Mustafa Yaşın
mustafayashin@gmail.com
"Bunca zamandır;
Güneş bir kere olsun dünyaya dönüp
'bana borçlusun' demedi.
Görüyor musun böylesi bir sevgi nelere kadir?
Tüm gökyüzünü aydınlatıyor."
Hafız-ı Şirazi
Önceliği insana, çevreye, toprağa ve tüm canlılara veren bir ekonomi anlayışı mümkün mü? Bu yazıyı E. F. Schumacher’in 1973 yılında yayınlanan ‘Küçük Güzeldir’ kitabından esinlenerek yazmaya karar verdim. Kitap sınırsız büyüme fikrinin yanıltıcılığını eleştirir ve küçük ölçekli, insan ve doğa merkezli üretimin daha adil bir dünya için temel olduğunu savunur. Bu yazı içerisinde, modern ekonomi anlayışının insanlığa yaşattığı derin yıkımları irdeleyerek alternatif bir yol arayışı üzerinde duracağım. Öncelikle modern ekonominin ve onun üzerimizdeki etkilerinin ne olduğunu anlamamız gerekir. Daha sonra modern ekonomi anlayışının karşısına daha insancıl ve çevreci bir anlayış koyabilir miyiz sorusu üzerine odaklanmalıyız. Belki de insanlığın çözmesi gereken en önemli meselelerden biri budur.
Evrensel Bolluk Yanılsaması:
Modern ekonominin bize öğrettiği evrensel bolluğun mümkün ve bolluğun da iyi bir şey olduğudur. Çağdaş anlamıyla bolluk; ekonomik, sosyal ve çevresel olabilir. Ekonomik bolluk, yeterli gelir ve temel ihtiyaçların (sağlık, eğitim, vs.) karşılanması anlamına gelir. Ancak burada yeterli kelimesi muğlaktır ve yeterli ne demektir sorusu üzerinde durulması gerekir. Sosyal bolluk; ifade özgürlüğünün bulunduğu ve sosyal ilişkilerin güçlü olduğu bir toplum yapısını tanımlar. Son olarak çevresel bolluk; temiz doğal kaynakları, biyolojik çeşitliliği ve yeşil alanları kapsar.
Dünyadaki acıların (örneğin yoksulluğun ve savaşların) en önemli nedenlerinden birinin, acıyı (örneğin yoksulluğu ve savaşları) çözeceğini düşündüğümüz bolluk, bolluk beklentisi ve isteğinin aşırı seviyelere çıkması ve bencilliğe dönüşmesidir. Schumacher’in dediği gibi, modern ekonomik açıdan bolluk ortamına ulaşmak, yani bir diğer deyişle insan isteklerinin büyük ölçüde karşılanabilmesi, ancak insan doğasının açgözlülük ve kıskançlık gibi itkilerini besleyerek gerçekleşebilir. Bunlar ise insanın zekasını, mutluluğunu, dinginliğini ve huzurunu yok eder.
İçerisinde yaşadığımız zaman, biz aksine inansak da çağdaş anlamda evrensel bolluğun herkes için mümkün olmadığını çok acı ve apaçık bir şekilde bize her gün göstermektedir. Günümüzde, ekonomik bolluk bazıları için aşırı seviyelerdeyken bazıları için temel gereksinimler bile karşılanamamaktadır. Ekonomik bolluğu elinde tutan sermaye ve temsil ettikleri toplumun bir kesimi genelde politik gücü de elinde tutan kesimdir. Bu da sosyal bolluğu olumsuz yönde etkiler çünkü ekonomik bolluğu kontrol edenlerin, örneğin emperyalist güçlerin, ekonomik çıkarları tehdit altına girdiği zaman, ifade özgürlüğünün veya demokrasinin hiç ama hiç önemi kalmaz. Bunun sayısız örneğini her gün yaşamaktayız. Son olarak, Venezuela’da yaşanan olaylara bakabiliriz. Bu şekilde yönetilen bir sistem yukarıda tanımı yapılmış olan çevresel bolluğa da önem vermez çünkü bu sistem için ekonomik bolluk maddecilikten, yani ‘cebini doldurmaktan’, geçer ve çevre her zaman ikinci plana atılır.
Maddecilik kendi içinde hiçbir sınırlayıcı ilke tanımazken, içinde bulunduğu çevre kesinlikle sınırlıdır ve bu sınırlar aşırı üretim ve tüketim yoluyla aşıldığı zaman, ki bugünün dünyasında çoktan aşılmıştır, insanlık için acı, kaçınılmaz bir gerçek haline gelir. Burada bazı ülkelerin ekonomik, sosyal ve çevresel bolluk içerisinde yaşadığını düşünebilir ve bunun zaman içerisinde herkes için mümkün olacağına inanabiliriz, ancak bu olgu modern ekonomide herkes için mümkün değildir. Modern ekonomik yapıda, bir ülke veya bir kişi aşırı bolluk içerisinde yaşıyorsa bunun nedeni genelde diğer ülkelerin ve insanların haklarını çaldığı içindir. Ülkelerin ekonomik durumunu analiz ederken genelde bunu gözden kaçırır ve aradaki bağlantıyı görmeyiz. Karşılaştırmalı yaygın modern ekonomik analizler ve onların ürettiği veriler de bize gerçek resmi pek açıkça göstermez. Örneğin, kişi başına düşen milli gelire bakarak ülkelerin refah seviyesini analiz edebilir ve Avrupa ülkelerinin Endonezya’ya kıyasla çok daha bolluk içinde yaşadığını düşünebilir ve kendi ülkemiz için de bunu talep edebiliriz. Ancak, bu analizi yaparken uluslararası sermayenin Endonezya’daki doğal kaynakları sömürüp, yağmur ormanlarını talan edip, oradaki halkın haklarını çaldığını göz önünde bulundurmayız.
Lübnan doğumlu Fransız yazar Âmin Maalouf’un kitaplarında eleştirdiği gibi, Batı değerlerinin temelini oluşturan insan hakları sadece Batı ülkeleri için değil herkes için geçerli olmalıdır. Batı kendi topraklarında bu değerlere önem verirken, başka coğrafyalarda insan haklarına yönelik işlenen suçlara kendi ekonomik çıkarları zedelenmesin diye sessiz kalıyorsa bunun sebebi herkes için modern ekonomik anlamda bolluk olmadığının bilincinde olmalarıdır.
Modern Ekonomik Kopukluk:
Bir şeyi anlamadan ona inanmak cehalettir. Bizler modern ekonomik yapı ile hayatın gerçekliğini kaybetmiş, ekonomik bolluğa odaklanmış ama bunun sonuçlarının ne olduğunu anlayamayan bir durumdayız. Serbest piyasanın ve teknolojik gelişmelerin sağladığı imkanlarla birlikte, bizden binlerce kilometre uzaktaki bir ülkede faaliyet gösteren bir uluslararası maden şirketinin hisselerini satın alabiliyoruz. Ancak çoğumuz bu ülkelere hiç gitmedik, bu ülkeleri hiç görmedik ve orada yaşayan insanlarla hiç temas kurmadık. Yürütülen faaliyetlerin oradaki insanlara, bölgenin coğrafyasına, doğasına ve yaban hayatına ne tür faydalar ve zararlar verdiğinin farkında bile değiliz. Ancak, akıllı telefonlarla, aldığımız hisseleri ve ne kadar kazanç sağladığımızı hızlıca ve kolayca takip edebiliyoruz.
Modern ekonomik faaliyetlerle birlikte bireyin gerçeklikle bağlantısı kopmuş, aldığı günlük kararların sonuçları görünmez olmuştur. Paranın gerçek dünya ile bağı tamamen kopmuştur. Para, tüketim ve umursamazlık ilişkisini ve neden sonuç bağının kopuşunu anlamak için Nazi Almanya’sından daha uç bir örnek verebiliriz. Nazi Almanya’sında kitle imha merkezleri olarak kullanılan toplama kampları özellikle işgal altında bulunan Polonya’daydı. Bunun birçok sebebi vardır ancak bizi ilgilendiren bir sebebini tarihçiler; Naziler, bu yapılan insanlık dışı faaliyetleri büyük şehirlerden ve Almanya sınırları içinde kalabalık Alman nüfusunun gözünden uzaklaştırma isteği olduğunu söylüyor. Neden bunu halkın gözünden uzak tutmak istiyorlardı çünkü toplumun tepkisinden çekiniliyordu. Ayrıca, kampların Almanya sınırları dışında olması Alman halkının ‘bilmeme’ veya ‘görmeme’ durumunu yaratıyordu ve bu şekilde suçun sorumluluğu toplumdan uzak tutuluyordu. Ayrıca Almanya sınırları içerisinde ‘normal hayat’ görüntüsü korunabiliyordu çünkü görsel ve fiziksel izler kolaylıkla saklanabiliyordu.
Günümüzde tam da modern ekonomik sistemin yaptığı işte bu. Konu serbest piyasada sadece hisse satın alıp satmakla alakalı değil. Sürdüğümüz arabalardan, yediğimiz ürünlere kadar irili ufaklı bu ilişkiyi anlamak zorundayız. Örneğin, izlediğim bir belgeselde Hindistan’da kaju fıstığı üretiminde çalışan emekçilerin çalışma koşulları anlatılıyordu. ‘Alternatif’ yaşam pratiklerinin yaygınlaşması ile bu tür niş ürünlere talep artmış durumdadır ve bu talebi karşılamak için Hindistan’da özellikle kadın ve çocuk işçilerin; çok kötü koşullarda, düşük ücretler ve yeterli sağlık önlemleri alınmadan çalıştırıldıkları gösteriliyordu. Gözümüzde daha da net canlanabilmesi için; kaju fıstığının dış kabuğu ciltte ciddi yanıklara neden olur ve eldiven olmadan çalıştırılan işçiler kronik hastalıklara maruz kaldığı raporlarda ve belgeselde belgelenmişti. Kısacası, bizim en basitinden yediğimiz kaju fıstığının diğer insanlar üzerinde çok büyük bir etkisi olabilir.
Eminim ki aklımızda şu soru ortaya çıkıyor: Peki bu kadar küreselleşmiş bir piyasada yediğimiz ürünlerin, aldığımız eşyaların ve yaptığımız ekonomik faaliyetlerin etkisini nasıl takip edeceğiz? Bunu takip etmek neredeyse imkânsız ancak elimizde çok büyük bir güç var.
Koşullar, Şartlanmalarımız ve Sorumluluk:
Modern ekonomik anlamda bolluğun mümkün olmadığı gerçeği, herkes için yeterince kaynağın olmadığı anlamına gelmez. Genelde ekonomik yoksulluk sorunu üzerinde durulur ancak sorun ekonomik yoksulluktan ziyade ekonomik ‘bolluktadır’. Bir diğer deyişle sorun; varlık (zenginlik) sorunudur. Bazıları aşırı varlık (zenginlik) içinde yaşarken ve bunu elinde tutmak için büyük bir mücadele verirken, bazıları da yoksulluk içinde varlığın (zenginliğin) peşinde koşar.
Amerikalı Zen ustası John Daido Loori insanı bir o yana bir bu yana savuran şeyin aslında koşullar olmadığını söyler. Bu savrulmanın nedeni; belirli koşullarımıza dayanan şartlanmalarımızdır. Nerede ve nasıl büyüdüğümüz, hangi okula gittiğimiz, ebeveynlerimizin kim olduğu, arkadaşlarımızdan, kitaplardan ve televizyondan neler öğrendiğimiz şartlanmalarımız üzerinde etkilidir. Daido’ya göre çoğumuzun şartlanmaları da aynıdır. Bu ortak şartlanma toplumda birlikte yaşamayı, işleri halletmeyi ve kuralları anlamayı kolaylaştırır. Ancak, modern ekonomiyi yönetenler (örneğin reklamcılar) şartlanmalarımızı çok iyi bildikleri içindir ki bu kadar başarılıdırlar. Bizim ortak şartlanmalarımız, reklamcılık sektöründeki insanların bizi ürünlerine istedikleri gibi tepki vermeye yönlendiren şeydir ve bunu yaparken de amaç bireyde bir şeye karşı arzu uyandırmaktır çünkü arzu insanın yaşamında temel bir güçtür. Son olarak Daido, birey bir şeyi güçlü bir şekilde arzuladığı zaman çok kolaylıkla manipüle edilebilir ve yönetilebilir der.
Kişi çoğu zaman koşullarını (örneğin, nerede doğduğunu) kendi belirleyemese de neye şartlanacağı ve neyi arzulayacağı bir tercih meselesidir ve paradoksal olarak, işte tam da bireyin ve oluşturduğu toplumun gücü burada gizlidir. Mikro iktisadın temellerini bireyler (tüketiciler ve üreticiler) oluşturur ve bu teoriye göre bireyin en büyük gücü özgür iradesi ile kendi kararlarını verebilme yetisidir. Yani, birey ekonomide neyi üretip neyi talep edeceğine kendisi karar verir ancak genelde bu böyle olmaz çünkü birey neyi üretip neyi talep edeceği konusunda şartlanmıştır. Örneğin, ‘lüks bir marka araba sürmek toplumda saygınlık göstergesidir’ bilgisine şartlanmış bireyin, lüks bir araba talep etme olasılığı çok yüksektir.
Bu olguyu bireysel ve toplumsal yaşamda iyice anlamamız insan olmanın en büyük sorumluluklarından biridir. Schumacher’in dediği gibi; gelecekten konuşmak, ancak hemen şimdi bir eyleme yol açarsa işe yarar. Bu bağlamda hemen şimdi bir eyleme girişeceksek bunu doğru anlayış geliştirme üzerine kurmalıyız. Kişinin ilk önce, arzulayan zihnini iyice anlaması gerekir. İlk bakışta, kişinin bir şeyi arzulaması doğal gözükür ancak içinde bulunduğumuz ve acıyı yaratan modern ekonomik yapının ‘tekerleğini’ de döndüren arzularımızın ta kendisidir. O açıdan neyi neden arzuladığımız içinde bulunduğumuz ekonomik yapının nasıl şekilleneceği belirleyen güçlü faktörlerden biridir.
Âmin Maalouf, ‘Çivisi Çıkmış Dünya’ kitabında teknolojik gelişmelerin genelde ihtiyaç üzerine ortaya çıkmadığını, gelişen teknoloji ile ‘ihtiyaçların’ yaratıldığından bahseder. Teknolojide ve ekonomide yaşanan bu kopukluk kişinin önüne ‘ihtiyaç’ diye sunulan şeyleri güçlü bir şekilde talep etmesiyle birlikte çevremiz ve insanlık için çok acı bir döngüye girmiştir. Bu acı döngünün güçlü bir çözümü, Schumacher’in ‘küçük’ kavramında gizlidir.
Schumacher’in ‘küçük’ kavramı, insanın anlayabileceği, yönetebileceği ve sorumluluğunu üstlenebileceği ölçekleri tanımlar. Dolayısıyla, ‘küçük güzeldir’ çünkü bir şey küçük olduğu zaman, o anlaşılabilir ve onun etkileri takip edilip kolayca yönetilebilir. Yukarıda örneklerini verdiğimiz gibi, aşırı büyüyen modern ekonomik yapı bireyi değersizleştirir (örneğin Hindistan’daki kaju işçileri), bireyde yabancılaşma hissi yaratır ve etik sorumluluğu görünmez kılar, (örneğin hisselerini aldığımız şirketlerin nasıl faaliyetler yaptığıyla ilgilenmeme durumu).
Küçük olan şey yerel olmalıdır. Bu küresel ticarete tamamen karşı olmak demek değildir ancak yerelin yok edilmesine ve gelişmemesine karşı çıkmaktır ve bu bizim tüketici ve üretici olarak büyük bir sorumluluğumuzdur. Unutmamalıyız ki insanın ihtiyaçlarının uzak kaynaklardan karşılanması başarı değil başarısızlıktır. Gereksinimlerini uzak kaynaklardan karşılayan birey (bunun karşılığı olarak kendisinin de) ülke kaynaklarını ülkeden çıkardığını idrak etmeli, uzaklarda yaşayan insanların hayatına etki ettiğini bilmeli ve bu doğru anlayışı, modern ekonomik sistemde itici güç olarak kullanılan arzu hissinin karşısına bir kontrol olarak koyabilmelidir.
Küçük ekonomik sistemlerde üretmek ve üretilen şeyleri tüketmek insanlar için sadece gelir değil, anlam ve onur kaynağı da olur. Schumacher’e göre modern ekonomik sistemle birlikte ekonomik faaliyetleri anlamsız, sıkıcı, bönleştirici ya da sinir bozucu duruma getirecek biçimde örgütlemek, neredeyse bir insanlık suçu sayılır; insanlardan çok mallara değer verildiğini, sevecenlikten yoksun olunduğunu ve bu dünyadaki yaşamın en ilkel yanına (örneğin çalışmaya ve üretmeye) ruhu yok edecek ölçüde bağlı kalındığını gösterir. Bu şekilde üretmek ve çalışmak yerine, eğlence peşinde koşmak da insanı mutlu etmez çünkü gerçekte iş ve eğlence birbirini tamamlayan parçalar değildir. Bu şekilde organize edilen bir sistemde üretmenin ve tüketmenin verdiği zevk de eğlencenin verdiği huzur da yok edilmiş olur.
Modern ekonomik sistemle birlikte yaşadığımız ‘küçük’ hayatlarda ‘büyük’ arzuların peşinde kayboluyoruz. Yaptığımız şeyler tatmin etmiyor, eğlenceler huzur vermiyor. Maddeci umursamazlık insanı sonu olmayan bir huzursuzluk sarmalı içine sokarak insanı ilk önce kendine sonra da çevresine yabancılaştırıyor. Doğru geçim yolunu kaybetmiş birey ve oluşturduğu toplum, yolsuzluk ve ahlaksızlık sarmalı içinde yitip gidiyor. Eğer bir şeyleri düzeltmek istiyorsak, elimizdeki güç ile birlikte ilk önce kendi zihnimizden başlayalım. Zihnimizde bir şeyler yaratacaksak ki bunu her an yaparız, yarattığımız şeylerin (hislerin, duyguların, arzuların) insanlığa ve çevreye faydalı olması için çabalamak gerekir. Zihnimizdeki maddeci umursamazlığı, aşırı arzuların peşinde koşan tarafı görmek büyük bir sorumluluğumuzdur. Bu zor zamanları, zihnimizi ve diğer insanların zihnini anlamak için bir fırsat olarak kullanabiliriz. Unutmamalıyız ki; Bir kişi aydınlandığı zaman tüm evren aydınlanır.