kaynaklanan sorunlar. Bir de benim istencimden bağımsız direşken sorunlar var: Bugün okuduğumuz Antik Yunan ve Roma felsefesi metinlerinin doğası olabildiğince sorunlu ve güvenilmezliğiyle ünlü.  Zamanın dalgalarına karşı bu dönemlerden korunarak günümüze gelen filozofların derli toplu ve tastamam eserlerinin sayısı iki elinin parmaklarını geçmez. Levent Kavas’ın aktardığı şekilde, zaman, tarih, unutuş, Marx’ın deyişiyle farelerin kemirici eleştirisi gibi etmenler var diye eski çağlarda yaşamış düşünürlerin yazdıklarının büyücek bir bölümü yitip gitmiş. MÖ 600 ve MS 600 yılları arasında bütün eserlerine sahip olduğumuz topu topu sekiz kişi var. Üstelik bugün Stoa kaynakları mevzu bahis olduğu zaman, Marcus Aurelius külliyatının bozulmadan, bir arada durması bir şans addedilse de, mevcut metinlerinin bütünlüğü şüpheli. Diğer stoacı düşünür ve yazarların birçoğundan bugün elimize geçense kırık dökük parçalar. Bir diğer sorunsa, ki daha az önemsiz bir sorun değil, eski filozofların kimi eserlerinin henüz arkeologlar veya eski el yazılarını okuyan paleograflarca yeni yeni keşfedilmesi. Stoacıların bizlere sunduğu işaretler, aslında iletişimin hayatlarımızdaki rolünü de gösteren önemli göstergelerden birisi olduğundan ötürü, Stoacılık ile ilgili bir yazı, ister istemez iletişimin önemine de vurgu yapmakta.


Günümüzde okuduğumuz toplu felsefe yapıtları aslında genel olarak 19. yüzyıl araştırmacılığının mirasıdır. Eskiden bir araştırmacı çıkıp da varoluş sebebi olarak gördüğü bir filozofun eserlerini deliler gibi derleyip olasılıklar matrisinde toparlayabilme beklentisi içinde dünyayı dolaşır, helak olup ölene kadar, ömrünü bu uğraşa adardı. Aslında söylemek istediğim şey, yaptığı işi yaşardı. Böylesi hayat boyu mücadeleden artık sermayeye gömülmüş günümüzde söz etmek mümkün değil. Nereden baksanız, elimizdeki örselenmiş belleği aslında geleceğe taşıyıp ayakta tutan topu topu birkaç adam. Tek yapabileceğimiz, 19. yüzyılda canını dişine takıp raslantılardan istifade ederek parçaları azar azar bir araya getirenlerin yolculuğuyla yetinmeye dudak bükmemek. Bu kopuşa yol açansa, tekno-kapitalist pedagojinin araçsallaştırıldığı kültür endüstrisisi parametreleridir. Stoacıların mantık bilimine – ki bugün büyük ölçüde bu külliyattan yoksunuz - nicelik olarak koydukları hayati katkılar azımsanamaz. Yoksa neden Stoacı Zenon’un yazmalarını günışığına kavuşturmak uğruna hayatlarını adayanların çabaları, faşizme bütçe ayıran üniversite CV’leri için fetişistçe aciliyetini sürdüren, “tüm dünyanın nefesini tutmuş dört gözle beklediği bir ton makale”den daha önemli olsun ki?

Aydınlanma düşüncesini izleyen dönemlerde aklın pek de o kadar akla yatkın bir akıl olmadığı yönünde haklı eleştiri getirenler olsa da, en yalın ve sıkıcı anla(tı)mıyla, Stoik etik yasasının tavsiyesi bu yoldan gitmeye kararlı olanlara doğayla (yani akla) barışık bir bilinçte hareket etmeleri yolunda. Stoa öğretisinin temellerinde dayandığı bu görüşün sarıldığı alçakgönüllülük ilk anda kendini doğanın buyurgan dilini yerine getiren getiren bir organ, sadık fedai gibi duyurmaktır. Ancak, tarafsız-ilgisiz, kibar, çıkarsız ve sakin-soğukkanlı hayat yaşayarak Stoacılığın ödevlerini kaçınılmaz olarak gerçekleştirme kipi, her şeyi mutlak çileciliğe indirgenmiş, dünyadan elini eteğini çekmiş, ilişkilerini sefil hayatlarına sıkıştıran stoacı tipolojisinden çok uzaklardı. Zaten Stoacı bireşim kozmopolittir ve sosyal olmayı öngörür.  Aurelius’un örnek aldığı Stoacı Epiktetos’a kulak verirsek “Dünya dostlarla doludur.” (144)  Marcus Aurelius denen adamsa, tüm bunların yanında gayet iyi biliyordu ki, dünya vatandaşlığını esas alan Stoacı ilkeler, yüzeyselliklere ve dış özelliklere, yani bugünün gündelik hayat pratiklerine tercüme edersek hizmet etmenin olanaksız olduğu bu sistemdeki dogma, hegemonya, kâr, karanlık güçler, yalanlar, yozlaşma, ırkçılık, iktidar, sömürü, baskı, açgözlülük, korku ve nefret, para, bayağılık, zulüm, seksizm, şehvet, sınıf,  havlu atma, bir torba şikayetin ardından koşarak gelen ağlama sızlamalar, popülizm ve benzerlerine zerre kadar itibar etmezdi.i  Olgun Stoacı dinginliğin, Gombrich’in tabiriyle, “aklın sessiz zaferinin” değişken özünde (tabii bir özü varsa) yatanlardan biri budur.

Stoacılığı benim gözümde bu kadar değerli yapan, tarihte çok dik kafalı, bildiğini okuyan Stoacıların eksik olmaması ki bu küçük ve büyük ölçekli iktidar mücadelerinde bir toparlanma erdemi açısından kullanışlı bir felsefe olmasıdır. Cioran farklı bir anlamda Macbeth’ten bahsederken “bir cinayet Stoacısı, eli hançerli bir Marcus Aurelius” der. Fordyce, bize İmparator Nero karakterinde birisinin yardımcılığını yapan Seneca, Sezar’ı düzenledikleri suikastte hançerleyerek öldüren Utica’lı Cato’yla Brütüs’ün Stoacılar olduklarını öğretir. Tek kelimeyle, Stoacı etik ortamın boşvermişlik, metrukluk hissi, ortak saçmalıklar ve aklın veya iradenin karamsar delhizlerine takılıp kalmakla uzaktan yakından alakası yoktur. Talal Asad’ın ele aldığı şekliyle, Stoaclık söz konusuysa eğer, ıstırabı yaşamın silinmez bir parçası sayıp olanca özcülüğüyle bırakılmışlık haletiruhiyesiyle kabul etmek– ve çeke çeke bize acı bırakmamış eski nesilin yaşamı değiştirmekten ziyade buna uyum gösterme nasihatleri – yanlış olabilir. Bence, tersini iddia eden birisinin kendini yaşama bağladığı bağ erdem değil, isyankâr bir mazoşizmdir. ii  Yine de, Ulus Baker’in deyişiyle Stoacı dünya görüşünün  bilinçte nasıl zühur edeceği kişinin kendisine kalmış: "Orada artık her şey biter": Ya Foucault gibi "gülmeye başlarsınız" gülme üretimdir çünkü), ya da bir Stoacı gibi sessizce "ölüme geçersiniz." Soru artık şu bile olabilir: Kendi ölümünü nasıl üretirsin?

Stoacılığın en güzel yanı, Asad’ın deyişiyle varoluş modunun ender kişilere açık, içrek bir hayat tarzı ve değerler sistemi olmasıdır belki de. Biraz yakından bakıldığında, soylu amaç, kelime ve düşüncelere gömülülüğü gözden kaçmaz. (Eleştirel-modernizmin cesaret ve kahramanlık anlatılara ne kadar ters baktığının farkındayım) Gerçi, Talal Asad’ın burada bağlamladığı üzere, “bir kere Stoacılık kitlelerden ziyade, elitler için tasarlanmış bir etikti. Bu şekliyle, çürümüş kamusal yaşamdan el etek çekmeyi ve toplumsal koşullara dikkat göstermemeyi teşvik ediyor” olsa da iii , Alasadir MacIntyre’ın Aureliusvari Stoacı etosun kamusal tarafını örneklediğine parmak basması, (bugün teklif ettiğikleri her şey felaketle sonuçlanan yoz siyasilere kıyasla) Marcus Aurelius’un bir yöneticinin alçakgönüllülüğü ve asaletiyle kamusal dersler verdiği yorumu yukarıdaki iddiayı destekleyecek kuvvetli bağlamsal delillere dair ipuçları edinmemize yardım edebilir.

Her ne kadar, Antik Yunanlıların madde tasarımları bizimkinden kategorik fark  gösterse de, ilk Stoacıların Antik Yunan tarihsel doğasında nasıl yaşanacağını nispeten maddi anlaşılır bir zemin üzerinden ele almaları belki de günümüz şartlarında devam edebilmemizi sağlayacak bir ihtimal olarak anımsanmaya değer. iv  Bertrand Russell, bir deniz kazasının aksi erdemi vesilesiyle Yunanistan’daki Kiniklerle tanışıp aralarına karışan Kıbrıslı Zenon’un kurucusu olduğu Stoa akımının duygusal anlamda nispi dar görüşlülüğüne dair dikkatimizi çekse de özlü bir şekilde devam eder: “Zeno bir materyalistti” ki günümüzün hızlı ve yıkıcı panik krizlerindeki çelişkilere direniş ( uzman palavraları ve siyasi çöp bidonları) böyle bir  materyalist akışkanlığı en çok da destekleyen nesneler veya olgular silsilesi değil midir?

 

*Bu yazının ilk versiyonu Mesele dergisinde yayımlanmış olup, yayımlanan versiyonun geliştirilmiş halidir.

--------------

i “Pax Romana”nın emperyal boyunduruğuna yöneltilen, haksız olmayan, eleştirileri de görebilirsiniz.
ii İlginçtir, sabırsız vur-devir minvalinde Markist söylemleriyle tanınan Pasolini, meydan okuduğu kapitalizme karşı strateji üretirken, vermiş olduğu söyleşilerden birinde, günümüz tüketici toplumu bireyine reva gördüğü tutumun yeni agresif bir rol biçip itaatkâr jestler meşrebinden yaşlı bir köylüymüşçesine kaderini Stoikçe kanıksamanın artık günümüzde işe yaradığına hararetle itiraz etse de, öte yandan Jean Baudrillard çıkıp da kapitalizm karşıtı düzlemde şu eleştirel öneriyi uygun görecekti: “Eğer dünya ölümlüyse, biz daha fani olalım. Bizler de Stoik olalım: Eğer dünya ilgisizse, biz daha da ilgisiz olalım. Dünyayı fethetip en azından onunkine denk bir ilgisizlikle dünyayı baştan çıkaralım.” (2001: 79) 
iii  Gerçi, Stoa doktrininin hükümdarlar arasında da taraftar bulup uygulanması iddiası burada dikkati çekebilir. Unutulmamalıdır ki, Sloterdijk’te “konforlu” olanın felsefesidir Stoacılık, Gilbert Murray’a göre İskender’in, Fordyce’e bakılacak olursa, Marcus Antoninus’un ağır basan Stoacı yanlarının farkına varmamıza yol açacak şekiklde okunabilir.
iv  Zamanla bu materyalist etkileri uçup kayboldu.

Dergiler Haberleri