Tarihçi Güven Uludağ, Kıbrıs’ın güneyinde 24 Mayıs’ta gerçekleşecek olan parlamento seçimiyle ilgili değerlendirmelerde bulundu.
Sosyal medya hesabından paylaşımda bulunan Uludağ, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tarihsel sürecini anlattı.
Güven Uludağ’ın paylaşımı şöyle:
Kıbrıs’ın güneyinde seçimler yaklaştıkça televizyon ekranları yeniden aynı cümlelerle doluyor: demokrasi, temsil, halk iradesi, Avrupa değerleri, parlamenter mücadele…
Oysa bütün bu parlak siyasal vitrinlerin arkasında, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri çözülememiş büyük bir anayasal paradoks sessizce yaşamaya devam ediyor.
Kıbrıs Cumhuriyeti Temsilciler Meclisi fiilen 56 üyeden oluşsa da, hukuken hâlâ 80 sandalyeli iki toplumlu bir parlamentodur.
Ve o görünmeyen 24 sandalye, yalnızca boş koltuklar değildir; onlar başarısız olmuş bir ortaklığın, askıya alınmış bir anayasanın ve inkâr edilerek yaşatılan bir siyasal çelişkinin taşlaşmış biçimidir.
1960 Cumhuriyeti’nin kuruluş mantığı zaten başlı başına tarihsel bir gerilimdi. Çünkü ortada ortak bir ulus yaratmış toplumlar yoktu; birbirinden korkan iki milliyetçilik vardı. EOKA Enosis’i, TMT ise Taksim’i savunuyordu. Cumhuriyet ise iki tarafın da ideallerini yasaklayan uluslararası bir jeopolitik uzlaşma olarak doğdu.
Bu nedenle Kıbrıs Cumhuriyeti daha ilk gününden itibaren klasik anlamda bir “ulus-devlet” değil, uluslararası dengelerin ayakta tutmaya çalıştığı kırılgan bir ortaklık modeli oldu.
Ve bu modelin en büyük tartışma başlıklarından biri Kıbrıslı Türklere verilen anayasal temsil oranıydı.
Nüfus oranı yaklaşık %18 civarında olan Kıbrıslı Türklere devlet mekanizmasında %30 düzeyinde temsil hakkı tanınması, Rum siyasi hafızasında uzun yıllar boyunca “işlemez devletin temel nedeni” olarak anlatıldı. Cumhurbaşkanı Makarios ’un 1963’te sunduğu 13 maddelik anayasa değişikliği önerilerinin merkezinde de tam olarak bu vardı:
Kıbrıslı Türk toplumunun siyasal ağırlığını azaltmak, veto ve kota mekanizmalarını budamak, çoğunluğun yönettiği daha üniter bir devlet yaratmak.
Rum siyasi anlatısında yıllarca şu tez tekrarlandı: “Devlet çalışmıyorsa bunun nedeni Türk toplumuna verilen aşırı anayasal ayrıcalıklardır.”
Fakat tarihin ironisi bazen siyasal söylemlerden daha acımasızdır.
1963’ten sonra Kıbrıslı Türkler devlet yapısından fiilen çekildiğinde veya dışlandığında, Rum yönetimi teorik olarak yıllarca şikâyet ettiği o sistemi tamamen ortadan kaldırabilirdi. Yapmadı.
Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca anayasal verimlilik değildi. Mesele meşruiyetti.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda “iki toplumlu ortak devlet” niteliğini koruması gerekiyordu. Aksi halde devletin devamlılığı tartışmalı hale gelebilirdi. Bu yüzden Türk toplumuna ait makamlar kaldırılmadı; yalnızca boş bırakıldı.
Ve işin en çarpıcı noktası burada başladı.
1985 yılında meclis genişletilirken toplam sandalye sayısı 50’den 80’e çıkarıldı. Rum milletvekili sayısı 35’ten 56’ya yükseltildi. Fakat aynı anda, yıllardır mecliste bulunmayan Kıbrıslı Türk toplumunun sandalye sayısı da 15’ten 24’e çıkarıldı.
Bu, Kıbrıs siyasal tarihinin en büyük ironilerinden biridir.
Bir dönem “devleti felç ediyor” denilen %30’luk temsil sistemi, gün geldiğinde aynı siyasal yapı tarafından gönüllü biçimde büyütülerek korunmuştur.
Üstelik ortada Kıbrıslı Türk milletvekili yokken.
İşte bu nokta artık yalnızca anayasal bir çelişki değil; aynı zamanda siyasal bir simülasyondur. Çünkü burada korunan şey ortak yaşam değil, ortak yaşam görüntüsüdür. Yaşayan bir ortaklık değil, uluslararası hukuk için muhafaza edilen anayasal bir dekor vardır.
Bu yüzden bugün güneyde yapılan seçimler, yalnızca parlamenter bir yarış değil; aynı zamanda 1960 Cumhuriyeti’nin hukuki hayaletini yaşatma ritüelidir.
Ve o mecliste yalnızca Kıbrıslı Türk sandalyeleri değil, başka sessiz koltuklar da vardır.
1960 düzeni içinde Kıbrıslı Ermeniler, Maronitler ve Latinler “Rum toplumu” içerisinde tanımlandı. Bu topluluklar kendi temsilcilerini seçebiliyor; meclise girebiliyor; kültürel, dini ve eğitim meselelerinde konuşabiliyorlar. Fakat devletin kaderini belirleyen siyasi oylamalarda oy kullanamıyorlar.
Yani sistem onları tanıyor, fakat egemen iradenin asli parçası olarak kabul etmiyor.
Bu da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş mantığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor: Bu yapı çoğulcu bir vatandaşlık fikri üzerine değil, kontrollü toplumsal kategoriler üzerine kurulmuştu.
Bugün Avrupa Birliği sınırları içinde modern bir demokrasi görüntüsü veren bu yapının derinlerinde hâlâ etnik oranlar, anayasal kotalar, donmuş temsiliyetler ve askıya alınmış ortaklıklar yatıyor.
Belki de Kıbrıs meselesinin özü tam olarak budur.
Adada çözülmeyen şey yalnızca toprak sorunu değildir. Çözülemeyen şey, ortak devlet fikrinin kendisidir.
Ve bu nedenle güneyde her seçim yapıldığında, sandığa yalnızca siyasi partiler gitmez. Aynı zamanda hiç tam doğamamış bir cumhuriyet de yeniden oylanır...