İlerleme Vaadinden Sürekli Şimdiye: Zaman Algısının Krizi

Zamanla kurduğumuz ilişkiyi yeniden gözden geçirmek elbette mümkün. Belki de en önemli adım, zamanın sadece ölçülen bir şey değil, anlam üretilen bir alan olduğunu yeniden fark etmektir.

Bülent Evre
bulentevre@yahoo.com

Antik çağdan günümüze insanın zamana bakışı sürekli değişti. Fakat modern dönemin inşa ettiği zaman fikri, belki de tarihte ilk kez bütün gezegeni aynı ritme soktu: ilerleme. 20. yüzyılın büyük ideolojileri de bu ritme göre konum aldı. Bugün içinde yaşadığımız dönemi geç modern veya postmodern olarak adlandırırsak, klasik modern dönemden insan-zaman ilişkisi bakımından köklü bir biçimde farklılaştığını teşhis edebiliriz.

Erken modern ve klasik modern dönemlerin zaman anlayışı düz ve ilerlemeciydi. Modern ideolojilerin her biri de zamanın neresinde karar kılacağına ve ritmine ilişkin birtakım varsayımlar barındırmaktadır. Örneğin liberalizm geleceğe dönük ilerlemeci bir zaman varsayımıyla, bireylerin giderek özgürleşeceklerini umut ediyordu. Zamanın ritmi bakımından da hızlı değil, reform biçiminde kademeli değişime inanıyordu.

Sosyalizm de ilerlemeci ama nihai olarak belirli bir varış noktasını da içeren bir zaman kavrayışına sahipti. Zamanın ritmi olarak da devrim formatındaki hızlı ve köklü değişiklikleri savunmaktaydı.

Buna karşılık muhafazakarlık, zamanı birikimsel ve süreklilik içerisinde kavramakta ve ritmik olarak da hızlı ve köklü değişikliklere karşı yavaş ve küçük değişiklikler konusunda duyarlıydı.

Modern ideolojilerin büyük bir kısmı gelecek tahayyülüyle hareket ederken, bir kısmı da geçmiş referansıyla pozisyon almaktaydı. Modern ideolojilerin zaman kavrayışları, insanı varoluşsal olarak belirli bir zaman kesitine hapsetmiştir. İlerlemeci ideolojiler insanı geleceğe endeksleyerek, bugünü kaybetmesine veya bugünün fedakarlıklarına mahkûm ederken, geçmiş referanslı ideolojiler de insanı geçmişe takıntılı ve bugünü yaşayamayan bir varoluşa zorlamıştır.

Bugünkü zaman algımız ise aşırı hızlanmış ve parçalanmıştır. Üretimden iletişime, ekonomiden sosyal hayata kadar birçok alanda zamanın ritmi dramatik şekilde sıkıştı. Aşırı hızlanan zaman içerisinde insan, zamanı yöneten veya yönlendiren olmaktan çok onun içerisinde akan ve sürekli yetişmeye çalışan bir varlığa dönüşmüştür. Bu koşullarda insanın ne kadar özne olup olamadığı da tartışma götürmektedir.

Zaman parçalanmıştır; çünkü insan sürekli bir şimdi anına sıkışmakta ve geçmiş ile gelecek arasında bağlantı kuramamaktadır. Yoğun duyguların, ama yüzeysel şimdi anlarının deneyimlendiği bir zaman kesitine aitiz artık. Bu hızlanma ve parçalanma geleceğe ilişkin hayallerimizi de dönüştürdü. Modern dönemde baskın olan gelecek perspektifi artık yok olmuş; geleceğe ait ütopyalar yerini distopyalara bırakmıştır. Bu, sadece kültürel bir moda değil, geleceğe duyulan güvenin erozyona uğradığının bir işareti.

Zamansal bütünlüğün olmadığı veya zamansal bilincimizin dağıldığı günümüzde, yön belirlemek yerine, sadece tepki veriyoruz; hedef koysak da bağlayıcı sonuç üretemiyoruz, anlamlı bir şeyi başlatsak da sürdüremiyoruz; dolayısıyla belirsizliğin giderek arttığı günümüzde karar veremiyoruz, bunun yerine kararlarımızı sürekli erteliyoruz veya bekliyoruz. Zira tek yaptığımız şey, zamanın hızına yetişmeye çalışmak!

Bu koşullarda ideolojiler de gelecek kuran anlatılardan çok duygu yöneten söylemlere, nostaljik retoriğe veya ahlaki itiraz pozisyonuna dönüyor.

Peki çıkış nerede? Zamanı tamamen yavaşlatmamız mümkün değil; ekonomik, teknolojik ve sosyal yapılar buna izin vermiyor. Fakat zamanla kurduğumuz ilişkiyi yeniden gözden geçirmek elbette mümkün. Belki de en önemli adım, zamanın sadece ölçülen bir şey değil, anlam üretilen bir alan olduğunu yeniden fark etmektir. Modernitenin bize öğrettiği ilerleme fikri çökmüş olsa bile, onun yerine sadece hız ve anlık tepkiyi koymak zorunda değiliz. Zamanı yeniden düşünmek bugün sadece felsefi bir uğraş değil; bir hayatta kalma çabasıdır!

Dergiler Haberleri