“Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk Öykü Antolojisi” Kıbrıs’ın Öykü Panoraması*

“Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk Öykü Antolojisi” Kıbrıs’ın Öykü Panoraması*

 

Ahmet Yıkık
ahmetyikik@hotmail.com


Kıbrıs’ın Venedik asıllı Lüzinyan Kraliçesi Caterina Cornaro’nun 1489’da yaşlı gözlerle terk etmek zorunda bırakıldığı rivayet edilen(?) Lüzinyan Sarayı’nın harabeleri bile mevcut değil bugün Lefkoşa’da. Ama Lüzinyan, Venedikli ve Osmanlı dönemlerinde adanın idaresi yürütülen mekânın anısına yüzyıllardır sahip çıkan Kıbrıslılar, eskiden söz konusu sarayın/konağın bulunduğu ve şehrin merkezi konumundaki meydandan hâlâ ‘Saray Önü’ diye söz etmekte. Gel gör ki bu adın, oraya yüzyıllar sonra inşa edilen, ‘Saray Otel’den kaynaklandığı yanılgısına düşenlerin sayısı azımsanamaz aslında. Özellikle de okuma alışkanlıkları ellerinden düşürmedikleri akıllı telefonların ekranlarına bakmaktan öteye geçmeyen yeni yetmeler… 1974’ten sonra adanın kuzeyinde toplanan Kıbrıslı Türkler ve adanın kuzeyini ziyaret eden turistler, bölünmüş Başkent’in bir bütün şeklindeki panoramik manzarasını görebilmek için Saray Önü’ndeki ‘Saray Otel’in çatı katındaki terasa çıkarlardı. Nitekim halen de çıkanlar yok değil. Böylece Kuzey Lefkoşa’yı kuş bakışı gözlemleme olanağına kavuştukları gibi, Kıbrıslı Rumların yaşadığı ve gidilemediği için merakları törpüleyen Güney Lefkoşa’yı da görme şansını elde ederlerdi. Lefkoşa birleşirdi sanki yükseklerden bakınca. Bütünleşirdi ortasından yırtılmış fotoğraf. 2003’te sınır kapıları açılarak karşılıklı geçişlerin başlamasından sonra, Kıbrıslı Rumlar ve Türkler, kendilerini sınır kapılarındaki kuyruklarda bekler buldular ansızın. Sırf öteki tarafa adım atabilmek, anlatıla anlatıla efsaneleşen geçmişin izini sürebilmek adına. Aradan 10 yıl geçtikten sonra bir başka önemli gelişme daha yaşandı Ada’da, kitap dostlarının yüzünü gülümseten: Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk Öykü Antolojisi (Aralık 2013).

Yurdunu sevmeliymiş insan
Öyle diyor hep babam
Benim yurdum
İkiye bölünmüş ortasından
Hangi yarısını sevmeli insan? (i)

Artık Kıbrıslılar yurtlarının öteki yarısını ziyaret edip görme olanağına sahipler. Kıbrıslı Rumlar ve Türkler birbirleriyle bire bir temas kurmaya başladılar. Ancak aradaki dil engeli bunun toplumların geneline yayılmasını zorlaştırıyor maalesef. Karşı tarafı daha iyi tanımak, anlamak ve benimsemek; Kıbrıs’ı içinde yaşayan tüm insanlarıyla bir bütün olarak sevebilmeleri için uzun bir yol var henüz önlerinde, katedilmesi gereken. İşte tam bu noktada, iki dilli, Türkçe ve Yunanca olarak yayımlanan antoloji sayesinde bahsedilen uzun ve engebeli yol bir nebze de olsa kısaltılmıştır. Alıntılanan şiirdeki kafası karışan ‘çocuk özne’ durumundaki binlerce Kıbrıslı, yurdunun öteki tarafında kalanları uzaktan seyretmek yerine, onların zihinlerinde dolaşma şansını yakalamış oldu (öykülerin kurgusal dünyaları aracılığıyla da olsa). Kıbrıslılar, 2003’te karşılıklı geçiş kapıları açılana değin, otuz yılı aşkın bir süre adanın öteki yarısını görme olanağından mahrum yaşamışlardı. Yeni kuşaklar, 1974 öncesinde gözlerini açanların aksine, kendi gözleriyle değil, siyasi erkin bakış açısından, uzaktan tanımak zorunda kalmışlardı ‘öteki’ni. Bir taraftan da büyüklerinin kişisel deneyim ve hatıralarını dinleyerek çizebilmişlerdi eskiden var olan birleşik Kıbrıs’ın resmini, hayali. 

Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk Öykü Antolojisi’nin yayın sürecinde,  Kıbrıslı Rum ve Türk akademisyen, yazar, eleştirmen, editör vb. yazın işçilerinin görev aldığı çeşitli komisyonlar kurulmuş. Sıkı bir çalışma döneminin meyvesi olarak 26 Kıbrıslırum ve 18 Kıbrıslıtürk yazardan, toplam 54 öykünün yer aldığı antoloji böylece okurlarla buluşturulmuş. Öykülerin, önce yazıldıkları dildeki orijinallerine hemen ardından da diğer dildeki çevirilerine yer verilmiş kitapta. Kıbrıslırum akademisyen/eleştirmen Lefteris Papaleontiou, antolojinin hazırlanmasına özverili katkılarda bulunduğu gibi, eserde yer alan öykücü ve öykülere ilişkin geniş bir değerlendirme ve tasnif yazısı kaleme almıştır. Papaleontiou, antolojide önsöz olarak yayımlanan “Biz ve Ötekiler: Bir Kıbrıs Dünyası” adlı bahsi geçen yazısında, okur ve araştırmacılar için oldukça yararlı tespitlerde bulunmuş ve eserin genel bir fotoğrafını sunmuştur. Bu bakımdan, eserin tekrardan geniş bir tasnifinin yapılması gereksiz olurdu. Antolojide, gerek içerikle üslûp gerekse anlatım tekniği ve perspektif bakımından dikkat çeken ve yazarın yetkinliğini ortaya koyan birçok öykü bulunmaktadır. Yazıyı aşırı uzun tutmayı arzu etmediğimizden, üzerinde durmaya değer bulduğumuz öykücülerin yalnızca dört tanesinden söz etmekle yetineceğiz: İvi Meleagru, Özden Selenge,  Hristos Hacipapas ve Gürgenç Korkmazel.

İvi Meleagru, 1963’te yayımladığı İsimsiz Kent adlı öykü seçkisinde yer alan “Tehdit” öyküsüyle boy gösteriyor, antolojide. Söz konusu tek öyküsü bile ne denli seçkin bir yazar olduğunu imleyen özelliklerle dolup taşmakta. Yazarın, modernist anlatı tekniğindeki ustalığını, sezdirmeye dayalı betimlemelerle örülen öyküdeki belirsizlik havasından okumak mümkün. Tarihsel, toplumsal ve bireysel açmazların arasında sıkışan erkek kahramanın psikolojisini tutsak alan tehdit duygusu okurun da iliklerine işliyor adeta. Karakterin bakış açısına sinen derin yaşam (ya da ölüm) kaygıları, okuru sarsıp yaşamı yeni baştan sorgulamaya teşvik eder nitelikte. Anlatma ve gösterme tekniğinin dengeli bir biçimde harmanlandığı “Tehdit”, varoluşçu bir atmosferde gelişen ve nihilizm’ uçurumlarında gezinen, olayların sisli algı süreçlerinde eritildiği bir durum öyküsü aslında. ‘İyi bir öykü nasıl yazılır’ ya da ‘has edebiyat nedir’ vb. sorunsallar üzerinde kafa yoran günümüz okurlarına (ve de yazarlarına) sağlam ipuçları vadediyor.

Özden Selenge’nin, “Yitik Bir İnsana” ve “Yaşam Mozayiği” adlı öykülerinde, resmin anlatı sanatına sağladığı olumlu katkılara tanık oluyoruz. Şiire özgü benzetme ve eğretileme’lerle dokunan capcanlı betimlemeler sayesinde, öykülere üstün bir görsellik kazandırmış yazar. Ayrıca, zengin çağrışımlar yoluyla da metinlerin anlam katmanlarını derinleştirmiş. “Yitik Bir İnsana” öyküsünde, ‘sen’ ve ‘siz’ dili arasındaki dalgalanmalarla gerçekleştirilen bilinç kayması, okurda uyandırdığı şaşırma duygusunun yanında eserin sürükleyiciliğini de arttırmakta. Anlatıcının bilincinde, anne imgesinin ardına takılan okur, kendini geçmişe yapılan hayali bir yolculuğa eşlik ederken buluyor birdenbire. Arka plandaysa, geçmişte evlerinden, yuvalarından ayrılmak zorunda kalan binlerce Kıbrıslı annenin özlem dolu nostaljik öyküsü de fısıldanacaktır kulağınıza. Estetizmin ve kadın duyarlılığının zirvesinde, keyif ve hüznü bir arada yaşatan bir öykü.

Hristos Hacıpapas, “Sen, Ben ve Allah” ı klasik bir olay öyküsü formunda kaleme almış. Ancak öyküdeki izlekler, Kıbrıs’ın yakın tarihinde yaşanan nahoş olaylara, her iki toplumu da derinden yaralayan ve sarsan trajediye odaklanmakta. Yazarın melodram’a kaçmadan ölçülü bir hümanist tavırla anlatılaştırdığı olaylar, çağdaş bir drama izletiyor okura. Öyküde, iki toplumun bir arada yaşadığı dostluk ve güven ortamının adım adım bozulması anlatılıyor. Hacıpapas’ın ben anlatıcı kullanması, gerçeklik yanılsaması bağlamında öykünün inandırıcılığı üzerinde olumlu bir tesir yaratıyor. Anlatıcının dürüstlüğü, yanlış gidişata karşı koyamamasından kaynaklanan üzüntülü ruh hali okuru da sarmalına alıyor. Hacıpapas, bir bakıma, barış ortamının yıkılmasından mustarip vicdanların sessiz ağıtlarına ses veriyor. Sanatçının toplumsal travmalara ilgisiz kalamayacağını ve çarelerin insanın vicdanında mevcut olduğuna vurgu yapan bir öykü. Boyutu kısa olmasına rağmen öyküdeki derinlik ve yoğunluk üst seviyede.

Gürgenç Korkmazel “Arı Kuşları” adlı öyküsünde 1974 sonrası Kıbrıslırumların terk etmek zorunda kaldığı bir Mesarya köyüne yerleşmek zorunda kalan savaş göçmeni Kıbrıslı Türklerin yaşamını bir çocuğun gözlerinden ve bilincinden yansıtıyor. Öyküdeki çocuk, ana karadan gelen bir askerin cinsel istismarına uğramaktadır. Dillendirilmekten hep sakınılan bir tabunun üstüne gitmesinin yanı sıra, yazarın, Kıbrıs’ın kuzeyindeki ganimet olgusunu ifşa eden ve okuru vicdan sorgulamasına yönelten tavrı hayli dikkat çekici. Antolojide yer alan “Mary” adlı diğer öyküsünde de yine cinsel tabularla mücadelesini sürdüren Korkmazel, İngiltere’de geçen öyküde, bir fahişeyle birlikte olan kör bir adamın algılarını mercek altına alıyor. Burada değinilmesi gereken nokta; pornografinin tehlikeli sularında dolanan yazarın, bireyin yalnızlığını ve acizliğini aktarabilme konusundaki hüneridir. Korkmazel’in anlatılarında dikkat çeken bir başka özellik de sözü tasarruflu kullanarak ayrıntıları aşırılandırmaktan kaçınması. Bu şekilde, yazarın sustuğu yerde okurun bilincinde yazılmayı sürdürüyor öyküler. Bir anlamda, okuru pasif konumdan alıp aktif düşünme ve üretme sürecine yönlendiriyorlar.

Kıbrıs’ta, çoğunluğu oluşturan Kıbrıslırumlar ve nüfusça ikinci büyük topluluk olan Kıbrıslıtürkler dışında, adadaki diğer azınlıkların yani Ermeni, Marunî ve Latinlerin bu antolojide göz ardı edildiklerini de belirtmek gerekiyor. Söz konusu azınlıkların, kendi anadillerinden uzaklaşarak gitgide Rumca/Yunanca konuştukları somut bir gerçek olsa da, en azından etnik köken itibariyle ada edebiyatına bir zenginlik kattıkları göz önünde tutularak onların öykücülerinden örneklere de antolojide yer verilmeliydi. Bu şekilde, adadaki çok kültürlü, dinli ve dilli yaşamın yansıtılmasında, öykücülerin perspektifinden süzülen benzerlikler ve farklılıkların oluşturacağı tablo çok daha zengin bir görünüm kazanabilirdi.

Antolojide yer alan Yunanca öykülerin Türkçe çevirilerinde, zaman zaman, öykünün orijinal dilindeki edebîliğin değer kaybına uğradığı gözlemleniyor. Bu durum, bazı öykülerin Yunancasında kullanılan çağrışım yüklü şiirsel üslûbun, Türkçeye yeterince aktarılamamasından kaynaklanmıştır.  Kimi öykülerin Türkçe çevirilerine sonradan ikinci bir şahıs tarafından yapılan müdahalelerse, aynı öykünün üslûbunda bir çeşit ikiliğe, ayrıksılığa neden olmuş. Özellikle, bazı öykülere, diyalog kısımları dışında, gereksiz yere Kıbrıs Türkçesine özgü söyleyişlerin eklenmesi öykülerin dil yapılarını bozarak tutarsızlaştırmıştır. İleride benzer çalışmalar yapılırken çeviri konusuna özellikle duyarlılık gösterilmesi gerektiğinin altını çizmek gerekiyor.

Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk Öykü Antolojisi, Kıbrıslıların geçmişten günümüze gerek birlikte gerekse ayrı yaşanan yıllara sığdırılan maddi manevi birikimlerine ayna tutan çok önemli bir çalışma. Çünkü antoloji, sözel bilim dallarının eksik ya da yetersiz yanıtlar verdiği sorulara alternatif yanıtlar sunarak Kıbrıs’ın karanlıkta bırakılan köşelerini ışıkla buluşturma potansiyelini içinde barındırmaktadır. Böylesi hacimli ve kapsamlı bir ilk çalışmada birtakım eksikliklerin olması doğal. Gerek Kıbrıs’ın ayrı kesimlerinde yaşayan Kıbrıslılara gerekse adanın kültürü ve edebiyatına ilgi duyan yabancılara, ülkenin, bütünlüklü karakterini oluşturan kültürel ve belleksel kodlarını çözme olanakları vermesi, eserin değerinin edebiyat dışına da taşmasını sağlamakta.  Ayrıca, antoloji, adadaki öykü üretiminin kuşaktan kuşağa gelişimini ve vardığı noktadaki özgün renk mozaiğini gözler önüne seren biricik eser olarak okurlarını beklemekte.

 

--------------------------

(i) Neşe Yaşın, “Hangi Yarısını”.

*Bu yazı daha önce kitap-lık dergisinin Ocak – Şubat 2015 (177.) sayısında yayımlanmıştı.

 

------------------------------

Geçtiğimiz hafta Ahmet Yıkık’ın “Özden Selenge’nin Sana Sevdam Sarı Romanı’nda Afrika Kökenli Kıbrıslılar İzleği” başlıklı yazısında kullandığımız bir fotoğrafla ilgili okurumuz Serap Kanay bizlere ulaşarak fotoğrafın kendi aile albümüne ait olduğunu ve bu fotoğrafın kullanılmasına izni olmadığını belirtmiştir. Bahsi geçen fotoğraf, Serap Kanay’ın Afrika Kökenli Kıbrıslılar konulu yüksek lisans çalışmasını tanıtan bir gazete haberinden alınmıştır. Okurumuz Serap Kanay’ın iznini almadan fotoğrafını yayınladığımız için Gaile yayın kurulu olarak kamuoyu önünde özür dileriz.

 

 

Dergiler Haberleri