Herkes her şeyin farkında

“Hayattan bir şey öğrendiysem, o da şudur; herkes her şeyin farkında ve kimse hiçbir şeyi yanlışlıkla yapmadı…”

“Hayattan bir şey öğrendiysem, o da şudur; herkes her şeyin farkında ve kimse hiçbir şeyi yanlışlıkla yapmadı…”

“Ya da söylemedi!”

Ne kadar tanıdık ne kadar alışılagelmiş bir olgu hayatımızda, öyle değil mi?

Bir davranış ve ardından beklenmedik bir söz…

Çoğu zaman şaka kılıfına büründürülen, maskelenen nefret ve aşağılayıcı söylemler…

“Aman sen de her şeye alınıyorsun.”

“Sen de şaka kaldırmıyorsun.” diyerek hadsizce devam eden söylemler, savunmalar, yanlışı doğruya katma çabaları…

Ne çok yoruyor ve ne çok can yakıyor, öyle değil mi?

Çünkü insanın hayatına, ömründe biriktirdiği yaşanmışlıklara, canını acıtan ve bir türlü hayalinden düşüremediği o kırık dökük noktalara dokunuyor bu cümle. Sanki yıllardır içimizde biriktirdiğimiz ama adını koyamadığımız bazı gerçeklerin üzerine usulca ışık tutuyor.

Sanırım belli bir yaşa kadar, hatta belki de belli bir anlam olgunluğuna ulaşana kadar farkına varmadığımız bir gerçek bu.

“Bilerek yapmamıştır…”

“O öyle değildir…”

“Öteki böyle değildir…”

“Yanlış anlaşılmıştır…”

“Özür diledi zaten…”

Evet, özür diledi!!!

Ama yeniler çoğu zaman eskisinden daha büyüğüyle geldi.

Çünkü insan bazı şeyleri yaşadıkça öğreniyor. Bazı insanların neyi, ne zaman ve neden yaptığını anlamak için illa yılların geçmesi gerekiyor. Ve zaman geçtikçe fark ediyorsunuz ki bazı davranışlar gerçekten de tesadüf değil.

Bazı sözler düşünülerek söyleniyor.

Bazı suskunluklar bilerek seçiliyor.

Bazı uzaklaşmaların bir sebebi oluyor.

Bazı kırılışlar ise, “yanlışlıkla” yaşanmıyor.

Peki biz?

Peki bizim kırgınlıklarımız, kırılışlarımız?

Biz neden bilerek üzmüyoruz?

Biz neden karşımızdakinin canını acıtacak yeri bildiğimiz halde oraya dokunmuyoruz?

Biz neden bir insanın zayıf noktasını öğrendiğimizde onu silah gibi kullanmıyoruz?

Neden çizgiyi geçmiyoruz?

Belki de mesele tam olarak burada başlıyor.

Çünkü herkes aynı değil.

Herkesin vicdanı aynı yerde durmuyor. Herkesin sınırı, merhameti, edebi ve insanı gözetme biçimi aynı olmuyor.

Ve belki de en acısı şu:

Siz “Dur” dediğinizde, çoğu zaman karşınıza müthiş bir manipülasyon tekniği geliyor.

Ters psikolojiyle, hiç beklemediğiniz bir anda suçlanan taraf oluveriyorsunuz.

Ne olduğunu bile anlamadan…

Siz kırılmışsınız, ama özür dileyen siz oluyorsunuz.

Siz sınır koymuşsunuz, ama bencil ilan edilen yine siz oluyorsunuz.

Siz sadece “Bunu yapma, canımı acıtıyorsun” demişsinizdir; bir bakmışsınız, karşınızdaki sizin ne kadar hassas, anlayışsız, kırılgan ya da problemli olduğunuzu anlatmaya başlamış.

Ve insan bazen kendi acısından şüphe eder.

“Acaba ben mi abartıyorum?”

“Acaba yanlış mı anladım?”

“Belki de gerçekten kötü niyetli değildi…”

İşte tam da burada insanın kendine dönmesi gerekiyor bence. Çünkü; her şeyi anlamlandırmak zorunda değiliz!

Her davranışa bir mazeret bulmak zorunda değiliz.

Her özrü kabul etmek, her yarayı unutmak, her sınır ihlalini yeniden hoş görmek zorunda da değiliz!!!

Hayat bize bazen insanları değil, insanların bize nasıl davrandığını öğretir.

Ve yaş aldıkça şunu anlıyoruz:

Bazı insanları kaybetmek kayıp değildir.

Bazı mesafeler ceza değil, korunmadır.

Bazı “hayır”lar kırgınlık değil, özsaygıdır.

Bazı kapıları kapatmak ise kötülük değil, kendine geç kalmış bir iyiliktir.

Hayat garip, hem de fazlasıyla garip. Ama o garipliğin baş figüranı insanlar.

Kimi hayatımıza yara bırakmak için giriyor, kimi o yarayı sarmak için…

Kimi bize güvenmeyi öğretiyor, kimi de bir daha kime güvenmememiz gerektiğini.

Ve belki hayatın en ağır ama en gerçek derslerinden biri şu: Herkes her şeyin farkında!!!

Kimse her şeyi yanlışlıkla yapmıyor.

Biz sadece bazı insanlara, hak ettiklerinden daha uzun süre iyi niyetle bakıyoruz diye düşünmekteyim.

Ta ki bir gün, gözlerimizin önündeki perde kendiliğinden kalkana kadar.

O gün geldiğinde ise, insan kızmaktan çok susuyor.

Çünkü bazı gerçeklerin sesi yoktur.

Sadece ağırlığı vardır.

Ve insan, o ağırlığı taşıyacak kadar büyüdüğünde anlar: Bazı şeyler gerçekten yanlışlıkla olmadı.

Biz sadece inanmak istedik.

Belki de en büyük yanılgımız buydu.

Ve belki de bütün bunların sonunda insan, kendine şu soruyu soruyor: İnsan gerçekten değişir mi, yoksa zaman geçtikçe kendini mi daha iyi gösterir?

Nietzsche’nin söylediği gibi, insanın yüzüne değil, gölgesine de bakmak gerekir. Çünkü herkes kendini iyi anlatabilir; asıl mesele, karanlıkta kim olduğudur.

Sokrates, insanın kendisini bilmesini öğütlerken belki de yalnızca kendi içimize bakmaktan söz etmiyordu. Belki de başkalarını anlamaya çalışırken kendimizi kaybetmemeyi de anlatıyordu.

Marcus Aurelius ise; bize başkalarının davranışlarını kontrol edemeyeceğimizi, ama onlara karşı kendi tavrımızı seçebileceğimizi hatırlatıyordu. Ne kadar doğru…

Çünkü insanın elinden alınabilecek çok şey var ama kendi duruşu, kendi vicdanı ve kendi sınırları hâlâ kendisine ait.

Belki de olgunlaşmak biraz da budur.

Artık herkesi anlamaya çalışmamak…

Her yaraya bir mazeret bulmamak…

Her özrü bir barış daveti sanmamak…

Ve en önemlisi, karşımızdakinin yaptığı yanlışı kendimizde aramaktan vazgeçmek.

Camus’nün dünyasında hayatın saçmalığına rağmen insanın kendi anlamını yaratması gerektiği düşüncesi vardır. Belki bizim hayatımızdaki karşılığı da budur:

Bize yapılanları seçemeyiz.

Ama onlardan sonra kim olacağımızı seçebiliriz.

Birinin bizi kırmış olması, bizim de başkalarını kırmamızı gerektirmez.

Birinin sınırlarımızı aşmış olması, bizim de başkasının sınırına basmamızı haklı çıkarmaz.

Çünkü insan bazen en büyük intikamı, kendisine yapılan kötülüğe benzemeyerek alır.

Ve belki de hayatın en sessiz zaferi budur.

Canın yanar ama can yakmazsın.

Kırılırsın ama kırmazsın.

Gidersin ama ardında zehir bırakmazsın.

Susarsın ama sustuğun yerde vicdanın konuşmaya devam eder.

Sonra bir gün dönüp arkana baktığında anlarsın: Herkes her şeyin farkındaydı.

Sen de farkındaydın.

Sadece sen, eline geçen her fırsatta insan kalmayı seçtin.

Belki de asıl mesele buydu.

Çünkü insanı insan yapan, başkalarının sana ne yaptığı değil; senin, sana yapılanlardan sonra neye dönüştüğündür.

Ve hayat…

Bütün garipliğiyle, bütün kırgınlıklarıyla, bütün eksik cümleleriyle akıp gider.

İnsanlar gelir, insanlar gider.

Bazıları iz bırakır, bazıları yara.

Bazıları ise bize, kendi kalbimizin sınırlarını öğretir.

Günün sonunda geriye yalnızca şu kalır: Kendine ihanet etmeden yaşadın mı?

Çünkü belki de insanın hayatta vereceği en zor hesap, başkalarına değil, gecenin bir saatinde kendi vicdanına verdiği hesaptır.

Ve o hesapta…

Ne mazeret işe yarar, ne manipülasyon, ne de güzel söylenmiş bir özür.

İnsan en sonunda kendini bilir.

Ve belki de bütün hayat, o hakikate varmak için yürüdüğümüz uzun bir yoldur.

Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın…

Yaşam Haberleri