Kasimov: “Sanatçı lüks içinde yaşıyorsa sanatı beş para etmez”

60 yılı aşkın bir süredir piyanosu ile hem hayatını kazanan hem de sanatını icra eden dünyalı sanatçı Ruaf Kasimov ile Bakü’de başlayarak son 21 yılda Kuzey Kıbrıs’ta devam eden yaşamını ve sanat hayatını konuştuk.

Murat OBENLER

60 yılı aşkın bir süredir piyanosu ile hem hayatını kazanan hem de sanatını icra eden dünyalı sanatçı Ruaf Kasimov ile Bakü’de başlayarak son 21 yılda Kuzey Kıbrıs’ta devam eden yaşamını ve sanat hayatını konuştuk. Paranın (silah ve savaş ekonomisi ile de birleşince) insanlığın en büyük düşmanı olduğu kadar sanatın da düşmanı olduğunu ifade eden Kasimov, Lefkoşa’daki mütevazi yaşamını, günümüzde sanatın değer kaybına, yozlaşmaya uğramış durumunu ve gençlere tavsiyelerini Yenidüzen okurları için anlattı.

“Eğer karnın tok ise, lüks içinde bir problemin olmadan yaşıyorsan sanatçı olamazsın. Senin yapacağın sanat beş para etmez”

Üstün yetenekli insanlarla röportaj yapmak benim için hem zor hem de keyifli olmuştur. Sizin de üstün yetenekli bir çocuk olarak başladığınız hayatınıza müziğin erken yaşta girdiğini ve 60 yılı aşkındır da farklı ağırlıklarla hayatınızın merkezinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu uzun yolculuğun ilk adımlarını sizlerden dinlemeyi arzu ederim.

Rauf Kasimov: İnsan doğduğu ülkeyi bilmez ama içindedir. Ben 1954’de doğdum. Bir yıl önce Stalin ölmüştü ve ben nasıl bir ülkede doğdum, nasıl bir ortamın içine doğdum, gelişmiş midir? Bilemezdim. Piyanolu bir evde doğdum(Çoğu evde olduğu gibi) ve 5 yaşında piyanonun tuşlarına dokunmaya başladım. Yargıç olan annem benim müzik okumamda çok destek oldu. Bakü’deki özel yetenekli öğrencilerin alındığı meslek okulunda okumam ile benim müzikle geçecek hayatım da şekillenmiş oldu. SSCB’nin bir parçası olan ve kapalı bir rejimle yönetilen Bakü’de bizler sıkılmaya başladık. Kaçak yollardan kasetler,kayıtlar,dergiler bularak gizli gizli caz müziğini de rock müziğini de pop müziğini de dinliyorduk. Ben toplamda 18 yıl piyano üstüne eğitim aldım. Doktora tezimi de yazdıktan sonra konservatuvarda hocalık yıllarım başladı. Tabi piyanist olarak ne turlara katılabilirsin, ne konserler vererek para kazanabiliyorsun ne albüm çıkarabiliyorsun. 18 yıllık eğitimi asgari ücret ve düşünme özgürlüğü olmayan bir rejimde yaşamak için mi harcadım? Daha özgür düşünebileceğimiz, daha rahat çalışabileceğimiz ve yaşayabileceğimiz bir dünya için kafamızda Bakü’den kaçma planları yapar olduk. Bu arada 1977’de konservatuvarda okurken Kafkasya bölgesinde yönelik yarışmada Tiflis’te ilk ödülümü kazandım. Eğer karnın hep tok ise, lüks içinde yaşıyorsan, bir problemin ( yaşamla ilgili derdin) olmadan yaşıyorsan sanatçı olamazsın. Senin yapacağın sanat beş para etmez. Saray (Sovyetler Birliği) sanatçılarını, devlet sanatçılarını o yüzden pek sevemedim. Ben Moskova Konservatuvarı’nda yatılı okuyordum ve yurtta Nobel Edebiyat Ödüllü ünlü Norveçli yazar Knut Hamsun’un “Açlık” adlı kitabından altyapısı oluşan zor bir parça çalışıyordum. İki gün hiçbir şey yemedim ve penceremin içinde duran bir parça ekmeği 3. günde sanki de dünyanın en güzel pastası gibi yedim. Kendimi o durumla özdeşleştirmiştim ve yaşadım. O parçayı çalarken insanlar hayranlıkla dinliyordu.

“En büyük düşman insanın kendisidir. İnsan kendini yendiği anda başka bir düşman yoktur. Para ve savaş ekonomisi tüm insanlığı tehdit ediyor”

Benim kafamda bir soru vardı. Sanıyorum o sularda yüzmeye başladık. Siz askerlik yaptınız mı, düşmanlık yaratma mekanizmasından geçtiniz mi, bir “düşman” a karşı savaştınız mı, sizin için düşman kimdir,nedir,iyilik-kötülük kavramlarının altını nasıl doldurursunuz ve sanatçı kötülüğe karşı bir savaş verir mi hayatta?

Kasimov: Okulu bitirdikten sonra 5 yıllık konservatuvara başladım. Mayıs ayında diplomayı alıp yüksek lisansa başlayacağınız o dönemde elinizde resmi bir evrak da yoktur ve seferberlik şubesi sizi gördüğü yerde hemen askeri hizmete alır. Devletlerin her zaman askere ihtiyacı vardır(!!!). Benim böbrek hastası raporum olmasına rağmen bir gece ansızın beni evden aldılar ve askere almak için sağlık raporu kontrolü için askeri hastaneye kontrole götürdüler. Kontrolden sonra terhis belgesi verdiler. Ben askerlik yapmadığım için çok mutluyum.
Kötü insan benim için düşmandır. Sanatın düşmanları da vardır. Ne sanata yakın duran kaldı, ne sanatı anlayan kaldı, ne gerçekten değer veren kaldı. Konserler var, insanlar gidiyor, alkışlıyor ama sanata mı geliyorlar ünlü isimlere mi geliyorlar? Ben ömrümü sanata adadım, çok yüksek mertebelere ulaştım . Ben hiçbir zaman kendimi çok zeki olarak tanımlamadım. Ama çok çalıştım, ellerimdeki nasırlar da bunun göstergesidir. Benden politik metinleri imzalamamı istediklerinde onları o ortamlardan dışlanmak pahasına reddettim çünkü ben sanatçıyım.  En büyük düşman insanın kendisidir. İnsan kendini yendiği anda, aştığı anda başka bir düşman yoktur. 21.yüzyılda yaşıyoruz ama sanki de Ortaçağda yaşıyoruz. Dünyanın her noktasında savaş var ve savaşlardan dolayı insanlar ölüyor. İnsanlığın katili yine insan.
En kötü şey paranın kendisidir. Parayı basarak New York Times’de bile köşe satın alıp tüm insanlıkla çelişen, ırkçı, etik dışı şeyler yazabilirsiniz. Enformasyon Savaşları çağındayız. Para ve barut birleşir ise çok tehlikeli. Silah icat oldu mertlik bozuldu misali silahlar, para ve savaş ekonomisi tüm insanlığı tehdit ediyor.

“1985’teki İspanya konserlerim sırasında Sovyet rejiminden kaçarak Avrupa’da yaşamam teklif edildi ama yargıç olan anneme zarar verecekleri için yapamadım”

Biraz yine geçmişte yolculuğunuza dönerek Bakü-Moskova hattı ve sonrasında Irak-Türkiye deneyimlerinizi de konuşmak isterim.

Kasimov: Ben çok cesur, risk alan ve girişim yapan birisi olmadım. 1984’de Moskova’da yapılan uluslararası yarışmayı kazanarak İspanya’da konserler vermek üzere oraya gittim(KGB Ajanı da yanımda) ve Büyük Ödülü kazanarak Moskova’ya döndüm. 1985’te beni 15 konser için yine İspanya’ya davet ettiler ve 1000 dolar konser başına aldım ama % 90’ını KGB Ajanına verdim. Orada bana Sovyet rejiminden kaçarak Avrupa’da yaşamam teklif edildi ama ben yargıç olan anneme zarar verecekleri için yapamadım. Bir yıl sonra Gorbaçov ülkeye lider olunca ben gitmek istedim ama bu kez de karşı taraf kabul etmedi.
1989’da Sovyetler Birliği ile Irak arasında müzikal eğitim vermem konusunda bir anlaşma yapıldı ve ben Bağdat’a gittim. Saddam Hüseyin’e canlı olarak önemli bir konçerto çaldım. Sokaklar tertemizdi. Ben orada kötülük görmedim. Büyük güçlerin oyunları sonucunda Saddam’ı idam ettiler.
Moskova’da bir dönem müzik dışında başka bir işle de uğraştım. O deneyim de bana bir şeyler öğretti. 1997’de Yeltsin döneminde ekonomi çöktü(Benim bankada param da olmadığı için ne battım ne çıktım). Türkiye hikayem de Kuşadası’nda bir konser verme teklifi üzerine başladı. Uçakla Antalya’ya gittim ama bana teklifi yapan kişi aradığımda yurtdışında çıkınca zor anlar yaşadım. Türkiye’de yaşayan dostum Samir’i aradım, bana yardım etti ve orada Türkçe de öğrendim, Marmaris’te bir otelde müzik yaparak yaşamaya başladım. Türkiye’de bir sanatçı olarak çalışma izni Ankara’da beklediği için kaçak olarak yaşıyordum. Moskova’ya uçtum ve daha sonra tekrar giriş yaptım. 2000’e kadar üç yıl Türkiye’de çalıştım.
2005 yılında Kuzey Kıbrıs’ta Mehmet Ali Talat Cumhurbaşkanı seçilmişti ve o dönemde Halil Kalgay beni Bellapais’teki uluslararası festivaline davet etti. 1 Mayıs 2005 akşamı Bellapais Manastırı’nda verdiğim muhteşem konser ile tekrardan müziğe döndüm. O dönemde Ayla hanım ile tanıştık ve bir süre sonra evlendik. Ben de Kuzey Kıbrıs’ta yaşamaya başladım. 21 yıldır burada yaşamımı sürdürüyorum. Burada ders verdiğim öğrencilerim dünyanın farklı yerlerinde konservatuvarlarda okudular, sahneye çıktılar ve orada müzisyen olarak çalışıyorlar. En son öğrencilerim ile New York Carnegie Hall’da gerçekleşen yarışmada sahne aldık.

Müzikte beste de bana göre çok önemlidir. Sizin bestecilikle aranız nasıl? Kıbrıs Zeybeği adında bir besteniz olduğunu biliyorum.

Burada yazdığım beste “Kıbrıs Zeybeği” sevgili Ersin Kaşif’in girişimiyle “Girne Zeybeği” adıyla Girne Belgeseli için kullanıldı. Çocuk şarkıları da besteledim. Bu besteleri bir kitapçık haline getirip insanlarla-kurumlarla paylaşmadım ama kendim çoğaltarak kullanmaları için insanlara parasız vermeyi düşünürüm. You Tube’de birçok bestem vardır. Doğaçlama çalışmalarım oldukça fazladır.

“İspanya’dan Moskova’ya dönmeseydim acaba nasıl bir hayatım olurdu?”

Hayatınızda hiç pişmanlıklarınız oldu mu?

Eğer İspanya’da kalsaydım ve Moskova’ya dönmeseydim nasıl bir yaşamım olurdu? Benim önceki evliliğimden dolayı pişmanlık duyuyorum ama o beni buraya getirdi. Her şey başka bir şeylere sebep oluyor bu hayatta.
Bana hep nereli olduğumu soruyorlar. Bu sorudan artık bana gına gelmişti. Espri olsun diye annem beni Lufthansa uçağında doğurdu diyordum. Ben dünyalıyım diyorum. Zaten bir Matrix içinde yaşadığımıza inanıyorum.

“Bu müzik baştan sona fiziktir, matematiktir, kimyadır. Benim tanrım Bach’tır. O hala daha tam olarak çözülemeyen bir dâhiydi”

Sizin “Müziğim benim kapalı dünyamdır, istediğim zaman oraya saklanabilirim” ifadeniz bir soyutlama alanı yaratma mı, başka evrenlere yolculuğun anahtarı mı yoksa bir meditasyon mudur?

Bu müzik baştan sona fiziktir(akustik-astronomi), matematiktir, kimyadır. Benim tanrım J.S.Bach’tır. O hala daha tam olarak çözülemeyen bir dâhiydi. “Well tempered clavier”i Bach icat etti. Bir müzikişinas ustamız Bach’ın gezegenlerin sesini duyan, müzikleri uzaydan duyarak onu kağıda döken birisi olduğunu söylerdi. Çok da esprili birisiydi. Bir genç Bach’a nasıl dahice çalabildiğini sorar o da “Zamanında gerekli tuşa basmak” cevabını verir. Çaykovski, Mozart, Chopin, Beethoven da meleklerdir. Bach’ın tohumu attığı ağacın dalları gibidirler. Ben o kadar çok kitap okuyan birisiydim ki Bach tanrı beni cezalandırdı ve 1993’te Bakü’deki kitaplarla dolu evim yandı kül oldu. 

“Gurur kötü bir şey. Sen ne kadar mütevazi olursan insanlar seni yükseltir”

Sizi en çok gururlandıran şey nedir?

Gurur kötü bir şey. Sen ne kadar mütevazi olursan insanlar seni yükseltir. 1987-88 yıllarında yazdığım (Sovyetler’in dağılmasını da hissettiğim ağır şiirler) şiirleri fotokopi yapıp hediye olarak oğluma gönderdim.

Her bestenin bir hikayesi var ve onu yaratan bestecinin de hayata bakışı var. Sizin favori hikaye anlatıcı besteciniz kimdir? 

Beethoven desem Chopin küsecek, Liszt desem Mozart küsecek. Chopin’in de Liszt’in de hayatı göçmenlikle geçti. Mozart öldüğünde (Salieri onu zehirledi diye de hikaye uydurdular) kimsesiz olduğu için onu toplu mezara gömdüler. Her bestecinin bir hikayesi vardır ve bunlar yüzyıllar öncesinden bugüne ve yarına bağlanır.

“Konser piyanistliği ve piyano öğretmenliği kavramları birbirine düşmandır”

Konser piyanistliği(icra) ve piyano öğretmenliği (eğitim) sizin için ne ifade ediyor?
Bu iki kavram birbirine düşmandır. 35 yaşıma kadar piyanistlik yaptım, Rusya ve dışında birçok ülkede konserler verdim. Gündüz okulda ders verip gece de 6 saat kendim çalışıyordum. Bir yaştan sonra vücut ve beyin çalışması konser piyanistliği için yetersiz olmaya başlıyor. Şimdi ben gençlere ders veriyorum. Ama belli bir fikir temalı bir saatlik bir konser de yapmak istiyorum. Buna kim sponsor olur, kim bilet alıp gelir? diye de merak ediyorum.

“Piyanoyu hobi olarak yapacaksanız paranıza yazıktır. Dünyada sayısız piyanist var ama sanatçı değildir”

Son olarak bir şeyler eklemek ister misiniz?
Kasimov: Piyano sanatını yapacak gençler eğer hayatları piyano olacaksa devam etsinler, hobi gibi yapacaksan parana yazıktır. Dünyada sayısız piyanist var ama sanatçı değildir. Müzik aslında çok büyük bir silahtır da. Hitler zamanındaki güçlü askeri marşlar ile orduları motive ettirip her yere saldırdılar. Mehter Marşı ile Osmanlılar tüm Avrupa’yı kasıp kavurdu ve bize Mozart’ın Türk Marşı’nı kazandırdı (Viyana kapısındaki Mehter takımının icra ettiği marşlardan esinlenerek Türk Marşı’nı besteledi). Son olarak size de bu güzel röportaj için çok teşekkür ederim.

Röportaj fotoğrafları - Burçin Aybars

Röportaj Haberleri